Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 122. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 122. Ayet

    وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne-lmu/minûne liyenfirû kâffe(ten)(c) felevlâ nefera min kulli firkatin minhum tâ-ifetun liyetefekkahû fî-ddîni veliyunżirû kavmehum iżâ race’û ileyhim le’allehum yahżerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve se/erden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.

      İlim Öğrenmek Amacıyla Cihattan Geri Kalmanın Caiz Oluşu

      Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Müfessirler bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Resulullah savaş için çıktığında herkes topluca çıkıyordu. Medine’de erkek kalmıyordu. Bunun üzerine Allah bunu yasaklamıştır. O, bu manada şöyle buyurmuştur: Müminlerin hepsinin topluca Resulullah’la birlikte savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalmalıdır. Bazıları şöyle demiştir: Resulullah bir askeri birlik (seriyye) gönderdiğinde herkes topluca çıkıyordu. Bu durumda o, tek başına kalıyor, yanında ötekiler geldiğinde onlara bildirmek üzere vahyin inişine şahit olan hiç kimse kalmıyordu. Diğerleri şöyle demiştir: Ayet, heyetler hakkındadır. Buna göre heyetler Medine’nin çevresinden geldiklerinde kadın ve çocuklarla topluca geliyorlardı. Dolayısıyla kadın ve çocukların değil, sadece erkeklerin çıkmaları emredilmiştir. Veya her kesimden bir grubun dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalması emredilmiştir.

      Cenab-ı Hak bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup geride kalmalıdır diye buyurmuştur. O, herkesin sefere çıkmasını yasaklamıştır. O, başka bir ayette ise “savaşa ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın” mealindeki beyanla herkesin çıkmasını emretmiştir. Bu iki manaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenab-ı Hak, müminlerin az olduğu durumda düşmana karşı yeterli sayıda olmaları için topluca savaşa çıkmayı emretmiştir. İkincisi, Cenab-ı Hak seferberlik durumunda herkesin çıkmasını emretmiştir. Dolayısıyla iki ayetten biri seferberlik durumu hakkında olur; diğeri ise seferberlik dışındaki durumlar hakkında olur. Veya söz konusu beyan, belirtmiş olduğumuz üzere sayıca azlık ve çokluk dönemlerini ifade etmektedir. Ayetin Resulullah sefere çıktığında topluca onunla birlikte çıkanlar hakkında olduğunu söyleyenlere göre, sanki Cenab-ı Hak, ailelerini ve çocuklarını düşmanın esir alması ve mallarını yağmalamasına dair korku dolayısıyla onların Resulullah’la beraber topluca çıkmalarını yasaklamış olmaktadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalmalıdır. Yani onlardan bir topluluk kalmalı değil miydi? Ta ki orada ikamet eden kafirlere, Allah’ın, resulüne indirmiş olduğu yardım ve desteği, Resulullah’la savaşan kafirlerin hezimetini bildirsin. Dolayısıyla bu durum onların İslam’a davetine vesile olsun. Hasan-ı Basri ve Esam bu görüşü benimsemiştir. Onlar şöyle diyorlar: Bu ayet, kendisinden önceki ayeti neshetmiştir. O da, “Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedeviler Resulullah’a katılmaktan geri kalamaz” mealindeki ayettir. Hasan-ı Basri şöyle demektedir: Resulullah (s.a.) sefere çıktığında onunla beraber çıkmaları onların görevidir. Dolayısıyla o şöyle der: Bu hüküm hemen sonrasındaki şu ayetle neshedilmiştir: Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değil. Ayetin kadınlar ve çocuklarla birlikte Medine’ye Resulullah’a gelen heyetler hakkında olduğunu söyleyenlere göre buradaki yasak, bunların Medine ahalisine vatanıarını dar etmeleri, fiyatları yükseltmeleri ve buna benzer durumlar içindir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Yani dini ve hükümlerini öğrenmek üzere, sonra da kendi toplumlarına dönüp onlara da öğretmeleri için. Ayetin seriyyelerle beraber sefere çıkanlar hakkında olduğunu söyleyenlere göre Cenab-ı Hak herkesin sefere çıkmasını yasaklamıştır; çünkü eğer Resulullah’a vahiyden bir şey inerse bu durumda tebliğ edeceği hiç bir kimse yanında bulunmaz, vahiyIeri peygamberden duyan bir kimse bulunmayınca, bu vahiyIerin de başkasına tebliği mümkün olmaz, böylelikle bu inen vahiy kaybolabilir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Yani Resulullah’a inen vahyi toplumuna öğretmek ve orada bulunmayan kimselere bunu tebliğ etmek üzere.

      Onların her kesiminden bir grup. Denildi ki: Her bir topluluktan, her bir kabileden ve her bir mahalleden. Ayette ilim öğrenme ve dinde yeterli bilgi sahibi olmak için sefere çıkma farziyetinin, bunu toplumun bir kısmının yerine getirmesi durumunda herkesten düştüğüne delil vardır. Bu kimseler sefere çıkarlar ve ilim öğrenirler, sonra da kendi toplumlarına öğretirler. Çünkü Cenab-ı Hak onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır diye buyurmuştur. Yine bu ayette toplumun bir kısmının yerine getirmesi durumunda cihat farziyetinin de herkesten düştüğüne delil vardır. Ayrıca bunda, her ne kadar hatalı olma ihtimali olsa da ahad haberle amel etmenin gerekliliğine de delil vardır. Çünkü belirtilen topluluğun yalan veya hata üzere birleşmeleri mümkündür. Sonra Cenab-ı Hak, bu haberlerde hata ve yalan olma ihtimali olsa da toplumlarının onların haberlerini kabul etmesinin gerekliliğini şu ilahi beyanla bildirmiştir: Seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar. Ayete iki anlam verilebilir. Bunlardan biri şudur: Bir şehir veya kabile ahalisi, eğer yeterlilikleri varsa cihattan geri kalarak dinde yeterli bilgi sahibi olmaya uygun kimseler seçer ki bu kişiler Resulullanın yanında dinde yeterli bilgi sahibi olurlar ve savaştan döndüklerinde halkı uyarırlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yenfirû (يَنفِرُوا)

        "n-f-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-f-r" kökünün temel etimolojik anlamının "bir yerden korku, acele veya itici bir güçle ayrılmak, harekete geçmek ve fırlamak" olduğunu belirtir. Bu kelimenin, insanların yurtlarını bırakıp hızla savaşa veya sefere çıkmaları anlamında askerî bir terim olarak kalıplaştığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nefr eylemini, bir topluluğun ortak bir amaç (özellikle savaş veya savunma) için yerinden kalkıp hızlıca organize olması ve intikal etmesi olarak açıklar. Ayette "müminlerin toptan sefere çıkmalarının" (li yenfirû kâffeten) doğru olmayacağının belirtilmesiyle, bu eylemin sadece askeri bir mobilizasyon değil, toplumun tüm enerjisini tek bir alana (savaşa) yönlendirmesi şeklinde kullanıldığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında "nefr" kavramını Medine döneminin askeri sosyolojisi üzerinden okur. İslam'ın ilk yıllarında varoluşsal bir tehdit olduğu için "genel seferberlik" (nefîr-i âmm) kural iken, bu ayetle birlikte askeri mobilizasyonun (yenfirû) sınırlandırıldığını ve toplumda bir işbölümüne gidilerek askeri savunmanın yanında sivil/entelektüel bir savunma hattının da kurulduğunu analiz eder.

        Kâffeten (كَافَّةً)

        "k-f-f" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-f-f" kökünün "bir şeyi toplamak, bir araya getirmek, kenarından çevirmek ve engellemek" anlamlarına geldiğini açıklar. İnsanın el ayasına da her şeyi toplayıp tutabildiği için "keff" denildiğini belirtir. "Kâffeten" kelimesinin, "hiç kimseyi veya hiçbir parçayı dışarıda bırakmaksızın, bir bütün halinde, toptan" manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu kelimenin, bir toplumun veya grubun parçalara ayrılmadan, adeta tek bir blok (avuç içi) gibi hareket etmesini anlattığını ifade eder. Ayette "toptan" sefere çıkmanın yasaklanmasının, İslam toplumunun artık tek boyutlu (sadece savaşan) bir kabile yapısından çıkıp, farklı fonksiyonları (asker, alim, üretici) aynı anda icra edebilen karmaşık ve gelişmiş bir sosyal organizasyona dönüşmesi gerektiğini vurguladığını belirtir.

        Firkatin (فِرْقَةٍ)

        "f-r-k" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "f-r-k" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyi birbirinden ayırmak, bölmek, araya mesafe koymak ve ayrıştırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta fırka kelimesinin, büyük bir topluluktan (cemaatten) belirli bir özellik veya amaç etrafında koparak ayrışmış daha küçük ancak organize grubu tanımladığını açıklar. Ayette "her fırkadan" (min kulli fırkatin) ifadesinin, savaşa giden ordunun içinden veya geride kalan ana kabile gövdelerinden sistematik olarak ayrılmış sosyolojik birimleri temsil ettiğini kaydeder.

        Tâifetun (طَائِفَةٌ)

        "t-v-f" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "t-v-f" kökünün "bir şeyin etrafında dönmek, tavaf etmek, devriye gezmek ve bir merkeze bağlı olarak hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Tâife kelimesinin, bir bütünün içinden ayrılan ancak ondan tamamen kopmayıp onun etrafında dolaşan ve o bütüne hizmet eden daha özel ve mobil bir grubu ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta tâife kelimesinin, fırkadan daha küçük, daha özel amaçlı ve sınırları daha net çizilmiş bir ekip olduğunu açıklar. Ayetteki fırka ve tâife hiyerarşisinin; devasa İslam toplumunun (fırkaların) içinden, sadece ilim öğrenmek, tefekkür etmek ve dinde uzmanlaşmak gibi spesifik ve elit bir görev için özenle seçilmiş, sayıca az ama işlevce çok hayati "akademik/dini bir öncü birliğin" (tâife) ayrılmasını ifade ettiğini vurgular.

        Yetefekkehû (يَتَفَقَّهُوا)

        "f-k-h" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "f-k-h" kökünün temel anlamının "bir şeyi yarıp içine girmek, dış kabuğu aşıp öze ulaşmak ve derinlemesine anlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "fıkıh" kavramının sıradan bir bilme (ilim) eylemi olmadığını, bilinen şeylerden yola çıkarak gizli ve derin olan hakikate ulaşma, tümevarım veya tümdengelim yoluyla kavrama becerisi olduğunu açıklar. Fiilin tefe'ul babında (yetefekkehû) kullanılmasının, bu öğrenme sürecinin ciddi bir zahmet, sistematik bir çaba, zihinsel bir mesai ve derin bir analiz (uzmanlaşma) gerektirdiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "fıkıh" kavramını incelerken, bu kelimenin sonradan İslam hukuk terminolojisine (fıkıh ilmi/şeriat hukuku) daraltıldığını; ancak Kur'an'ın kendi orijinal lügatinde bu eylemin, ilahi mesajın arkasındaki varoluşsal amacı kavramak, dinin ahlaki ve ontolojik derinliğine nüfuz etmek anlamında çok daha geniş bir entelektüel/ruhsal uyanış (insight) olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Kur'an'daki eğitim ve ilim vurgusu üzerine yaptığı tahlillerde, ayetteki "yetefekkehû" fiilinin İslam'da kurumsal eğitimin ve akademik ihtisaslaşmanın temelini attığına dikkat çeker. Toplumun savunmasının sadece kılıçla yapılamayacağını; dinin felsefesini, ahlakını ve ahkamını derinlemesine inceleyecek (tefekkuh edecek) sivil bir "entelektüel sınıfın" oluşumunun bizzat ilahi bir emirle savaşın bile önüne geçirildiğini analiz eder.

        Yunzirû (يُنذِرُوا)

        "n-z-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-z-r" kökünün "korkutmak, uyarmak ve ileride olacak kötü bir şeye karşı dikkatli olmaya çağırmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta inzâr eyleminin, içinde korkutma barındıran spesifik bir uyarı olduğunu açıklar. Eğitim alan (yetefekkehû) bu grubun, öğrendikleri bilgiyi kendilerine saklamak için değil; savaş dönüşü kendi kavimlerini ahlaki çöküşe, ilahi cezalara ve dini sapmalara karşı "uyarmak" (inzâr) için bir sosyolojik ve eskatolojik sorumluluk yüklenerek geri döndüklerini ifade eder. İlim öğrenmenin nihai hedefinin toplumsal ıslah olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "n-z-r" kökünün ve "nezîr" (uyarıcı) kavramının monoteist gelenekteki yerini inceler. İnzâr eyleminin, Sami dini metinlerindeki peygamberane bir misyon (Tanrı'nın yaklaşan yargısına karşı uyarıcılık) olduğunu; bu ayetle birlikte uyarama/tebliğ görevinin peygamberin tekelinden çıkarak, derin dini bilgiye (fıkıh) sahip alimler sınıfına devredildiğini ve ilmin kurumsallaştığını belirtir.

        Yahzerûn (يَحْذَرُونَ)

        "h-z-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-z-r" kökünün "uyanık olmak, dikkat kesilmek, bir tehlikeye karşı tetikte bulunmak ve korunmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta hazer kavramının, yaklaşan bir tehlikeden korunmak için alınan psikolojik ve pratik bir önlem olduğunu belirtir. Ayetin "umulur ki sakınırlar/tetikte olurlar" (leallehum yahzerûn) şeklinde bitmesinin, İslam ahlakındaki eğitim-eylem ilişkisini özetlediğini kaydeder: Din eğitimi (tefekkuh) ve uyarının (inzâr) nihai amacı salt teorik bir kültürlenme değil; toplumda günahlara, nifaka ve ahlaki yıkıma karşı sürekli uyanık ve korumacı bir "toplumsal takva/hazer" bilinci inşa etmektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X