Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 121. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 121. Ayet

    وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ yunfikûne nefekaten saġîraten velâ kebîraten velâ yakta’ûne vâdiyen illâ kutibe lehum liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yine, onlar küçük olsun büyük olsun hayır yolunda bir harcama yaptıklarında, bir yol katettiklerinde, bu -Allah’ın onlara, yapmış olduklarından daha güzeliyle karşılık vermesi için- muhakkak onların lehine yazılır.

      Yine, onlar küçük olsun büyük olsun hayır yolunda bir harcama yaptıklarında, bir yol katetliklerinde bu, muhakkak onların lehine yazılır. Bu, belirttiğimiz üzere Cenab-ı Hakk’ın, canları bakımından karşılaştıkları sıkıntı ve zahmetlerin tümü ve mal bakımından maruz kaldıkları noksanlık ve harcadıkları şeylere karşılık vermesidir. Allah’ın onlara, yapmış olduklarından daha güzeliyle karşılık vermesi için. Yani Cenab-ı Hakk’ın iyi amellerinden dolayı onlara karşılıklarını vermesi ve daha iyisiyle karşılık vermesi, onlara daha kötüsüyle karşılık vermemesi için. Bu, tıpkı şu ilahi beyan gibidir: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”. Cenab-ı Hak, onlardan yaptıklarının güzelini kabul edeceğini ve kötülüklerini de bağışlayacağını bildirmiştir. İlk durum da buna göredir. Cenab-ı Hak, savaşta yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılık vereceğini, onlara daha kötüsüyle karşılık vermeyeceğini bildirmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nefekaten (نَفَقَةً) / Yunfikûne (يُنفِقُونَ)

        "n-f-k" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-f-k" kökünün temel etimolojik anlamının "tükenmek, eksilmek, geçip gitmek ve bir şeyin tünel gibi iki ucu açık bir yoldan çıkması" olduğunu belirtir. Malın elden çıkıp gitmesi ve harcanması eyleminin bu kökten geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "infak" eylemini, malı veya sahip olunan bir değeri Allah'ın emrettiği veya razı olduğu yollarda elden çıkarmak olarak tanımlar. Ayetteki "nefeka" kelimesinin mutlak formda (nefira) kullanılmasının, harcanan şeyin sadece para değil; yiyecek, binek, silah veya herhangi bir lojistik malzeme olabileceğini ve cihad uğruna yapılan her türlü maddi eksilmenin bu kapsama girdiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde infak kavramını, İslam'ın inşa ettiği yeni ahlak sisteminin "cömertlik" erdemi bağlamında tahlil eder. Cahiliye döneminde sadece kabile içi övünç ve şan kazanma amacıyla yapılan gösterişli harcamaların yerini; bu ayette olduğu gibi, hiçbir gösteriş kaygısı gütmeden, tamamen "Allah yolunda" (fi sebilillah) ve askeri/toplumsal bir gaye (Tebük seferi gibi) uğruna yapılan kurumsal ve teolojik bir fedakarlığın aldığını analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında "infak" eyleminin ayetteki askeri ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. İslam'ın ilk dönemlerinde düzenli bir devlet ordusu ve bütçesi olmadığı için, savaşların tamamen sivil halkın kendi imkanlarıyla (infak) finanse edildiğini; dolayısıyla bu eylemin sadece kişisel bir hayırseverlik değil, devleti ve ümmeti ayakta tutan en hayati sivil-politik yükümlülük olduğunu vurgular.

        Sağîraten (صَغِيرَةً) / Kebîraten (كَبِيرَةً)

        "s-ğ-r" ve "k-b-r" köklerinden türemişlerdir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-ğ-r" kökünün "hacim, miktar veya değer olarak küçüklük, azlık"; "k-b-r" kökünün ise "büyüklük, yücelik ve miktar olarak fazlalık" temel anlamlarına sahip olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta küçük ve büyük kavramlarının birbirine zıt olarak (tıbâk) kullanılmasının, eylemin çapı ne olursa olsun bütünü kapsadığını ifade eder. Ayette "küçük veya büyük hiçbir harcama" ibaresinin, ordunun donatılması için zenginlerin verdiği devasa servetler (kebîra) ile yoksul sahabenin verebildiği bir avuç hurmanın (sağîra) ilahi defterde ontolojik olarak aynı değerde kaydedildiğini ve miktar ayrımının ortadan kaldırıldığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında, Kur'an'ın ahlaki değerlendirme ölçütünün (ecir sisteminin) tamamen "niyet" eksenli olduğunu bu kelimeler üzerinden okur. Bedevi toplumunda saygı görmek için mutlaka "büyük" (kebîra) çaplı gösterişler yapmak gerekirken, İslam ahlakında kişinin imkanları dahilinde yaptığı en "küçük" (sağîra) katkının bile ilahi otorite tarafından onurlandırılarak kayıt altına alındığını analiz eder.

        Yaktaûne (يَقْطَعُونَ)

        "k-t-a" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-t-a" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyi birbirinden ayırmak, iki parçaya bölmek, kesmek ve bir mesafeyi aşıp sonlandırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "kat'" eyleminin bağlama göre fiziksel veya mecazi olabileceğini açıklar. Ayette yolculuk bağlamında (vadiyi kesmek/geçmek) kullanılmasının, yürünülen mesafenin adeta bıçakla kesilir gibi aşılması, yolun tüketilmesi ve zorlu coğrafi engellerin geride bırakılması anlamına geldiğini kaydeder.

        Vâdiyen (وَادِيًا)

        "v-d-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "v-d-y" kökünün "suyun akması, selin açtığı yol ve dağlar/tepeler arasındaki çukur alan" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta vadi kelimesini, yağmur sularının toplanıp aktığı, genellikle geçiş güzergahı olarak kullanılan doğal yol olarak tanımlar. Ayette ordunun intikali sırasında "bir vadiyi geçmeleri" ifadesinin, çöl şartlarındaki seferin barındırdığı fiziksel yorgunluğu, pusu tehlikelerini ve coğrafi meşakkati sembolize ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Tefsir tahlillerinde ayetteki "vadi geçme" eyleminin coğrafi boyutuna dikkat çeker. Tebük gibi devasa mesafeli seferlerde ordunun düzlüklerden ziyade sarp ve engebeli vadileri (Medine ile Şam arasındaki zorlu topoğrafyayı) aşmak zorunda kaldığını; Kur'an'ın bu spesifik coğrafi detayı zikrederek, askerlerin attığı her fiziksel adımın, çektiği her bedensel çilenin tek tek bilindiğini ve askeri birer ibadet olarak arşivlendiğini analiz eder.

        Kutibe (كُتِبَ)

        "k-t-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-t-b" kökünün temel anlamının "bir araya getirmek, toplamak, harfleri birbirine bitiştirerek yazmak ve bağlamak" olduğunu belirtir. Kesinleştirilen ve yasa haline getirilen şeylerin kalıcı olması için yazılması eyleminden türediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kitabet kavramını sadece mürekkeple kağıda yazmak olarak değil; Allah'ın bir şeyi hükme bağlaması, farz kılması veya melekleri aracılığıyla amelleri muhafaza edip kesin olarak sabitlemesi şeklinde açıklar. Ayette eylemin meçhul (kutibe - yazıldı/kaydedildi) formunda kullanılmasının, yapılan her küçük harcamanın veya atılan her adımın anında, eksiksiz ve otomatik olarak ilahi arşivde ödüle dönüşmek üzere mühürlendiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "k-t-b" kökünün Arapça menşeli olduğunu kabul etmekle birlikte, kelimenin "ilahi kader, meleklerin amel defterini yazması ve eskatolojik kayıt" şeklindeki derin teolojik idari anlamının, Aramice ve Süryanice'deki dini ve bürokratik lügatten ("ktab" - yazılı vahiyler ve cennet kayıtları) doğrudan etkilendiğini; Kur'an'ın evrensel ilahi adaleti bu bürokratik/yazılı metafor üzerinden (kutibe) teminat altına aldığını ileri sürer.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde bu fiili Allah'ın mutlak adaleti bağlamında okur. "Kutibe" fiilinin, hiçbir insan eyleminin (küçük bir miktar para vermek veya vadide atılan sıradan bir adım dahil) varlık sahnesinde kaybolup gitmediğini; her insani eylemin mutlak surette ontolojik bir ağırlığa sahip olarak ebedi bir "kayıt" altına alındığını tahlil eder.

        Yecziyehum (يَجْزِيَهُمُ)

        "c-z-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "c-z-y" kökünün "bir şeyin yerine geçmek, bedelini ödemek, borcu kapatmak ve yapılan işin karşılığını tam olarak vermek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ceza kavramının, Arapçada hem kötülüğün karşılığı (ceza/azap) hem de iyiliğin mükafatı (ödül) için ortak olarak kullanıldığını belirtir. Ayette eylemlerin yazılma amacının (il-letinin), "Allah'ın onları yaptıklarının en güzeliyle mükafatlandırması" (li yecziyehumullâhu ahsene) şeklinde açıklanmasının; ilahi karşılığın sıradan bir ticari takas değil, kulun eksiklerini örterek eylemi en mükemmel haliyle (ahsen) kabul edip buna göre lütufta bulunan bir bedel ödeme olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "c-z-y" kökünün "ilahi mükafat ve ahiret günündeki ilahi yargılama (Yevmü'd-Dîn/Ceza Günü)" bağlamındaki spesifik teolojik kullanımını inceler. Bu eskatolojik ceza/ödül konseptinin, Hristiyan Süryani ve Yahudi-Aramice "gzy" (karşılık vermek, recompense) kavramıyla taşıdığı anlamsal bütünlüğe dikkat çekerek, Kur'an'ın ilahi adalet terazisini bu kavram üzerine inşa ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X