لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 117. Ayet
Daralt
X
-
"Şu bir gerçek ki Allah, peygambere ve -içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tutup, arkasından Allah tövbelerini kabul buyurduktan sonra- o sıkıntılı zamanda peygambere bağlılıklarını koruyan muhacirlere ve ensara lütfuyla muamele etti. Allah onlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir."
Şu bir gerçek ki Allah, peygambere ve -içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tutup, arkasından Allah tövbelerini kabul buyurduktan sonra- o sıkıntılı zamanda peygambere bağlılıklarını koruyan muhacirlere ve en sara lütfuyla muamele etti. Bu ilahi beyan hakkında müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Allah, daha önce yapmış oldukları hatalardan (zelle) ve kusurlarından tövbelerini kabul buyurmuştur. Bu olayda -yani Tebük savaşında- onlardan hata ve kusur sadır olmaksızın Allah bu şekilde muamelede bulunmuştur. Hz. Peygamber’in tövbesinin kabulü meselesine gelince bu durum şu ilahi beyanda bildirilen husustur: “Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sence belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden niçin onlara izin verdin?”. Muhacir ve ensarın tövbelerinin kabulü ise Uhud ve Huneyn savaşlarında yaptıklarından dolayı tövbelerinin kabul edilmesidir. Bu, şu ilahi beyanda bildirilen durumdur: “Sırf yaptıkları bazı işler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir.” Bazıları şöyle demiştir: Cenab-ı Hak onların Tebük savaşında yapmış oldukları hatalardan dolayı tövbelerini kabul etmiştir. Ayrılma vaktinden önce karşılaştıkları sıkıntılar sebebiyle izin almaksızın ayrılıp gitmeye niyet etmişlerdi. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şöye buyurmuş olmaktadır: Allah onların ayrılma vakti olmadan ayrılıp gitmeye niyetlenmeleri sebebiyle tövbe etmelerini kabul etmiştir. Burada belirtilen tövbenin, müfessirlerin açıkladıkları bu manadan başka iki anlama gelmesi uygundur. Buna göre Allah onların tövbelerini kabul etmiştir. Yani Cenab-ı Hak, daha önce geçmiş olan hatalarından dolayı tövbelerini yenilemiş veya onlarda yeni bir durum ortaya çıkmaksızın bu tövbede sebat etmelerini sağlamıştır. Fakat söz konusu durum için yenileme veya sebat hükmü olmaktadır. Dolayısıyla bu durum, hidayet üzere olmakla birlikte hidayet talep etmeleri gibi olmaktadır. Tıpkı şu ilahi beyanlar gibi: “Bizi dosdoğru yola ilet” ve “Ey iman edenler! Allah’a ve peygamberine iman edin”. Yani ey geçmiş dönemde iman edenler! Şimdi de iman edin veya bu iman üzere devam edin. Buna göre Allah onların tövbelerini kabul buyurdu mealindeki ayet şu manaya gelebilir: Yani Cenab-ı Hak, onlardan bir hata olmaksızın tövbelerini yenilemiş veya yapmış oldukları tövbede sebat etmelerini sağlamıştır. İkincisi, Cenab-ı Hak tövbeyi bildirmiştir. Buna göre başlarına gelen sıkıntılara ve zahmetlere sabretmeleri dolayısıyla Allah, onlar için gizli olan hususları açığa çıkarmıştır. Yine O, daha önce onlar için açık olmayan örtük hususları ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte bu hususlar onlar için, başlarına gelen sıkıntılara sabretmelerinden dolayı açığa çıkmıştır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘doğrusu biz Allah’a aitiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler”. Başlarına gelen musibetlere sabrettiklerinde onların, Allah’a havale etme, işi O’na teslim etme ve dönüşü O’na hasretme gibi davranışlarında artış olmaktadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Allah’ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur”. Sabretmeleri dolayısıyla onların hidayetleri artmış ve daha önce kendileri için gizli olan hususlar açığa çıkmıştır. Buna göre Cenab-ı Hakk’ın bildirmiş olduğu tövbenin şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar, başlarına gelen sıkıntılara ve zahmetlere sabrettiklerinde kendileri için gizli olan hususlar açığa çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıca Cenab-ı Hak içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tuttuktan sonra diye buyurmuş, “kalpleri kaymıştır” diye buyurmamıştır. Yine O, “içlerinden bir grubun kalpleri” diye bildirmiş, ama hepsinin kalplerini bildirmemiştir. Bunun yorumu belirttiğimiz şekildedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in günahı olmadığı halde tövbesinin kabul edilmesinin, müminlerle birlikte bildirilmesi şu manaya da gelebilir: Çünkü Cenab-ı Hak “senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah’ın bağışlaması için” mealindeki beyanla onun günahının bağışlandığını bildirmiştir. Bu durum, Cenab-ı Hakk’ın Resulullah’ı bağışlanmaya dair dua konusunda müminlerle beraber zikrettiği şu ilahi beyan gibidir: “Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah’tan af dile”. Cenab-ı Hak, ona müminlerin bağışlanması için dua etmekle beraber kendi günahının bağışlanması için de dua etmesini emretmiştir. Zira Cenab-ı Hak, onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığını bildirmiştir.
“Allah'tan tövbe” beyanının çeşitli manaları vardır. Bunlardan biri başarılı kılmadır (tevfik). Cenab-ı Hak tövbe etmekte onları başarılı kılmış ve kendilerine bunu ıütfetmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Eski durumlarına dönmeleri için onlara tövbe nasip etti”. Yani Allah onları tövbe etmekte başarılı kıldı, onlar da hemen tövbe ettiler. İkincisi, “Allah’tan tövbe”, onların tövbelerini kabul etmesi manasındadır. Yani Allah, onların tövbelerini kabul eder. Tıpkı şu beyanda bildirildiği gibi: “Hiç şüphesiz Allah, tövbe kapısını alabildiğine açık tutmakta ve rahmetiyle kuşatmaktadır”. Üçüncüsü, onları bağışlaması manasındadır. Yani Allah onları bağışlamış ve affetmiştir. Bu üç manaya göre tövbe Allah’a nispet edilmektedir.
O sıkıntılı zamanda peygambere bağlılıklarını koruyanlar. Denildi ki: Geçim ve destek sıkıntısı döneminde. İçlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tuttuktan sonra. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre onlar, zahmet ve sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Öyle ki iki adam bir hurmayı paylaşıyordu. Yine onlar hurmayı kendi aralarında dolaştmyorlar, biri bu hurmayı emiyor sonra üzerine su içiyordu. Sonra diğeri emiyordu. Buna benzer bir olay rivayet edilmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk’ın, onların karşılaştıkları zahmet dolayısıyla kalplerinin kaymaya yüz tuttuğunu bildirmesinden başka biz durumun nasıl olduğunu bilemiyoruz.
Yorum
-
Tâbe (تَابَ)
"t-v-b" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "t-v-b" kökünün temel etimolojik anlamının "geri dönmek, bir halden diğerine rücu etmek ve vazgeçmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu fiilin failine göre anlam kazandığını açıklar. Ayette "tâballâhu" (Allah tövbe etti/yöneldi) şeklinde Allah'a nispet edildiğinde, eylemin kulun günahından dönmesi değil; Allah'ın lütfuyla, merhametiyle ve bağışlamasıyla kuluna "geri dönmesi", onu rahmetiyle kuşatması anlamına geldiğini kaydeder. Bu ayetteki bağlamıyla, Tebük seferinin o korkunç zorlukları altında ezilen Peygamber'e, Muhacirlere ve Ensara ilahi inayetin ve manevi desteğin tam zamanında yetişmesini ifade ettiğini vurgular.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde tövbe kavramının kökensel olarak Arapçada bulunmasına rağmen, dini bir terim olarak "Tanrı'nın kuluna inayetle dönüşü veya kulun Tanrı'ya yönelişi" şeklindeki teolojik manasının Aramice/Süryanice "tūb" kelimesinden İslami literatüre geçtiğini ve Kur'an'ın bu kavramı ilahi rahmetin en aktif formu olarak kullandığını belirtir.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu ayetteki "tâbe" fiilinin kullanımını ontolojik bir merhamet dokunuşu olarak analiz eder. Allah'ın bizzat Peygamber'e ve en sadık öncülere (Muhacir ve Ensar) yönelmesinin; İslam'ın en zorlu anında (saatü'l-usre) insan iradesinin tükenme noktasına geldiği yerde, ilahi iradenin devreye girerek inananları ruhsal bir çöküşten kurtaran aktif bir "restorasyon" eylemi olduğunu tahlil eder.
En-Nebiyyi (النَّبِيِّ)
"n-b-e" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-b-e" kökünün "büyük, önemli ve sarsıcı bir haber vermek" anlamına geldiğini belirtir. Sıradan bilgi aktarımı değil, ilahi makamdan gelen mutlak hakikati taşıdığı için elçiye nebi denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nebi kelimesinin, Allah ile kulları arasında bir köprü vazifesi gören, cehaleti ortadan kaldıran büyük haberin (nebe) taşıyıcısı olduğunu ifade eder. Ayette ilahi rahmetin (tâbe) muhatapları sayılırken en başa "Nebi"nin yerleştirilmesinin, zorluk anında toplumu ayakta tutan yegane direnç merkezinin ve ilahi inayetin ilk tecelligahının bizzat peygamberin şahsiyeti olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin teolojik kökeninin İbranice "nâbî" veya Süryanice "nbîyâ" kavramlarına dayandığını; Kur'an'da peygamberin sadece bir mesaj iletici değil, bu ayette olduğu gibi en ağır imtihanlarda (Tebük seferi) inananlarla birlikte aynı fiziksel ve psikolojik zorluğu (usret) bizzat yüklenen bir varoluşsal lider prototipi olarak sunulduğunu belirtir.
El-Muhâcirîn (الْمُهَاجِرِينَ)
"h-c-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-c-r" kökünün "bağları koparmak, uzaklaşmak ve ayrılmak" temel anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta hicretin, inanç uğruna vatanı ve malı terk etmek olduğunu belirtir. Ayette Tebük seferinin zorluğuna katlananlar bağlamında zikredilmesinin; Muhacirlerin sadece geçmişte Mekke'den ayrılırken değil, yıllar sonra Medine'de yerleşik bir düzen kurmuşken bile inançları uğruna tekrar her şeyi geride bırakıp ölüme ve zorluğa yürüyebilme (hicret ahlakını sürdürme) iradesini gösterdiklerini kaydeder.
Patricia Crone: Erken İslam tarihi ve sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarda, "Muhacir" kimliğinin sadece tarihsel bir olay (Mekke'den göç) değil, bir "militan dindarlık" ve kalıcı bir siyasi adanmışlık statüsü olduğunu analiz eder. Bu ayette zorluk saatinde peygambere tabi olanların başında sayılmalarının, onların yeni kurulan teo-politik yapının (İslam ümmetinin) en sadık ve vazgeçilmez elit çekirdeği (Hagarene) olduklarının ilahi bir tescili olduğunu tahlil eder.
El-Ensâr (الْأَنْصَارِ)
"n-s-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-s-r" kökünün "yardım etmek, arka çıkmak, destek olmak ve düşmana karşı korumak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nusret eyleminin, darda kalmış birine karşılık beklemeden yapılan hayati yardım olduğunu açıklar. Ayette Ensâr'ın zikredilmesi, Medineli yerli halkın sadece yurtlarını açmakla kalmayıp, "zorluk saatinde" (sâ'atil usre) kendi evlerinin konforunu, ekinlerinin hasat zamanını bırakarak çölün yakıcı sıcağında sınır ötesi bir savaşa tereddütsüz katılmalarının, "yardımcılık" (ensâr) vasfını bedensel bir fedakarlıkla zirveye taşıdıklarını vurgular.
Gabriel Said Reynolds: The Qur'an and Its Biblical Subtext eserinde "Ensâr" kavramının Kuran'daki teolojik altyapısını inceler. Kelimenin "Nasârâ" (İsa'nın havarileri/yardımcıları) kavramıyla taşıdığı edebi ve teolojik paralelliğe dikkat çekerek; ayetin, Medineli Müslümanları sadece bir kabile veya şehir halkı olarak değil, ilahi davayı zor zamanında omuzlayan evrensel "sadık havariler" arketipi olarak konumlandırdığını belirtir.
Sâ'ati (سَاعَةِ)
"s-v-a" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-v-a" kökünün temel anlamının "zamanın bir parçası, bir miktar vakit veya bir şeyin akıp gitmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta sâ'at kelimesinin genel zamanı (vakit) değil, günün veya gecenin çok belirli, spesifik ve anlık bir dilimini ifade ettiğini açıklar. Ahiret koptuğu ana "es-sâ'at" (o saat) denmesinin de bu keskinlikten kaynaklandığını belirtir. Ayetteki "sâ'ati'l-usre" (zorluk saati) tamlamasının, Tebük seferinin aylar süren uzunluğunu değil; sıcağın, susuzluğun ve açlığın insan iradesini kırma noktasına getirdiği o en spesifik, en dayanılmaz "kriz anını" ve "kırılma saniyesini" işaret ettiğini vurgular.
El-Usreti (الْعُسْرَةِ)
"a-s-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-s-r" kökünün "şiddet, darlık, kolaylığın (yüsr) zıddı, kilitlenme ve işlerin içinden çıkılmaz hale gelmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Düğüm olmuş bir ipin veya parasızlıktan kilitlenmiş bir ticari durumun bu kökle ifade edildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta usret kavramını, insanın fiziksel ve maddi imkanlarının tamamen tükendiği, hareket alanının kalmadığı şiddetli bir darlık hali olarak tanımlar. Ayette Tebük seferinin, İslam tarihindeki adıyla "Ceyşü'l-Usre" (Zorluk Ordusu) bağlamında kullanıldığını; kavurucu çöl sıcağı, binek eksikliği, kıtlık ve Roma ordusu gibi devasa bir düşmanla karşılaşma ihtimalinin yarattığı o çok boyutlu ve boğucu çaresizliği (usret) ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında "zorluk saati" (sâ'atil usre) kavramını ayetin indiği sosyo-coğrafi gerçeklik üzerinden okur. Kuran'ın bu kavramsallaştırmasının soyut bir ruhsal imtihandan ziyade; Medine'de hurmaların tam olgunlaştığı, gölgenin en tatlı olduğu bir mevsimde (yaz ortası), inananların bu konfor alanından sökülüp alınarak açlık ve susuzlukla yüz yüze bırakıldıkları devasa bir sosyolojik dayanıklılık testini ve fiziksel eşiği anlattığını tahlil eder.
Yezîğu (يَزِيغُ)
"z-y-ğ" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "z-y-ğ" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyin merkezden kayması, doğrudan/haktan sapması, eğrilmek ve yalpalamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta zeyğ eylemini, kalbin hakikatte sebat etmeyi bırakıp eğriliğe, şüpheye ve kaymaya meyl etmesi olarak tanımlar. Ayetteki "neredeyse bir grubun kalbi kayacaktı" (kâde yezîğu kulûbu ferîkın minhum) ifadesinin; nifaktan veya inançsızlıktan değil, yaşanan fiziksel darlığın (usret) insan tahammülünü aşmasından dolayı kalplerde oluşan anlık bir sarsıntıyı, pes etme eşiğine gelmeyi ve sadakatte yaşanan o tehlikeli yalpalamayı ifade ettiğini kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın edebi icazı ve insan psikolojisini tasviri bağlamında bu kelimeye odaklanır. Kur'an'ın inananları insanüstü, acı çekmez robotlar olarak resmetmediğini; aksine "yezîğu" (kayma/yalpalama) fiiliyle o büyük sahabe neslinin bile açlık ve dehşet anında kalplerinin nasıl titrediğini, nasıl insani bir zayıflık ve kırılma anı yaşadıklarını eşsiz bir realizmle ve şefkatli bir edebi dille ortaya koyduğunu analiz eder.
Ra'ûfun (رَءُوفٌ)
"r-e-f" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-e-f" kökünün "kalp yumuşaklığı, derin bir şefkat, merhametin en ince ve en hassas hali" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ra'fet (şefkat) ile rahmet arasındaki ince farka dikkat çeker. Rahmetin genel bir iyilik ve lütuf olduğunu; ra'fetin ise belayı, acıyı ve zorluğu kişinin üzerinden "önceden veya anında" kaldıran, musibete karşı duyulan çok daha spesifik, koruyucu ve şiddetli bir acıma duygusu olduğunu kaydeder. Ayette kalpleri kaymak (yezîğu) üzere olan inananlara Allah'ın "Ra'ûf" vasfıyla tecelli etmesinin; onların o zayıflık anında tamamen çöküp helak olmalarına izin vermeyen, içlerindeki o titremeyi anında dindiren muazzam bir ilahi şefkat ve ruhsal tutuş olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde Allah'ın isimlerinin ontolojik işlevini tahlil eder. Bu ayetteki "İnnehu bihim Ra'ûfun Rahîm" (Şüphesiz O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir) bitişinin; kulun kendi fiziksel ve psikolojik sınırlarının bittiği (usret ve zeyğ) o sıfır noktasında, Allah'ın cezalandırıcı bir mutlakiyetle değil, zayıflığı kucaklayan, kayan kalpleri yerinde sabitleyen ve kulunu kendi acziyeti içinde koruyan (Ra'ûf) aktif bir sevgi ve inayet (lütuf) Tanrısı olarak tecelli ettiğini gösterdiğini analiz eder.
Yorum
Yorum