Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 116. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 116. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yuhyî veyumît(u)(c) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      115. Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, onları yoldan çıkaracak değildir. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir.

      116. Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah’ındır. Yaşatan O’dur, öldüren O’dur. Allah’tan başka sizin için ne bir dost ne bir yardımcı vardır.

      Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, onları yoldan çıkaracak değildir. Bu beyan hakkında müfessirler tarafından farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ayet, müminlerin müşrikler için bağışlanma duasında bulunması hakkındadır. Bazıları da şöyle demiştir: Ayet, neshedilmesi mümkün olan hüküm ve şeriatıarın neshi hakkındadır. Eğer ayet, müşriklerin bağışlanması duası hakkındaysa burada nesih yoktur. Çünkü bağışlanma duasının emredilmesi ve bunun onlar için mübah olduğuna dair bir hüküm daha önce geçmemişti. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah bir topluluğu, doğru yola ilettikten sonra, bağışlanma duasında bulunmaları sebebiyle yoldan çıkaracak değildir ta ki bu hususun yasaklandığını bilmelerine kadar. En doğrusunu Allah bilir. Yine belirttiğimiz üzere onların münafıkların bağışlanmaları için dua etmelerinin, bu durum kendileri için ortaya çıkmadan önce olması da mümkündür. Cenab-ı Hak, onlara bunu açıklamadan bununla onları yoldan çıkarmayacağını buyurmaktadır. Şayet bu ilahi beyan, hükümlerin neshi hakkındaysa -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenab-ı Hak bu durumda sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah, emredilmesi dolayısıyla yaptıkları bir fiilden ötürü bir topluluğu, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, yoldan çıkmış cahiller yapacak değildir. Yani onlar en sonunda kendilerinin sorumlu oldukları şeyi bilmeden böyle yapacak değildir. Bu neshi ifade etmektedir. Bu neshi mümkün olan hükümler hakkındadır. Fakat neshi mümkün olmayan hükümler ise böyle değildir. Bunun aslı şudur ki: Aklen neshi mümkün olmayan her şeyde nesih geçerli değildir. Aklen neshi imkansız olmayan her şeyde ise neshin gerçekleşmesi mümkündür.

      Bu konudaki meselelerden biri de neshedildiğini öğrenmeden önce neshedilmiş bir hükümle amel etmenin durumu hakkındadır. Böyle bir fiilde bulunmanın durumu nedir? Neshedilmiş olma durumunda bu fiili yapan kimseler sorumlu tutulup bunlara günah yazılır mı veya yapmış oldukları böyle bir fiilden dolayı sevap yazılır mı?

      Eğer söz konusu fiil, Allah’a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiil ise niyeti ve fiili dolayısıyla bunu yapan kimseye sevap yazılır, günah yazılmaz. Eğer bu fiil, Allah’a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiil değilse, aksine helal-haram türünden bir fiil ise böyle bir davranışta bulunan kimse neshedildiği bilgisi kendisine ulaşmadan önce bu fiilinden dolayı kendilerine günah yazılmaz. Bu durum içki hadisesinde rivayet edilen olay gibidir. Buna göre insanlar içki içiyarlardı. Sonra biri gelip onlara “biliniz ki içki haram kılınmıştır” demiş, onlar da bunun üzerine içkileri dökmüşler ve bu davranıştan kaçınmışlardır. Onlar, haram kılındıktan sonra ama daha kendilerine haber ulaşmadan önce içki içmelerinden dolayı kendilerine günah yazılmaz. Allah’a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden fiile gelince, böyle bir fiili yapan kimseler için bu fiilden dolayı bir yakınlık vardır. Bunlar namaz ve benzeri ibadetlerdir. Bu durum rivayet edilen şu olaya benzer: İnsanların bir grubu Beytülmakdis’e yönelip namaz kılıyorlardı. Biri onlara uğrayıp onlar rükû halindeyken “biliniz ki kıble değiştirilmiştir” demiş, bunun üzerine onlar hemen yönlerini değiştirmişlerdir. Onlar bu durumu Resulullah’a (s.a.) haber vermişler o, namazı iade etmelerini emretmemiştir. Çünkü fiil Allah’a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiildir. İbadet ve Allah’a yakınlık, onların fiillerinde bulunmaktadır. Çünkü farz kılınan fiiller, salt fiillerin kendileri sebebiyle farz kılınmamıştır. Aksine Allah’a yakınlık ve ibadet amacıyla farz kılınmıştır. Dolayısıyla bunlar buna göre mükafatlandırılacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir. İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer’i hükümlerde neshin olmayacağını iddia edenlere yönelik bir reddiye manasındadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah’ın bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah’ındır. Yaşatan O’dur, öldüren O’dur mealindeki ayet bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O’nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. Yaşatan O’dur, öldüren O’dur. Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O’nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mulk (مُلْكُ)

        "m-l-k" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "m-l-k" kökünün temel anlamının "bir şeye tek başına sahip olmak, onun üzerinde tam bir tasarruf, güç ve kontrol yetkisi kurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta sıradan bir eşya sahipliği olan "milk" ile mutlak egemenlik ve yönetim yetkisi olan "mülk" arasındaki farka dikkat çeker. Ayetteki "mülk" kelimesinin, Allah'ın yer ve gök üzerindeki otoritesinin sadece bir sahiplik değil, tartışmasız, ortaksız ve aktif bir mutlak idare/hükümdarlık olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "m-l-k" kökünün tüm Sami dillerinde "kral/egemen" manasında ortak olduğunu belirtir. Ancak Allah'ın evrensel ve mutlak "Mülk" (hükümranlık) sahibi olması şeklindeki teolojik vurgunun, Yahudi ve Hristiyan geleneklerindeki "Malkûtâ" (Tanrı'nın Krallığı) mefhumuyla derin bir paralellik taşıdığını ve Kur'an'ın bu köklü monoteist egemenlik kavramını kendi tevhid sistemi içinde merkezileştirdiğini tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde bu kavramı "Rabb-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisi bağlamında okur. Allah'ın göklerin ve yerin mülküne tek başına sahip olmasının, aracı ilahları, putları veya yerel otoriteleri tamamen devreden çıkardığını; evrenin yönetiminde (mülkünde) hiçbir varlığa en ufak bir pay bırakmayarak ontolojik tevhidi sabitlediğini analiz eder.

        Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        "s-m-v" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-m-v" kökünün temel anlamının "yükseklik, yücelik ve yukarıda olmak" olduğunu belirtir. İnsanın başının üstünde yer alan ve onu bir kubbe gibi örten her yüksek şeye bu kökten hareketle "semâ" (gök) denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu kelimenin tekil (semâ) değil de çoğul (semâvât) formunda kullanılmasının, sadece fiziksel gökyüzünü değil, insanın idrakini aşan tüm yüce alemleri, kozmolojik katmanları ve evrenin enginliğini kapsadığını; tüm bu çokluk ve büyüklüğün tek bir ilahi "mülk" idaresi altında birleştiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde gökler için kullanılan "semâvât" (çoğul) kelimesinin Arapça lügat mantığından ziyade, İbranice "şâmayim" ve Süryanice "şmayyâ" kelimelerinden doğrudan etkilendiğini belirtir. Bu dillerde "gök" kavramının her zaman çoğul/ikil formda kullanıldığını ve Kur'an'ın bu kozmolojik terimi Sami dillerinin teolojik çok katmanlı evren tasavvuruna uygun olarak İslami lügate taşıdığını savunur.

        Yuhyî (يُحْيِي) / Hayat

        "h-y-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-y-y" kökünün "ölümün zıddı; hareket, büyüme, var olma ve canlılık" temel anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta diriltme (ihya) eyleminin sadece biyolojik bir üreme veya hücresel canlılık olmadığını; yokluktan (adem) varlığa çıkarmanın, o varlığı sürdürmenin ve ahirette bedeni yeniden inşa etmenin bütünüyle "ihya" kavramı içinde yer aldığını belirtir. Bu fiilin ayette sadece Allah'a nispet edilmesinin, varoluşun mutlak kaynağını gösterdiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde, hayat verme eyleminin Kur'an teolojisindeki devrimsel yönüne odaklanır. İslam öncesi Cahiliye bedevisinin hayatı ve doğumu kör ve şuursuz bir "Dehr" (Zaman) mefhumuna bağladığını; Kur'an'ın ise "yuhyî" (O diriltir) fiiliyle zamanın ve doğanın elinden bu gücü alarak, doğrudan irade sahibi ve mutlak egemen (Mâlik) olan kişisel bir Yaratıcı'nın aktif eylemi haline getirdiğini analiz eder.

        Yumît (يُمِيتُ)

        "m-v-t" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "m-v-t" kökünün "sükûnet, hareketin bitmesi, gücün yok olması ve ruhun bedenden ayrılması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta imâte (öldürme) eyleminin sıradan bir yok oluş veya sonlanma değil, bir halden diğerine geçiş süreci (intikal) olduğunu ifade eder. Ayette "diriltir" fiilinin hemen ardından gelmesinin, ölümün tesadüfi bir biyolojik iflas değil, Allah'ın "mülkünde" (egemenlik alanında) gerçekleşen aktif ve bilinçli bir ilahi icraat olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında bu fiilin yer aldığı ayetin bağlamına (öncesinde müşrik akrabalar için af dilenmesinin yasaklanması durumuna) dikkat çeker. "Ölümü verenin yalnız Allah olduğu" (yumît) vurgusunun; bir insan şirk üzere ömür sınırını doldurup "ölüm" eşiğini geçtiğinde, onun dosyasının mutlak surette kapandığını ve mülkün yegane sahibinin (Allah'ın) verdiği bu nihai hükmü dünyadaki hiçbir peygamberin veya yakınının duasının değiştiremeyeceğini tescillediğini tahlil eder.

        Veliyyin (وَلِيٍّ)

        "v-l-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "v-l-y" kökünün temel etimolojik anlamının "iki şeyin arasında hiçbir engel veya mesafe bulunmaksızın yan yana gelmesi, bitişiklik ve yakınlık" olduğunu belirtir. Bu mekansal/fiziksel yakınlığın zamanla "koruyuculuk, dostluk ve işleri deruhte etme" manasına evrildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta veliyy kelimesini, akrabalık, sevgi, inanç veya yardım açısından kişiye en yakın olan, onun işlerini çekip çeviren ve menfaatlerini koruyan mutlak dost olarak tanımlar. Ayette Allah'tan başka "veliyy" olmadığının (mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin) bildirilmesinin, insanın varoluşsal krizlerinde, ölüm anında veya ahirette sığınabileceği en ufak bir "alternatif yakın otorite" bulunmadığını ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "velâyet" (koruyucu dostluk) mefhumunu Arap kabile sosyolojisi ekseninde inceler. Bedevi toplumunda insanın tek güvencesinin, onu mutlak surette koruyan kabilesi veya kabile şefi (veliyy) olduğunu; Kur'an'ın bu ayetle kabilevi koruyuculuk sistemini yıkarak, insanın evrendeki yegane ve yoksul bırakılmaz "veliyy"sinin sadece Allah olduğunu ilan ettiğini ve bağlılık merkezini (sadakati) tamamen değiştirdiğini analiz eder.

        Nasîr (نَصِيرٍ)

        "n-s-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-s-r" kökünün temel anlamının "birine yardım etmek, destek çıkmak, arka çıkmak ve onu zafere kavuşturmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nusret eyleminin, zorda kalmış veya düşman karşısında ezilmek üzere olan birine karşılık beklemeden el uzatmak olduğunu açıklar. Ayette "veliyy" (yakın dost/idareci) kelimesiyle "nasîr" (aktif yardımcı/kurtarıcı) kelimesinin yan yana gelmesinin hem içsel/manevi himayeyi (veliyy) hem de dışarıdan gelecek her türlü tehlikeye karşı mutlak kurtarıcılığı (nasîr) kapsadığını; Allah dışında bu iki güce sahip hiçbir mercii olmadığını vurgular.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kelimenin etimolojik olarak saf Arapça olduğunu kabul etmekle birlikte; monoteist metinlerdeki "ilahi kurtarıcı, nihai yardımcı" şeklindeki teolojik bağlamının, Hristiyan Süryani/Aramice literatüründeki kurtuluş ve ilahi yardım (Nāṣōrāyā/nusret) kavramlarıyla paralel bir anlam dünyasına sahip olduğunu, Kur'an'ın bu yardım ve kurtuluş iradesini sadece ve mutlak olarak Allah'ın zâtına has kıldığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X