Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 113. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 113. Ayet

    مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ kâne linnebiyyi velleżîne âmenû en yestaġfirû lilmuşrikîne velev kânû ulî kurbâ min ba’di mâ tebeyyene lehum ennehum ashâbu-lcehîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Müşriklerin cehennemlik oldukları müminler nezdinde açıklık kazandıktan sonra, akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler."

      Müşrikler İçin Bağışlanma Dilenmesinin Haram Oluşu

      Peygamber de müminler de müşriklerin bağışlanmalarını dileyemezler. Cehennemlik olduğunu bildiğimiz kimsenin bağışlanmasını dilemeyi bize yasaklamak suretiyle bu ayet, Allah’ın söz konusu kimsenin iman etmeyeceğini bilmesi sebebiyle onu bağışlamayacağını göstermektedir. Dolayısıyla Allah’ın onu bağışlamayacağını bildiğimizden onun bağışlanmasını dilemeyiz. Yine buna göre şöyle dememiz de caiz değildir: O’nun cehennemlik olduğu kesin olan bir kişiyi bağışlaması mümkün olmadığı gibi ebediyyen iman etmeyeceğini bildiği kimse için de imanı irade etmiştir. Bu yaklaşım, Mutezile’nin, Allah bütün kafirler için iman irade etmiştir, fakat onlar iman etmemişlerdir tarzındaki görüşünü reddetmektedir.

      Peygamber de müminler de müşriklerin bağışlanmalarını dileyemezler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resulullah anne-babasından biri için bağışlanma dilemiştir. Yine rivayet edildiğine göre Resulullah, amcası Ebu Talib’in yanına gelmiş ve onu Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmeye davet etmiştir. O, bundan kaçınmıştır. Sonra Resulullah onun bağışlanmasını dilemiş ve “bana yasaklanmadığı sürece senin bağışlanmanı dileyeceğim” demiştir. Veya O, buna benzer bir söz söylemiştir. Bunun üzerine müşriklerin cehennemlik oldukları müminler nezdinde açıklık kazandıktan sonra, akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler mealindeki ayet inmiştir.

      Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah’ın peygamberlerinden birinin, Allah’ın kafırleri bağışlamayacağını bilmemesi mümkün değildir. Zira akıl ve hikmet, Allah’ın böyle birini bağışlamamasını ve ona ebedi olarak azap etmesini gerektirir.

      Bize göre çeşitli sebeplerle akıl ve hikmet, Allah’ın kafire ebedi olarak azap etmesini ve onu bağışlamamasını gerektirir. Bu sebeplerinden biri şudur: Bu durumda Allah’ın düşmanıyla dostu eşit olur. Düşmanla dostu eşit tutan kimse hikmet sahibi sayılmaz. Zira hikmet, bunları ayırmayı gerektirmektedir. İkincisi şudur: Böyle bir kimse Allah’ın yanında başka bir varlığa taptığında bu başkasına cahilliğinden ötürü tapmaktadır. Bu cehalet ise ebedi olarak ortadan kalkmaz. Çünkü böyle bir kimse eğer bağışlanırsa, yaptığının karşılığını aldığı ve Allah’tan başkasına taptığı için bağışlandığını zanneder. Üçüncüsü şudur: Eğer kafir bağışlanırsa, fiillerin hikmeti ortadan kalkar. Çünkü fiiller ya övgü ya da yergi olması düşünülen neticelerden dolayı emredilir. Eğer bu kimse bağışlanırsa yerilmesi gereken fiilleri sebebiyle övülmüş olur. Bunda hikmetin dışına çıkmak vardır. Resulullah’ın kendi nezdinde münafık oldukları açıklık kazanmadan önce münafıkların bağışlanmalarını dilemiş olması mümkündür. Resulullah’ın nezdinde onların münafık oldukları açıklık kazanınca o, bağışlanmalarını dilerneyi bırakmıştır. Fakat kafir olduğunu bildiği halde kafirin bağışlanmasını dilemesine gelince müfessirlerin bir kısmının dediği gibi amcasına ve ebeveyninden birine bağışlanma dilemiş olması mümkün değildir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        En-Nebiyyi (النَّبِيِّ)

        "n-b-e" veya "n-b-v" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da bu kelimenin iki olası kökene dayandığını belirtir. Eğer "n-b-e" kökünden geliyorsa temel anlamı "önemli bir haber vermek, bildirmek"; eğer "n-b-v" kökünden geliyorsa temel anlamı "yükselmek, bir yerin diğerlerinden yüksekte ve görünür olması" şeklindedir. Her iki durumda da nebi, sıradan insanlardan yüksek bir mertebede olan ve ilahi makamdan haber alan/veren kişiyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "nebe" kavramının sıradan bir haber (haber) olmadığını; kesin, büyük, insanın cehaletini ortadan kaldıran ilahi bir bildirim olduğunu açıklar. Nebi kelimesinin, Allah'ın vahyini taşıyan ve O'nun adına konuşan elçi olarak bu büyük haberle (nebe) ontolojik bir bağ kurduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, yerel Arap dilcilerinin kelimeyi Arapça "haber" veya "yükseklik" köküne bağlamalarını etimolojik bir zorlama olarak değerlendirir. Kelimenin geç antik çağda tüm monoteist geleneklerde ortak olduğunu; büyük ihtimalle İbranice "nâbî" veya Süryanice/Aramice "nbîyâ" (Tanrı'nın sözcüsü/peygamber) kavramından Arapçaya çok erken dönemde geçerek İslami lügatin merkezine yerleştiğini savunur.

        Yestağfirû (يَسْتَغْفِرُوا)

        "ğ-f-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "ğ-f-r" kökünün somut ve temel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve onu dışarıdan gelecek zararlara karşı korumak" olduğunu belirtir. Savaş başlığına "miğfer" denmesinin doğrudan bu koruyucu/örtücü manayla ilgili olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu kökün istif'al babında (yestağfirû) kullanılmasının, eyleme bir "talep, istek ve yakarış" anlamı kattığını açıklar. İstiğfar eyleminin, kişinin işlenen günahların çirkinliğinin ilahi merhametle örtülmesini ve azaptan korunmayı (miğfer gibi) aktif bir şekilde Allah'tan dilemesi olduğunu kaydeder. Ayette bu manevi örtü talebinin (istiğfarın), müşrikler için Peygamber tarafından bile yapılmasının reddedildiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde istiğfarı, insanın Allah karşısındaki ontolojik sınırlarını bilmesi ve O'nun mutlak affediciliğine sığınması olarak tanımlar. Ancak bu ayetteki yasak üzerinden, İslam ahlak felsefesindeki "sorumluluk" ilkesine dikkat çeker: Teolojik olarak sınırları tamamen ihlal etmiş (şirk koşmuş) ve bu halde ölmüş kişilerin durumunun, peygamberin duasıyla bile kurtarılamayacak kadar mutlak ve ilahi iradenin tekelinde bir yargı alanı olduğunu tahlil eder.

        El-Muşrikîne (الْمُشْرِكِينَ)

        "ş-r-k" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "ş-r-k" kökünün temel etimolojik anlamının "iki şeyin birbirine katılması, bir şeyde birden fazla kişinin pay sahibi olması ve ortaklık" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta şirk kavramını, Allah'ın zatında, sıfatlarında, hükümlerinde veya yaratmasında O'na eş, denk ve ortak tanımak olarak tanımlar. Ayetteki "müşrikîne" kelimesinin, tevhidi (Allah'ı birleme) reddederek yaratıcının mutlak otoritesinden başka varlıklara (putlar, melekler, insanlar) pay veren inanç sahiplerini nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı çalışmasında "şirk" kavramını, İslam'ın yıktığı Cahiliye dünya görüşünün en merkezi teolojik dayanağı olarak inceler. Müşriklerin Allah'ın varlığını tamamen reddeden ateistler olmadığını; aksine Allah'ı "Yüce Yaratıcı" olarak kabul etmekle birlikte, pratik hayatta O'nun altındaki yerel ilahlara, putlara veya şefaatçilere (şerik) tapınarak ilahi otoriteyi parçalayan bir zihniyete sahip olduklarını analiz eder.

        Gabriel Said Reynolds: The Qur'an and Its Biblical Subtext adlı eserinde "müşrik" kavramını geç antik çağın dini polemikleri ekseninde okur. Kur'an'ın "müşrikler" söyleminin sadece Arap Yarımadası'ndaki paganları değil; Allah'ın yanında İsa'yı, Üzeyir'i veya melekleri ilahi varlıklar olarak yücelten, böylece monoteist iddiasında bulunsalar da pratikte "Allah'a ortak koşan" diğer geç dönem Yahudi veya Hristiyan mezheplerini de hedef alan geniş ve polemik bir eskatolojik terim olabileceğini tartışır.

        Kurbâ (قُرْبَىٰ)

        "k-r-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-r-b" kökünün "uzaklığın (bu'd) zıddı, mesafenin kısalması ve yakınlık" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kurb (yakınlık) kelimesinin mekana, zamana, maneviyata ve neseb'e (soy bağı) işaret edebileceğini açıklar. Ayetteki "ulî kurbâ" (yakın akrabalar) tamlamasının, tamamen kan bağına ve nesep yakınlığına işaret ettiğini; inanç ayrılığının bu en güçlü biyolojik/sosyal bağı bile teolojik olarak geçersiz kıldığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında ayetin bu kavram üzerinden yaptığı muazzam sosyolojik devrime dikkat çeker. Dönemin Arap toplumunda "kurbâ" (kan bağı ve kabile asabiyeti) uğruna can verilecek en kutsal ve dokunulmaz bağ iken; Kur'an'ın bu ayetle, kan bağının yerini salt "inanç bağının" aldığı yeni bir ümmet modeli inşa ettiğini, müşrik olan babaya/akrabaya dua etmeyi yasaklayarak bedevi sosyolojisini temelinden yıktığını tahlil eder.

        Tebeyyene (تَبَيَّنَ)

        "b-y-n" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "b-y-n" kökünün iki temel anlama sahip olduğunu belirtir: İlki "bir şeyin diğerinden ayrılması, araya mesafe girmesi"; ikincisi ise "gizli olanın açığa çıkması, netleşmesi ve aşikar olması".

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta beyan kavramını, hakikatin zihinde veya dış dünyada her türlü şüpheden arınmış olarak parlaması şeklinde tanımlar. Ayetteki fiilin tefe'ul babında (tebeyyene) kullanılmasının; müşriklerin cehennemlik oldukları gerçeğinin anlık bir hisle değil, vahiy yoluyla veya onların şirk üzere inatla ölmeleri sonucunda kesin, şüphe götürmez ve nihai bir netlikle (tebeyyün) ortaya çıktığını ifade ettiğini kaydeder.

        Ashâbu (أَصْحَابُ)

        "s-h-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-h-b" kökünün temel etimolojik anlamının "birine veya bir şeye eşlik etmek, onunla beraber bulunmak, ayrılmamak ve refakat etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "sâhib" kelimesinin sadece geçici bir arkadaşlık değil, bir şeyi koruyan, ona malik olan veya ondan ayrılmayan sürekli bir birlikteliği ifade ettiğini açıklar. Ayette bu kelimenin ateşe nispet edilerek (ashâbu'l-cahîm) kullanılmasıyla, müşriklerin ateşle olan ilişkisinin sıradan bir cezalandırma değil, ateşten ayrılmayacakları, ateşin onlara, onların da ateşe yoldaş olacağı mutlak ve ebedi bir ontolojik aidiyet biçimine dönüştüğünü vurgular.

        El-Cahîm (الْجَحِيمِ)

        "c-h-m" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "c-h-m" kökünün "ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, şiddetli ısı" anlamlarına geldiğini, ayrıca mecazi olarak "şiddetinden dolayı gözünü dikip bakmak" manasını da içerdiğini kaydeder. Ateşin en harlı ve alevli kısmına bu kökten hareketle cahîm denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta cahîm kelimesini, kat kat yanan, şiddetle tutuşturulmuş ve alevleri birbirine giren devasa ateş olarak tanımlar. Ayette şirk koşarak ölen ve onlar için af dilenmesi yasaklanan "ulî kurbâ"nın (akrabaların) varacağı nihai durak olarak tasvir edildiğini; müşriklerle ateşin (ashâbul cahîm) bu şiddetli alevler içinde birbirinden ayrılmaz bir parça haline geleceğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X