Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 110. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 110. Ayet

    لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yezâlu bunyânuhumu-lleżî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekatta’a kulûbuhum(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onların kurduğu bina, yürekleri paramparça olmadığı (yaşadıkları) sürece içlerinde bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir."

      Onların kurduğu bina, içlerinde bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Bazıları şöyle demiştir: Onların kurduğu bina, huzursuzlık kaynağı olmaya devam edecektir. Yani bir tasa ve pişmanlık. Bazıları da şöyle demiştir: Huzursuzluk kaynağı. Yani kuşku ve şüphe. Bir tasa ve pişmanlık olduğunu söyleyenlerin görüşünün iki yorumu vardır. Onlar yaptıklarından pişman olmuş ve tövbe etmiş olabilirler. Bu beyan şu manaya da gelebilir: Onlar yaptıkları işler ve yapmayı istedikleri davranışlar sebebiyle rezil rüsvay oldukları için bu durum, bir tasa ve pişmanlık olmuştur. Bu şu beyandaki anlamdır: “Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar”. Şüphe ve münafıklık manası verenler ve yürekleri paramparça olmadığı (yaşadıkları) sürece -ölünceye kadar- diyenlere gelince, bunların verdikleri mana şudur: Yani onlar ölünceye kadar şüphe ve münafıklık üzeredirler. Bu, tıpkı şu beyan gibidir: “Allah kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi”. Şüphenin aslı zandır (töhmet). Eğer biri hakkında bir zan varsa “falan kişi şüphemelidir” denilir.

      Yürekleri paramparça olmadığı (yaşadıkları) sürece. Bu beyan da aynı şekilde iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, bunun benzetme olmasıdır. Şöyle ki korku ve hüzün en ileri seviyeye ulaşınca “falan kişinin yüreği paramparçadır” denilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun manası onlar ebediyyen şüphe ve münafıklık üzere olacaklardır. Ancak yürekleri paramparça olacaktır. Yani bununla birlikte yürekleri paramparçadır. Yani kalpleri en ileri düzeyde korku ve hüzünle doludur. İkinci yorum, bunun istiare olmasıdır. Dolayısıyla parçalanmada hakikat manası yoktur. Yani onlar yürekleri paramparça oluncaya kadar münafıklık üzeredirler. Yani ölünceye kadar. Dolayısıyla yüreğin paramparça oluşu ölümden kinayedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Bunyânuhum (بُنْيَانُهُمُ)

        "b-n-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "b-n-y" kökünün temel anlamının "bir şeyi diğerinin üzerine ekleyerek yükseltmek, sağlam bir yapı kurmak" olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımıyla fiziksel bir inşayı ve girişimi (Mescid-i Dırâr) ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta binanın, unsurların birbiriyle bütünleşmesinden oluşan yapı olduğunu açıklar. Ancak ayetteki bağlamıyla bu kelimenin, münafıkların sadece taştan bir bina değil, ontolojik bir yıkım ve fitne "kurumu" inşa ettiklerini gösterdiğini vurgular. Onların kurduğu bu fiziksel yapı dışarıdan yıkılsa bile, eylemin (bina etmenin) manevi yükünün onların karakterlerine yerleştiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında "bünyan" kavramını sosyolojik bir teşebbüs olarak okur. Ayette, Peygamberin emriyle yıkılan Mescid-i Dırâr'ın fiziksel enkazının, o yapıyı kuranların zihinlerinde ve toplumsal hafızalarında kalıcı bir "şüphe ve nifak anıtına" (bünyan) dönüştüğünü, yapının kendisi yok olsa da temsil ettiği zihniyetin varlığını sürdürdüğünü analiz eder.

        Rîbeten (رِيبَةً)

        "r-y-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-y-b" kökünün "şüphe, kalp huzursuzluğu, güvensizlik ve insana rahatsızlık veren şey" anlamlarına geldiğini açıklar. Kalpteki sükuneti ve inançtaki kararlılığı bozan her türlü içsel hastalığın bu kökle ifade edildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "rayb" kavramını sıradan bir bilgisizlik veya kararsızlık (şek) durumundan ayırır. Raybın, içinde zan, itham, endişe ve kötü niyet barındıran aktif bir şüphe hastalığı olduğunu kaydeder. Ayette kurulan binanın (bünyan) kalplerde bir "rîbe"ye dönüşmesinin; münafıkların kurdukları fitne merkezi başlarına yıkılınca yaşadıkları derin panik, İslam'a karşı duydukları kronik öfke ve toplum içinde ifşa olma korkusunun kalplerinde hiç bitmeyen bir hezeyana yol açması anlamına geldiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "rayb" kavramını inancın (iman/yakîn) ontolojik zıddı olarak konumlandırır. Bu ayette fiziksel bir binanın (mescidin) psikolojik bir duruma (rîbeye) dönüşmesini, nifakın varoluşsal trajedisi olarak tahlil eder. Münafıkların kendi elleriyle inşa ettikleri kötülüğün, dış dünyadan silinse bile kendi iç dünyalarında (kalplerinde) sarsıcı ve kronik bir inançsızlık/şüphe burgacına dönüşerek onları içeriden yiyip bitirdiğini analiz eder.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ) / Kulûbuhum (قُلُوبُهُمْ)

        "k-l-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-l-b" kökünün "bir şeyi içini dışına çıkarmak, döndürmek, çevirmek ve altüst etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İnsan kalbine de kararsız, sürekli halden hale giren ve esnek doğası nedeniyle bu ismin verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kalbin insanın düşünme, idrak etme, niyet etme ve hissetme merkezi olduğunu ifade eder. Ayette kalbin peş peşe iki kez zikredilmesinin; şüphenin (rîbe) ve nifakın, insanın varoluşsal merkezini (kalbini) nasıl mutlak bir işgal altına aldığını ve orayı sükunet bulunacak bir yer olmaktan çıkarıp şiddetli bir çatışma ve azap alanına çevirdiğini vurguladığını kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: İslam ahlak düşüncesi ekseninde bu ayetteki kalp imgesini, ahlaki yıkımın ve psikolojik travmanın ana sahnesi olarak inceler. Münafıkların kurduğu fiziksel yapının yıkılmasıyla asıl enkazın dışarıda değil, onların iç dünyalarının tam merkezinde (kalplerinde) oluştuğunu; ilahi iradeye karşı duydukları kinin ve giriştikleri ihanetin kalplerini karanlık bir "hastalık" yuvasına dönüştürdüğünü tahlil eder.

        Tekattaa (تَقَطَّعَ)

        "k-t-a" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-t-a" kökünün temel anlamının "iki şeyin arasındaki bağı şiddetle koparmak, kesmek, ayırmak ve bir şeyi sonlandırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu eylemin sadece fiziksel bir kesilme veya doğranma değil, manevi bağların, umutların veya doğrudan insan hayatının tükenmesi manasında da kullanıldığını açıklar. Ayetteki "kalplerinin parçalanması" (tekattaa kulûbuhum) ifadesinin iki farklı boyutu olduğunu belirtir: Ya kalpleri durana (ölene) kadar bu şüphenin ve korkunun bitmeyeceği şeklinde biyolojik bir sonu ifade eder; ya da yaşadıkları kin, vicdan azabı, korku ve kederin kalplerini kederden lime lime edeceği şeklinde şiddetli bir psikolojik yıkımı resmeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın edebi icazı ve kelime seçimi üzerine yaptığı analizlerde, ayette basit bir "ölüm", "üzüntü" veya "korku" kelimesi yerine "tekattaa" (tefe'ul babında: parça parça olmak, lime lime kesilmek) fiilinin kullanılmasındaki muazzam edebi sanata ve psikolojik derinliğe dikkat çeker. Bu kelimenin, münafık ruhun yaşadığı o kesintisiz içsel işkenceyi ve nifakın (ikiyüzlülüğün) kendi sahibini nasıl paramparça eden, kendi kendini yiyen (otofajik) bir hastalık olduğunu sarsıcı bir görsel metaforla ortaya koyduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X