Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 107. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 107. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne-tteḣażû mesciden dirâran vekufran vetefrîkan beyne-lmu/minîne ve-irsâden limen hâraba(A)llâhe verasûlehu min kabl(u)(c) veleyahlifunne in eradnâ illâ-lhusnâ(s) va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâżibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkarcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit yapmışlardır. ‘Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı’ diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar."

      Mescid-i Dırar Meselesi

      Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkarcılıklarını pekiştirmek ve müminlerin arasına ayrılık sokmak üzere bir mescit yapmışlardır. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir ki münafıklar mescit yapmışlardı. Mescidi bitirdiklerinde Tebük savaşına hazırlandığı bir sırada Hz. Peygamber’e gelmişler ve şöyle demişlerdir: Ya Resulallah! Biz, hastalar, ihtiyaç sahipleri ve aşırı yağmur yağdığı gecelerde orada kılmak için mescit inşa ettik. Ya Resulallah! Bize gelerek orada namaz kılmanı istiyoruz. Resulullah şöyle buyurmuştur: “Ben bir sefere çıkmak üzereyim ve bir çalışma durumundayım. Seferden döndüğümüzde inşaaIlah size geliriz ve sizin için orada namaz kılarız.” Bunun üzerine Allah, resulüne zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere mescit inşa edenler mealindeki ayeti indirmiştir. Cenab-ı Hak bu ayette bu mescitlerini inşa etme amacının, belirtmiş oldukları gibi hastalar ve ihtiyaç sahipleri için, ayrıca aşırı yağmur yağdığı gecelerde orada namaz kılmak, din konusunda duydukları kaygı ve cemaatle namaza devam etmek için olmadığını bildirmiştir. Aksine onlar bununla zararlı eylemler gerçekleştirmeyi, inkarcılıklarını pekiştirmeyi ve müminlerin arasına ayrılık sokmayı amaçlamışlardır.

      Zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkarcılıklarını pekiştirmek ve müminlerin arasına ayrılık sokmak üzere. Müminlerin arasına ayrılık sokmak mealindeki beyan zararlı eylemler gerçekleştirmek anlamındaki beyanın açıklaması olmaktadır. Kuşkuya düşürmek için inşa ettikleri mescidin inşasındaki amaçları, müminlerle Resulullah arasına ayrılık sokmaktır. Ta ki düşman onlara geldiğinde onları ayrışmış bulsun. Böylelikle onları mağlup etmek ve onlara galip gelmek için bu durum, onların bir arada olmalarından daha kolay olacaktır. Resulullah’tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sözü bir olan on iki bin kişi mağlup edilmez”. “Bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayınız” mealindeki beyan da bu durumu ifade etmektedir. Cenab-ı Hak dinde birliği nimet saymış ve onlara ayrılığı yasaklamıştır. Münafıklar, belirttiğimiz üzere müminlerin arasına ayrılık sokmayı amaçlıyorlardı. Veya zayıf müminlerle Resulullah arasına ayrılık sokmayı hedefliyarlardı. Böylelikle dinde onları kuşkuya düşürmek istiyorlardı. Çünkü onlar dil ve cedel uzmanıydılar. Bütün bunlar belirttiğimiz üzere inkarcılıktır.

      Hz. Muhammed'in Nübüvveti

      Bu ayette peygamberimiz Hz. Muhammed’in nübüvvetinin ispatına delil vardır. Çünkü bilinmektedir ki onlar zararlı eylemleri, inkarcılığı ve müminler arasına ayrılık sokmayı kendi aralarında sır yapmışlar ve gizlemişlerdi. Allah, peygamberine onların gizledikleri hususu bildirmiştir ki onun, bunu Allah katından öğrendiği insanlar tarafından bilinsin.

      Ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere. Yani bu mescidi Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere inşa etmişlerdir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bu kişi, Ebu Amir’dir. Ebu Amir’in Resulullah’a savaş açtığı bildirilmiştir. Sonra ondan kaçmış ve bunun üzerine münafıklara “Bir mescit inşa edin, hazırlık yapın, ben Şam’a Kayser’e gidip bir ordu getireceğim. Böylelikle Muhammed ve ashabını Medine’den çıkaracağız. Böylece o, Şam’a Kayser’e gitmiştir. Ötekiler ise Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit inşa etmişlerdir. Yani Ebu Amir lehine.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: Zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere. Yani zarar vermek üzere. Fırsat kollamak üzere. Yani düşmanlık gözeterek. Ebu Avsece şöyle demiştir: Zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere. Yani zarar vermek üzere. Ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere. Yani Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine, müminlere karşı fırsat gözeterek ve bekleyerek.

      ‘Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı’ diye de yemin edecekler. Yani mescidi inşa etmekteki amacımız sadece iyi ve hayır olan bir şey yapmaktı diye yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar. Bu beyanda belirtmiş olduğumuz şekilde nübüvvetin ispatına dair delil vardır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mesciden (مَسْجِدًا)

        "s-c-d" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-c-d" kökünün temel anlamının "boyun eğmek, tevazu göstermek ve alçalmak" olduğunu belirtir. İnsanın Allah'a olan mutlak teslimiyetini fiziksel bir hareketle (secde) göstermesine ve bu eylemin yapıldığı mekana (mescid) bu kökten hareketle isim verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta secde eyleminin itaatin ve ilahi otoriteye boyun eğişin zirvesi olduğunu ifade eder. Ancak bu ayette geçen "mescid" kelimesinin, inşa ediliş gayesi itibarıyla (zarar vermek ve inkar etmek) kökündeki "ilahi otoriteye teslimiyet" anlamıyla taban tabana zıt bir varoluşsal çelişki barındırdığına dikkat çeker; münafıkların itaatsizliği kutsal bir mekanın ardına gizlediklerini vurgular.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "s-c-d" kökünün Arapça ibadet lügatine yerleşmesi sürecini inceler. Kelimenin teolojik bir terim olarak "secde etme ve ibadethane (mescid)" anlamındaki kökeninin, Aramice/Süryanice literatüründeki "msgd" (masgedha - tapınak, sunak, secde edilen yer) kelimesinden yoğun biçimde etkilenerek erken dönem monoteist Arap toplumuna geçtiğini ileri sürer.

        Dırâran (ضِرَارًا)

        "d-r-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "d-r-r" kökünün "faydanın (nef') zıddı, eksilme, sıkıntı, bedensel veya maddi hasar" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta zarar (darar) ile dırâr arasındaki anlamsal farka dikkat çeker. Dararın tek taraflı bir hasar veya kayıp olabileceğini; ancak "dırâr" formunun (mufâ'ale babında) kasti, aktif, inatla sürdürülen ve karşılıklı husumeti barındıran organize bir zarar verme eylemi olduğunu belirtir. Ayette münafıkların inşa ettiği yapının, İslam toplumuna pasif değil, son derece aktif ve kasıtlı bir hasar vermek amacıyla tasarlandığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir çalışmalarında "dırâr" kelimesini bu ayetin sosyo-politik arka planıyla okur. Mescid-i Dırâr vakasının, dinin sembollerinin toplumu içeriden çökertmek için nasıl araçsallaştırıldığını gösterdiğini; inşa edilen yapının dini bir ibadethane değil, tamamen siyasi bir sabotaj, fitne merkezi ve muhalefet karargahı (dırâr) olduğunu analiz eder.

        Tefrîkan (تَفْرِيقًا)

        "f-r-k" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "f-r-k" kökünün temel etimolojik anlamının "iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarını açmak ve bölmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta tefrik eyleminin, bir arada duran ve birlik oluşturan (cemaat) bir yapıyı parçalamak ve dağıtmak olduğunu kaydeder. Mescid yapmanın normalde insanları birleştirmesi gerekirken, ayette "tefrîkan beyne'l-mu'minîn" (müminlerin arasını bölmek) ifadesiyle bu eylemin, Kuba Mescidi cemaatini bölmek ve Müslümanların saflarında hizipleşme yaratmak amacıyla yapıldığını vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Münafıkların stratejilerini tahlil ederken, ayetteki "tefrîk" kavramının sosyolojik boyutuna dikkat çeker. Dışarıdan gelen askeri tehditlerle bölünmeyen inananlar topluluğunun, "dini bir gereksinim" maskesi altında inşa edilen alternatif bir mabet üzerinden içeriden kutuplaştırılmak (tefrîk) istendiğini; bu kelimenin, dini kurumların toplum mühendisliği amacıyla kullanılmasını deşifre ettiğini belirtir.

        İrsâdan (إِرْصَادًا)

        "r-s-d" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-s-d" kökünün temel anlamının "bir şeyi gözetlemek, beklemek, yola pusu kurmak ve birini tuzağa düşürmek için hazırlık yapmak" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "râsıd" (gözetleyen) ve "mirsad" (pusu yeri) kelimelerine değinerek, irsad eyleminin düşmana karşı stratejik bir nokta hazırlamak olduğunu belirtir. Ayette münafıkların mescidinin "Allah ve elçisine savaş açanlar için bir gözetleme/pusu yeri" (irsâdan) olarak tanımlanmasının, bu yapının mimari bir sığınak değil, dış düşmanlarla (Ebu Amir er-Râhib gibi) işbirliği yapılan askeri bir ileri karakol olduğunu gösterdiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde nifak hareketinin eylemsel boyutunu incelerken "irsâd" kavramına odaklanır. Bu kelimenin, münafıklığın sadece psikolojik bir ikiyüzlülük veya sözlü yalanlar bütünü olmaktan çıkıp; casusluk yapan, pusu kuran ve inananların yok edilmesini bekleyen son derece organize, tehlikeli ve paramiliter bir aşamaya geçtiğini resmettiğini tahlil eder.

        El-Husnâ (الْحُسْنَىٰ)

        "h-s-n" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-s-n" kökünün "güzellik, iyilik, gözün ve kalbin hoşlandığı, çirkinliğin zıddı olan her şey" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta husn (güzellik) kavramını akıl, his ve arzu yönünden hoşa giden şeyler olarak üçe ayırır. "El-Husnâ" kelimesinin "en güzel, en iyi niyet" anlamında ism-i tafdil olduğunu ifade eder. Ayette münafıkların "Biz sadece en iyiyi/güzeli (el-husnâ) istedik" şeklindeki yeminlerinde, yağmurlu gecelerde zayıflara kolaylık sağlamak gibi sözde iyi bir niyeti öne sürerek, inşa ettikleri kötülük (dırâr ve irsâd) merkezini en yüksek ahlaki kavramla aklamaya çalıştıklarını açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar adlı çalışmasında, münafıkların ahlaki kavramları nasıl manipüle ettiğini bu kelime üzerinden analiz eder. Ontolojik olarak tamamen yıkıcı (tefrik) ve düşmanca (dırâr) olan bir eylemin, münafıklar tarafından İslam ahlakının en üst değerlerinden olan "husnâ" (en güzel iyilik) kılıfına sokulmaya çalışıldığını; Kur'an'ın ise bu yalanı ifşa ederek ahlaki kavramların içini boşaltan nifak dilini yerle bir ettiğini vurgular.

        Lekâzibûn (لَكَاذِبُونَ)

        "k-z-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-z-b" kökünün "doğruluğun (sıdk) zıddı, bir sözün gerçeğe uygun olmaması ve hilaf-ı hakikat" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kizb (yalan) eylemini, bir şeyi kasten veya hatayla olduğundan farklı bir şekilde ifade etmek olarak tanımlar. Ancak ayetin sonundaki kullanımda "le-kâzibûn" (onlar kesinlikle yalancıdırlar) ibaresindeki "lâm" (le) tekit harfinin ve ism-i fâil (kâzib) formunun, onların bu yalanı anlık bir hevesle veya hatayla değil, karakterlerinin bir parçası olarak, son derece bilinçli ve profesyonelce söylediklerini tescillediğini kaydeder. "Allah şahitlik eder ki..." ifadesiyle de ilahi mutlak bilginin, onların süslü yalanlarını (el-husnâ) mutlak surette çürüttüğünü ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X