Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 102. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 102. Ayet

    وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veâḣarûne-’terafû biżunûbihim ḣaletû ‘amelen sâlihan veâḣara seyyi-en ‘asa(A)llâhu en yetûbe ‘aleyhim(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır."

      Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Ayet Ebu Lübabe ve arkadaşları hakkında inmiştir. Onlar Resulullah’ı bırakıp Tebük savaşına katılmamış geride kalmışlardı. Sonra onlar bundan pişman olmuşlar, hatalarını itiraf edip bu yaptıklarından dönmüşler ve tövbe etmişlerdir. Allah da onların tövbelerini kabul etmiş ve “umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır” mealindeki beyanla onları bağışlayacağını vadetmiştir. Bazı rivayetlerde bildirildiğine göre Resulullah bu savaşından döndüğünde onu bırakıp geride kalan bu kimseler mallarını ona getirmişler ve şöyle demişlerdir: Ya Resulallah! Bunlar bizi senden geri bırakan mallarımızdır. Bunları al ve bizim adımıza sadaka olarak dağıt. Resulullah bunları almak istememiş ve “Bana bu emredilmedi” buyurmuştur. Bunun üzerine “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et” mealindeki beyan nazil olmuştur. Bu vad, imandan çıkarmayan bir günah işleyen, sonra bu yaptığından pişman olan ve tövbe eden bütün müslümanlar içindir. En doğrusunu Allah bilir ya, böyle bir kimsenin bu ayetin vadi kapsamında olması umulur. Çünkü Cenab-ı Hak müminleri ve onların bulunduğu durumu; münafıkları ve onların bulunduğu durumu bildirmiştir. Sonra O, iyi işlerine kötü işlerini karıştırmış, sonra da bu yaptıklarından pişman olmuş ve tövbe etmiş kimseleri bildirmiştir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak böyle kimselerin tövbelerini kabul edeceğini ve onları bağışlayacağını vadetmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İ'terefû (اعْتَرَفُوا)

        "a-r-f" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-r-f" kökünün "bir şeyin ardı ardına gelmesi, yüksek yer, bir şeyi bilmek ve ikrar etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İ'tiraf eyleminin, kişinin kendi hatasını veya günahını bilerek ve gizlemeden, açıkça kabul edip söylemesi olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "irfan" ve "marifet" kavramlarını incelerken, i'tirafın sadece dil ile söylemek değil, kalpteki bilginin (kendi günahının farkındalığının) dışa vurumu olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamıyla bu kelimenin, münafıkların inkar ve yalanlarının aksine, bu gruptakilerin kendi zaaflarını dürüstçe ortaya koymalarını ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde günah ve tövbe psikolojisini incelerken, "i'tiraf" eylemini nifakın tam zıddı bir ahlaki duruş olarak konumlandırır. Münafıkların yalan mazeretlerle günahı örtme çabasına karşın, savaşa katılmayıp geride kalan ancak günahını itiraf eden bu kişilerin şeffaflığının, onları yeniden ahlaki gelişim ve arınma sürecine dahil ettiğini analiz eder.

        Zunûbihim (بِذُنُوبِهِمْ)

        "z-n-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "z-n-b" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyin sonu, arkası ve kuyruk" olduğunu belirtir. Günah (zenb) kelimesinin bu kökten türemesinin, yapılan kötü eylemin sahibinin peşini bir kuyruk gibi bırakmaması veya o eylemin ahirette getireceği kötü sonuçlar ve bedeller (kuyruklar) nedeniyle olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta zenb kelimesini, özünde cezayı ve kötü akıbeti peşinden sürükleyen her türlü hatalı eylem olarak tanımlar. İ'tiraf eylemiyle yan yana geldiğinde, bu kişilerin yaptıkları hatanın (savaştan geri kalmanın) ahirette kendilerine bağlanacak bir vebal (kuyruk) olduğunun bilincinde olduklarını ifade eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin etimolojik olarak saf Arapça olduğunu ("kuyruk" anlamından türeyerek) kabul eder. Ancak kelimenin teolojik bir terim olarak "günah" anlamında kullanılmasının tamamen içsel bir semantik evrimle oluştuğunu ve diğer Sami dillerindeki dini lügatten ziyade yerel Arap kavramsallaştırmasına dayandığını belirtir.

        Halatû (خَلَطُوا)

        "h-l-t" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-l-t" kökünün temel anlamının "iki veya daha fazla şeyi, birbirinden kolayca ayırt edilemeyecek şekilde birbirine katmak, iç içe geçirmek ve harmanlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "halatû" fiilinin, insanın hayatındaki iyilik ve kötülüklerin rastgele durmadığını, adeta bir hamur gibi birbiriyle bütünleştiğini gösterdiğini açıklar. Ayette bu grubun, savaştan geri kalma günahı (kötü amel) ile geçmişteki imanlarını, samimi itiraflarını ve iyi niyetlerini (salih amel) birbirine karıştırdığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir çalışmalarında bu ayetin sosyolojik gerçekliğine değinerek, "halatû" eyleminin Kur'an'ın insan doğasına (fıtrat) dair son derece gerçekçi ve gri bir tablo çizdiğini belirtir. Toplumun sadece kusursuz iyiler ve mutlak kötüler olarak ikiye ayrılmadığını, iyilikle kötülüğü hayat pratiğinde birbirine harmanlayan (halatû) ara bir insan kategorisinin de var olduğunu ve bu ayetin o gri alana rahmet kapısı araladığını analiz eder.

        Sâlihan (صَالِحًا)

        "s-l-h" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-l-h" kökünün "bozukluk ve fesadın zıddı, bir şeyin yararlı, düzgün, sağlam ve amaca uygun olması" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta sâlih amel kavramının, hem kişinin kendisini hem de içinde yaşadığı çevreyi düzelten, ıslah eden ve bozulan bir şeyi onaran eylemler olduğunu açıklar. Ayetteki "amelen sâlihan" (iyi iş) ifadesinin, savaştan geri kalsalar da bu kişilerin iman dairesinden çıkmadıklarını ve toplum yararına yaptıkları önceki doğru işlerin boşa gitmediğini gösterdiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "sâlihât" kavramını imanın ayrılmaz pratik boyutu olarak inceler. Ayetteki ifade bağlamında, bu kişilerin günah işlemelerine rağmen geçmişte veya itiraf anında ortaya koydukları "sâlih" (düzeltici/iyi) eylemlerin, onları tamamen "fâsık" veya "münafık" ontolojik kategorisine düşmekten koruduğunu ve manevi bir ıslah (restorasyon) umudu barındırdıklarını tahlil eder.

        Asâ (عَسَى)

        "a-s-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-s-y" kökünün umut, beklenti ve "yaklaşma" anlamlarına geldiğini, ayrıca bir şeyin sertleşmesi/katılaşması gibi fiziksel bir anlam da barındırdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "asâ" (umulur ki/belki) kelimesinin insanlardan sadır olduğunda bir "umut (reca) ve şüphe" bildirdiğini, ancak Allah'tan sadır olduğunda mutlak bir "vaciplik (kesinlik) ve müjde" ifade ettiğini belirtir. Bu nedenle ayetteki "Asallâhu" ifadesinin, bir ihtimalden ziyade, günahını samimiyetle itiraf edenler için "Allah kesinlikle tövbelerini kabul edecektir" şeklinde kesin bir teolojik taahhüt içerdiğini vurgular.

        Yetûbe (يَتُوبَ)

        "t-v-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "t-v-b" kökünün temel etimolojik anlamının "geri dönmek ve vazgeçmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "tövbe"nin, günahın çirkinliğini bilerek ondan dönmek ve pişmanlık duymak olduğunu açıklar. Ancak bu ayette olduğu gibi fiil Allah'a nispet edildiğinde (yetûbe aleyhim), eylemin "Allah'ın kuluna rahmetiyle ve lütfuyla geri dönmesi, ondan yüz çevirmeyi bırakıp onu bağışlaması" anlamına geldiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Arapça "dönüş" ifade eden yerel bir kökü olsa da, spesifik olarak dini metinlerdeki "günah itirafı ve ilahi bağışlanma" bağlamındaki kullanımının dışarıdan beslendiğini tartışır. Tövbe kavramının bu derin teolojik çerçevesinin, Aramice/Süryanice "tūb" (tövbe etmek, günahından Tanrı'ya dönmek) kelimesinden doğrudan etkilenerek İslami lügate yerleştiğini ileri sürer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X