وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 100. Ayet
Daralt
X
-
"Muhacirlerin ve ensarın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur."
Muhacir, Ensar ve Onlara Uyanların Ahiretteki Durumları
Muhacirlerin ve ensarın ilkleri ile onlara güzelce uyanlar. Bu beyanın, “Allah onları rahmetiyle kuşatacaktır” mealindeki beyanla bağlantılı ve ona atfedilmiş olması mümkündür. Yani daha önce geçmiş olan ilklerle beraber. Yani o muhacir ve ensardan sonra iman eden bu kimseleri Cenab-ı Hak daha önceki ilklerle birlikte cennete koyacaktır. Yine bu beyanın, öncekine atıf değil, başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Ayrıca bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Daha önce geçmiş olan ilkler. Yani İslam ve yardım hususunda önde olanlar. Bazıları da şöyle demiştir: İlkler. Hicret ve yardım konusunda ilkler. Onlara güzelce uyanlar. Yani İslam konusunda önde olma yorumu sahiplerinin görüşüne göre İslam konusunda onlara uyanlar. Hicret etmede önde olma yorumunu yapanların görüşüne göre mana şöyledir: Yani hicrette onlara güzelce uyanlar. Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre o, bu beyanı “vav” harfini atarak şöyle okumuştur: Onlara güzelce uyan ensar. Yani bunları muhacirler ve ensar olarak iki gruba ayırmaktadır. O, üçüncü bir grup kabul etmemiştir. Kıraat imamlarının genelinin kıraatı ise “vav” harfiyle ve üçüncü grubun var kabul edilmesiyledir. Müfessirlerden şöyle diyenler de vardır: Muhacirlerin ve ensarın ilkleri. Onlar “rıdvan biatını” yapanlardır. Bazıları şöyle demiştir: Onlar iki kıbleye de yönelerek namaz kılanlardır. Bazıları da şöyle demiştir: Önceden geçenler. İslam’da önce olanlar. Muhacir ve ensarın ilkleri. İki kıbleye de yönelerek namaz kılanlar. Onlara uyanlar. Kıyamete kadar dinleri üzere onlara güzelce uyanlar. Ayrıca hem Medine’liler hem de muhacirler Resulullah’a (s.a.) yardım etmişler ve ona ensar olmuşlarsa da özel olarak Medineliler’in ensar olarak isimlendirilmesinin sebebi, en doğrusunu Allah bilir ya, şudur: Onlar muhacirlere yardım etmişlerdir. Öyle ki bunların hepsi Resulullah’a (s.a.) yardım etmekte eşit olsalar da ensar, muhacirleri kendi evlerinde ve vatanıarında barındırmış ve misafir etmişler, canlarını ve mallarını onlar için harcamışlardır.
Ayette Rafiziler’in görüşünün reddine dair delil vardır. Çünkü onlar, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve bu sahabenin (r.a), imarnet ve hilafet işini üstlenmeleri sebebiyle hak üzere olmadıklarını ve zalim olduklarını kabul etmektedirler. Zira bu sahabenin yüce Allah’ın bildirmiş olduğu “muhacir ve ensardan” anlamındaki beyanın kapsamı içerisinde olduğu bilinmektedir. Sonra Cenab-ı Hak onlardan razı olduğunu, onların da kendisinden razı olduklarını bildirmiştir. Bu durum, onların, işlerinde hak üzere ve doğru olduklarını göstermektedir. Yine bu, onları zulüm ve sınırı aşmakla nitelendirenin kendisinin zalim, haddi aşmış ve bir şeyi yerli yerine koymayan kimse olduğunu göstermektedir.
Yine ayette, sahabeyi taklit etmenin ve onlara uymanın caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü yüce Allah, onlara güzelce uyanlar mealindeki beyanla muhacir ve ensara uyanları övmüştür. Sonra O, onların hepsinden razı olduğunu bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum, onları taklit etmenin gerekli, onlara uymanın vacip olduğunu göstermektedir. Eğer bir şey bildirmişlerse ve bir söz söylemişlerse, bununla amel etmek vacip olur, terketmek ise caiz olmaz. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Es-Sâbikûn (السَّابِقُونَ)
"s-b-k" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-b-k" kökünün temel anlamının "öne geçmek, ileride olmak ve birini geride bırakmak" olduğunu belirtir. Bu ayetteki "sâbikûn" kelimesinin, iman etme ve peygambere destek verme konusunda tereddüt etmeden diğer insanları geride bırakarak ilk adımı atan öncüleri ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta öne geçmenin (sebk) zaman, mekan veya mertebe/değer açısından olabileceğini açıklar. Ayetteki öncülerin, hem zaman olarak İslam'a ilk girenler hem de gösterdikleri fedakarlıkla manevi mertebe olarak en üst sırada yer alanlar olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "sâbikûn" kavramını Kur'an'ın ahlaki hiyerarşisinin en üst tabakası olarak analiz eder. Kur'an'ın inanan toplumunu manevi derecelerine göre kategorize ettiğini; sâbikûn'un sadece kronolojik bir önceliği değil, inancı eyleme dökmedeki atılganlığı, tereddütsüzlüğü ve ruhsal elitizmi temsil ettiğini vurgular.
El-Muhâcirîn (الْمُهَاجِرِينَ)
"h-c-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-c-r" kökünün temel anlamının "bağları koparmak, ayrılmak ve uzaklaşmak" olduğunu belirtir. İnsanın vatanından, kabilesinden veya sevdiklerinden ayrılmasını ifade eden bu kökün, ayette inanç uğruna Mekke'yi terk edenleri tanımlamak için kullanıldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta hicret kavramının sadece fiziksel bir mekan değişimi olmadığını; kişinin kötülüklerden, günahlardan ve Allah'ın razı olmadığı her türlü halden uzaklaşmasını (manevi hicret) da kapsadığını ifade eder. Ayetteki "muhâcirîn" kelimesinin, inancı için sahip olduğu maddi her şeyden vazgeçenlerin ontolojik fedakarlığını simgelediğini belirtir.
Patricia Crone: Erken İslam tarihi üzerine yaptığı sosyo-politik çalışmalarda, erken dönem İslam dışı kaynaklarda Müslümanların kendilerini sıklıkla "Hagarene" (Muhâcirûn/Hacerîler) olarak adlandırdıklarına dikkat çeker. Bu kelimenin başlangıçta sadece ruhsal bir göçü değil, aynı zamanda yeni bir siyasi kimlik inşasını ve yerleşik düzenden militan bir kopuşu (hicret) temsil eden çok güçlü ve aktif bir öz-tanımlama olduğunu tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında, muhacir kavramını dönemin Arap kabile asabiyeti bağlamında ele alır. Bir bedevinin kabilesini ve kan bağını terk etmesinin sosyolojik olarak her türlü korumadan mahrum kalmak, yani adeta bir sivil intihar anlamına geldiğini; Muhacirlerin bu kan bağını kopararak (h-c-r) yerine salt "inanç bağına" dayalı yepyeni bir medeni toplum (ümmet) modelinin kurucu iradesi olduklarını analiz eder.
El-Ensâr (الْأَنصَارِ)
"n-s-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-s-r" kökünün "yardım etmek, destek olmak ve zafere ulaştırmak" anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "nusret" eyleminin özellikle zorda kalmış, zulme uğramış veya desteğe muhtaç birine karşılık beklemeden el uzatmak olduğunu belirtir. Ayette Medineli Müslümanlara "Ensâr" denmesinin, onların yurtlarını, evlerini ve mallarını mültecisiz/muhacir kardeşleriyle paylaşarak İslam'ın kök salmasına verdikleri hayati ve eşsiz desteğin bir nişanesi olduğunu ifade eder.
Gabriel Said Reynolds: The Qur'an and Its Biblical Subtext çalışmalarında "n-s-r" kökünün Kur'an'daki kullanımının, Hristiyanları tanımlayan "Nasârâ" (Nasıralılar) kelimesiyle fonetik ve kavramsal bir rezonans taşıdığına işaret eder. Kur'an'ın İsa'nın havarilerini "Allah'ın yardımcıları" (Ensârullah) olarak adlandırmasıyla, bu ayetteki Medineli Ensâr arasında edebi ve teolojik bir paralellik kurduğunu; Ensâr kelimesinin Kuran sözlüğünde ilahi davaya zor zamanında arka çıkan sadık destekçiler arketipi olarak şekillendiğini belirtir.
Cennât (جَنَّاتٍ)
"c-n-n" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "c-n-n" kökünün temel etimolojik anlamının "örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak" olduğunu belirtir. Ağaçlarının sıklığı ve yapraklarının yoğunluğu nedeniyle toprağı görünmez kılan, gölgeleyen sık bahçelere bu örtücü/gölgelendirici özelliğinden dolayı "cenne" denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu kelimenin dünyadaki gölgelikli bahçeler için kullanıldığı gibi, ahirette sâbikûn, muhacirîn ve ensâra verilecek olan, onları her türlü dünyevi eksiklik, acı ve yakıcı sıcaktan "örtecek ve koruyacak" nihai ilahi ödül yurdu için de özel isim olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, Arapların bahçe anlamında bu kökü kullanmalarına rağmen, kelimenin Kur'an'daki eskatolojik (ahiret hayatına dair) "Cennet" kullanımının doğrudan Süryanice/Aramice "gantā" veya Etiyopya dilindeki (Habeşçe) "gannat" kelimesinden İslami teolojiye geçtiğini ve önceki monoteist dinlerin "Aden Bahçesi" tasavvuruyla kökensel bir bağ taşıdığını detaylandırır.
Christoph Luxenberg: The Syro-Aramaic Reading of the Koran adlı eserinde bu kelimeyi Süryani-Aramice lügat üzerinden tahlil eder. Kelimenin Arapçadaki "gizlemek/örtmek" (cin/cenn) soyutlamasından ziyade, doğrudan Aramice tarım ve bağcılık terminolojisinden "üzüm bağı, sulak meyvelik" anlamına gelen "gannat" formunun organik bir uzantısı olduğunu savunur.
El-Fevz (الْفَوْزُ)
"f-v-z" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "f-v-z" kökünün "kurtuluşa ermek, tehlikeden kaçıp emin bir yere ulaşmak ve istenilen iyi şeye nail olmak" anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta fevzi, "kötülüklerden, cehennemden ve yıkımdan sağ salim kurtulup, arzulanan hayra ve nimete zaferle kavuşmak" olarak tanımlar. Ayetin sonunda Allah'ın rızasına ve cennetine ulaşmanın "el-fevzu'l-azîm" (büyük kurtuluş/büyük başarı) olarak nitelendirilmesinin, iman ve fedakarlık (hicret/nusret) sarmalının ulaştığı en yüksek varoluşsal tatmini ifade ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla