اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْراً وَنِفَاقاً وَاَجْدَرُ اَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 97. Ayet
Daralt
X
-
"Bedeviler inkarcılık ve iki yüzlülükte daha ileridedirler; Allah’ın resulüne indirdiklerinin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir."
Bedevilerin İnkar ve Münafıklık Halleri
Bedeviler inkarcılık ve iki yüzlülükte daha ileridedirler. Bu beyan iki manaya gelebilir. İlki şudur: Bedevilerden bir topluluk inkarcılık ve iki yüzlülükte daha ileridedirler. Bu, şu durumu ifade etmektedir ki Resulullah Medine’nin inkarcı ve münafıklarına davette bulunmuş, Allah onların iman etmesi konusunda resulünü şu ilahi beyanla ümitsiz kılmıştır: “Artık onlardan uzak durun; zira onlar tiksinilecek kimselerdir, işlemiş oldukları günahların karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir”. Bunun üzerine Resulullah bu kimselerin iman etmesi konusunda ümitsiz kılınınca Medine’ye ve çevresine yakın bölgedeki bedevilerden bir topluluğa yönelmiştir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak bunların Medine’lilerden inkarcılık ve iki yüzlülükte daha ileride olduklarını bildirmiştir. Cenab-ı Hakk’ın, bedeviler anlamındaki beyanından, tüm bedevileri kastetmiş olması da muhtemeldir. Şöyle ki yani bunların inkarcıları ve münafıkları, şehir halkının inkarcı ve münafıklarından daha ileridedirler. Bu durumun iki sebebi vardır. İlki şudur: Şehir ahalisi, ayetleri ve delilleri işitiyor, merhamet, şefkat ve muhabbet sahibi insanlarla karışıp vakit geçiriyorlardı. Bedeviler ve çöl insanları ise ayetleri ve delilleri işitmiyor, merhamet ve şefkat sahibi insanlarla vakit geçirmiyorlardı. Dolayısıyla bunlar daha katı kalpli ve daha dar görüşıüydüler. Şehir ahalisi ise daha yumuşak kalpliydiler ve daha geniş bakış açısına sahiptiler. Dolayısıyla bunlar olumlu cevap vermekle daha hızlı hareket etmişlerdir. Ötekiler ise olumlu cevap vermede daha yavaş ve ağır hareket etmişlerdir. İkincisi şudur ki onlar şehir halkının nitelenmediği kadar çok cehaletle nitelenmişlerdir. Resulullah’tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hiçbir bedevi size imam olmasın”. Bazı rivayetlerde “Hiçbir bedevi bir muhacire imam olmasın” buyurduğu nakledilmiştir. Yine bazı rivayetlerde “Çölde yaşayan sert tabiatlı olur” ifadeleri geçmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Onlar, edebli olmak ve adap öğrenmek üzere şehirlere girmiyorlardı. Dolayısıyla onlar böyle oldukları için daha cahil kalmışlardır. İman, tasdik etmektir. Tasdik ancak bildikten sonra olur. Çünkü bilmeyen kimse tasdik etmez. Dolayısıyla bedeviler, cehalette nitelediğimiz gibi olduklarına göre inkarcılık ve yalanlama hususunda başkalarından daha ilerideydiler. Bu, Cenab-ı Hakk’ın şu ilahi beyanıdır: Allah’ın resôlüne indirdiklerinin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Cenab-ı Hak onları cehaletle nitelemiştir. Cehaletle de yalanlama olur. İlimle ise tasdik olur. Bu, belirtmiş olduğumuz anlamdır. Daha yatkındırlar. Daha uygun ve daha layıktırlar. Allah’ın resôlüne indirdiklerinin sınırlarını. Bazıları şöyle demiştir: Onlar sünnetleri daha az bilmektedirler. Denildi ki: Farzları. Denilir ki: Sınırlar, Allah’a itaat ve masiyet konusunda açıklanmış durumlardır. Bunun esası şudur ki onlar, bütün emir ve yasaklar, tüm adaplar, helal ve haram olan hükümleri bilmeyen insanlardı.
Allah’ın resûlüne indirdiklerinin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Bu beyan bir mekandan indirme şeklinde hakikat manasında değildir. Aksine bunun yaratılması anlamındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti" ve "Ey ademoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık".
Allah her şeyi bilmektedir. Yani O, onların yaratılışı hususunda olacak şeyler hakkında bir bilgi üzeredir. Hikmetle yönetmektedir. Öyle ki O, yaratılmışları, düşünmeleri ve incelemeleri halinde Allah’ın birliğini ve uluhiyetini gösteren bir konuma yerleştirmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Eşeddu (أَشَدُّ)
"ş-d-d" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "ş-d-d" kökünün temel anlamının "kuvvet, sağlamlık, bir şeyi sıkıca bağlamak ve sertlik" olduğunu belirtir. Ayette ism-i tafdil (en üstünlük/aşırılık) formunda gelen "eşeddu" kelimesinin, bedevilerin (A'râb) inkar ve nifaktaki sertliklerinin, katılığının ve şiddetinin yerleşik topluluklara kıyasla çok daha baskın ve dirençli olduğunu ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "şiddet" kavramının özünde fiziksel bir güç ve zorluk bulunduğunu; ancak bu kavramın ayette olduğu gibi manevi, ahlaki ve teolojik tutumlar için kullanıldığında, kişinin küfür ve nifaktaki "tavizsiz inatçılığını, kaba saba doğasını ve esnemezliğini" tanımladığını açıklar.
Nifâkan (نِفَاقًا)
"n-f-k" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-f-k" kökünün "tükenmek, bitmek veya iki ucu açık bir geçit/tünel" manasına geldiğini belirtir. Arapların çöl faresinin (köstebek/tarla faresi) yuvasının bir girişine "kâsı'â", tehlike anında kaçmak için gizli tuttuğu diğer çıkışına ise "nâfıkâ" dediklerini; nifak kelimesinin, tehlike anında yön değiştirebilen bu iki yüzlü/iki çıkışlı davranış modelinden türetildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nifakı doğrudan bu zoolojik/etimolojik kök üzerinden tahlil eder. Çöl faresinin yuvası gibi, münafığın da dine bir kapıdan (görünürde İslam'dan) girip diğer kapıdan (gizlide küfürden) çıktığını belirtir. A'râb'ın nifakta daha "şiddetli" (eşeddu) olmasının, onların göçebe ve pragmatik tabiatlarının bu çift yüzlü kaçış stratejisine çok daha yatkın olmasından kaynaklandığını ifade eder.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, yerel Arap lügatçilerinin nifak kelimesini çöl faresi (nâfıkâ) köküne bağlamalarını fazla halk etimolojisi (folk etymology) bulur. "N-f-k" kökünün Arapça olduğunu kabul etmekle birlikte, Kur'an'daki "dini ikiyüzlülük, münafık" şeklindeki spesifik teolojik kullanımının Habeşçe (Etiyopya dili) "manâfeq" (heretik, dinden sapan, şüpheci) kelimesinden doğrudan etkilendiğini savunur. Erken dönem İslam toplumunda bu kelimenin, dini aidiyeti zayıf ve şüpheci bedevileri tanımlamak için Habeş kültür havzasından ödünçlenip kavramsallaştırıldığını ileri sürer.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde nifak kavramını "iman" ve "küfür" diyalektiği içinde ontolojik bir kategori olarak inceler. A'râb'ın (bedevilerin) nifakta yerleşik Medinelilerden daha "şiddetli" olmasını; onların medeniyet merkezinden, düzenli dini eğitimden ve sosyal denetimden uzak olmalarına bağlar. Çölün zorlu şartlarının bedeviyi salt kendi çıkarını düşünmeye (pragmatizme) ittiğini, bunun da inancı içselleştirmeyi engelleyerek en katı nifak türünü doğurduğunu analiz eder.
Ecderu (أَجْدَرُ)
"c-d-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "c-d-r" kökünün temel olarak "bir şeyin etrafını duvarla çevirmek, kuşatmak, yükseltmek ve bir şeye layık/uygun olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Cidâr" (duvar) kelimesinin bu kökten geldiğini hatırlatarak, ayetteki "ecderu" (daha yatkın, daha layık) kelimesinin, kişinin bir duruma adeta bir duvarla çevrelenmişçesine hapsolmasını ve o duruma ontolojik olarak tam oturmasını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "ecder" kelimesi ile "cidâr" (duvar) arasındaki etimolojik bağa dikkat çeker. A'râb'ın Allah'ın indirdiği sınırları "bilmemeye daha yatkın" (ecderu) olmalarının, onların tabiatlarının ilme, medeniyete ve inceliğe karşı kalın bir duvarla örülmüş olmasından kaynaklandığını belirtir. Bu kelimenin kullanımıyla bedevi cehaletinin aşılmaz ve katı doğasına edebi bir atıf yapıldığını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir çalışmalarında ayetteki "ecderu" kelimesini sosyo-kültürel bir tespiti yansıtan kavram olarak okur. Kur'an'ın burada sosyolojik bir gerçekliğin altını çizdiğini; çölde hiçbir hukuki otorite, sınır ve kurumsal yapı tanımadan yaşayan göçebe bir zihniyetin, vahyin getirdiği rafine ve karmaşık hukuk/ahlak sistemini (hudud) kavrayamamasının kendi doğal şartları içinde "en beklenen, en olağan ve tabiatına en uygun" (ecderu) durum olduğunu vurguladığını analiz eder.
Hudûde (حُدُودَ)
"h-d-d" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-d-d" kökünün temel anlamının "iki şeyin arasını ayırmak, birbirine karışmalarını engellemek (men etmek) ve sınırı belirlemek" olduğunu açıklar. Demirin keskinliğine, cezanın caydırıcılığına ve arazilerin sınır taşlarına, ayırıcı ve engelleyici özellikleri nedeniyle "hadd" denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "hadd" kavramını, insanın aşmaması gereken ilahi bariyerler olarak tanımlar. Ayette A'râb'ın "bilmemeye yatkın olduğu" hududun; helal ile haramı, hak ile batılı, ahlaki olanla kaba olanı birbirinden kesin çizgilerle ayıran "şer'i hükümler ve ilahi kurallar bütünü" olduğunu kaydeder. Çölde sınırsızlığa alışkın olan bedevinin, dindeki bu ince sınırları (hududu) tanımakta zorlanmasının kök nedenine iner.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde "hudûdullah" (Allah'ın sınırları) kavramını Kur'an'ın getirdiği yeni ahlaki sistemin temel direği olarak sunar. Cahiliye dönemi bedevisinin sınırsız hürriyet, asabiyet ve keyfiliğe dayalı yaşam tarzının, Kur'an'ın getirdiği "hudud" (katı hukuki ve ahlaki kurallar) ile doğrudan çatıştığını; vahyin, bedevinin bu evcilleştirilmemiş anarşik ruhunu ilahi sınırlar içine çekme girişimi olduğunu analiz eder.
Alîmun (عَلِيمٌ)
"a-l-m" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-l-m" kökünün temelinde "bir şeyde iz bırakmak, alamet/işaret koymak ve bir şeyi diğerlerinden ayırt edecek şekilde bilmek" manası olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ilim kavramını, bir şeyin hakikatini, içyüzünü kavramak olarak tanımlar. Ayetin sonunda Allah'ın "Alîm" (Hakkıyla bilen) vasfının kullanılmasının; A'râb'ın hem dışarıdan görünen kaba davranışlarını hem de kalplerindeki gizli nifakın derecesini, onların hangi sosyolojik ve psikolojik saiklerle böyle davrandıklarını mutlak surette bildiğini vurgulayan ilahi bir kuşatıcılık ifadesi olduğunu belirtir.
Hakîm (حَكِيمٌ)
"h-k-m" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-k-m" kökünün temel etimolojik anlamının "birini veya bir şeyi engellemek, alıkoymak ve düzeltmek" olduğunu belirtir. Ata vurulan gemin (hakame) atı dizginleyip taşkınlığını engellediği gibi, "hikmet" ve "hüküm" kelimelerinin de insanı cehaletten, aşırılıktan ve hatadan alıkoyan sağlam bilgi/karar anlamına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta hikmeti, ilim ve akıl yoluyla doğruya isabet etmek olarak açıklar. Allah'ın "Hakîm" olmasının, O'nun koyduğu "hudud"un (sınırların) sıradan yasaklar değil; insan tabiatını düzelten, toplum düzenini sağlayan, bozulmayı engelleyen (hakame kökünün gem vurma manasına uygun olarak) eşsiz bir amaca ve nedenselliğe sahip olduğunu; bedevilerin bu ilahi sistemin ardındaki derin hikmeti idrak etmekten yoksun olduklarını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla