Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 93. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 93. Ayet

    اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ-ssebîlu ‘alâ-lleżîne yeste/żinûneke vehum aġniyâ/(u)(c) radû bi-en yekûnû me’a-lḣavâlifi vetabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim fehum lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sorumluluk sadece imkanları müsait olduğu halde senden izin isteyenler için vardır. Onlar geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler; Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler."

      Cihat Sorumluluğundan Kaçanların Akıbeti

      Sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Fakat sorumluluk, harcayacak bir şey bulup da sefere çıkmayı terkedenler için vardır. Bu durum, sorumluluk sadece imkanları müsait olduğu halde senden izin isteyenler için vardır. Onlar geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler mealindeki beyanla bildirilmiştir. Yani geride kalanlardan maksat kadınlardır. Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler. Burada Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler diye bildirilmiştir. İlk ayette ise “Geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler de kalpleri mühürlendi; artık anlayıp kavrayamazlar” diye bildirilmiştir. Anlayıp kavrama (fıkh) bir şeyi başka bir şey vasıtasıyla bilmektir. Bilmek ise (ilm) başka bir şeyin aracılığı olmaksızın bilginin gerçekleşmesidir. Bundan dolayı Allah’a “alim” denilir. Fakat O’na “fakih” denilmesi caiz değildir. Yüce Allah, onların, inat ederek ve büyüklenerek bir şeyi, başka bir şey aracılığıyla da kendisi vasıtasıyla da bilmediklerini haber vermiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Es-Sebîl (السَّبِيلُ)

        "s-b-l" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "s-b-l" kökünün temel anlamının "uzatmak, salıvermek ve bir şeyin akıp gitmesi" olduğunu belirtir. Suyun akıp gittiği yatağa veya insanların gelip geçtiği açık ve düz yola bu kökten hareketle "sebîl" dendiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "sebîl" kelimesinin esasen "kolay ve açık yol" anlamına geldiğini ifade eder. Ancak bu ayetteki kullanımı bağlamında kelimenin fiziksel bir yol değil, mecazi olarak "kınama yolu, aleyhte delil, hukuki sorumluluk ve cezalandırma hakkı" manasında kullanıldığını açıklar. Ayetin, sadece maddi gücü yerinde olduğu halde savaştan kaçmak için yalan söyleyenlere karşı bir kınama ve yaptırım "yolu" açılabileceğini vurguladığını belirtir.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kelimenin etimolojisini tartışır. Kelimenin saf Arapça "s-b-l" kökünden türetilmiş olabileceği görüşüne yer vermekle birlikte, Kur'an'daki yaygın teolojik ve ahlaki kullanımının Süryanice/Aramice "şebîlâ" (yol, tarik) kelimesinden yoğun biçimde etkilendiğini ve İslami literatüre önceki monoteist geleneklerdeki "kurtuluş veya kınama yolu" konseptiyle yerleşmiş olabileceğini öne sürer.

        Agniyâ (أَغْنِيَاءُ)

        "ğ-n-y" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "ğ-n-y" kökünün "kifayet etmek, başkasına ihtiyaç duymamak ve müstağni olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın dış yardıma ihtiyaç duymadan kendi kendine yetebilmesi halinin bu kökle ifade edildiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "gınâ" kavramını incelerken kelimenin bu ayetteki "agniyâ" (zenginler) formunun tamamen maddi imkanlara, savaşa katılabilecek teçhizat, erzak ve bineğe sahip olma durumuna işaret ettiğini kaydeder. Bu güce sahip olmalarına rağmen bahaneler üreterek izin istemelerinin büyük bir ahlaki tezat ve nifak göstergesi olduğunu vurgular.

        El-Havâlif (الْخَوَالِفِ)

        "h-l-f" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-l-f" kökünün "bir şeyin arkasından gelmek, geride kalmak, yerine geçmek veya muhalefet etmek" temel anlamlarına geldiğini belirtir. Sefere çıkmayıp evde kalanlar için bu kökün kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta bu kelimenin, savaşa katılmayıp geride kalanları ifade ettiğini açıklar. Kelimenin dişil çoğul formunda (havâlif) kullanılmasının özel bir kınama (zem) ve aşağılama amacı taşıdığını; savaşa gidecek maddi ve fiziksel gücü olan erkeklerin, savaştan muaf tutulan kadınlar, çocuklar ve hastalarla aynı statüde kalmaya razı olmalarının manevi bir zillet olarak tasvir edildiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında "havâlif" kelimesinin ayetteki sosyo-psikolojik bağlamına dikkat çeker. Dönemin Arap toplumunda bedevi cesaretinin ve erkeklik onurunun cihatla eşdeğer görüldüğünü, maddi imkanı yerinde olan erkeklerin "geride kalan kadınlar ve acizler" (havâlif) arasına karışmaktan utanmamalarının, onlardaki nifakın, aidiyet yoksunluğunun ve karakter zayıflığının en net sosyolojik göstergesi olarak teşhir edildiğini belirtir.

        Tabe'a (طَبَعَ)

        "t-b-a" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da bu kökün temel anlamının "bir şeyi mühürlemek, kalıba dökmek, üzerine bir işaret nakşetmek ve bir şeyi belirli bir fıtrat üzere sabitlemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "tab'" eylemini, bir şeyin mahiyetini değiştirmeyecek şekilde sabitlemek ve dışarıdan bir müdahaleye kapatmak olarak tanımlar. Ayette Allah'ın kalpleri mühürlemesinin (tabeallâhu), münafıkların inatla ve bilinçli olarak seçtikleri yalan ve itaatsizlik yolunun bir sonucu olduğunu; bu eylemin kalbin idrak kapasitesini dışarıdan gelen ilahi uyarılara karşı tamamen kapattığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde "tab'" (mühürleme) kavramını Kur'an'ın insan psikolojisine dair kurduğu negatif ahlaki gelişim modeli içinde analiz eder. Mühürlemenin, insanın kendi pragmatik yalanlarının ve savaştan kaçma eylemlerinin kalpte yarattığı kümülatif körleşmenin nihai aşaması olduğunu belirtir. Havâlif ile kalmaya razı olan bu kişilerin kalplerinin mühürlenmesi, nifakın artık geri dönülemez sabit bir karaktere dönüşmesi anlamına gelir.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)

        "k-l-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-l-b" kökünün "bir şeyi içini dışına çıkarmak, döndürmek, çevirmek ve altüst etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İnsan kalbine de sürekli değişen, halden hale giren, kararsız ve hareketli doğası nedeniyle "kalp" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kalbin insanın anlama, düşünme, niyet etme ve hissetme merkezi olduğunu ifade eder. Kalbin bu sürekli dönen ve esnek yapısının, ayette geçen "mühürlenme" (tab') eylemiyle dondurulduğunu; esnekliğini, hakikati kavrama ve iyiye dönme (inkılap) kabiliyetini yitiren kalbin idrak yollarının tıkandığını ve bu yüzden ayetin sonunda "onlar bilmezler/anlamazlar" (lâ ya'lemûn) denildiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X