Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 90. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 90. Ayet

    وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vecâe-lmu’ażżirûne mine-l-a’râbi liyu/żene lehum veka’ade-lleżîne keżebû(A)llâhe verasûleh(u)(c) seyusîbu-lleżîne keferû minhum ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bedevilerden mazeret ileri sürenler kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah ve resülüne inanmayanlar da (münafıklar) oturup kaldılar. Onlardan inkarcı olanlara elem veren bir azap gelecektir."

      Bedevilerden mazeret ileri sürenler kendilerine izin verilmesi için geldiler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Mazeret ileri sürenler, mazeretleri olmadığı halde oturup kalmak için izin isteyenlerdir. Kelbi şöyle demiştir: Mazeret ileri sürenler, mazereti olanlar ve kendilerinde bir hastalık bulunanlardır. Bazıları şöyle demiştir: Mazeret ileri sürenler, özür beyan edenlerdir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o, bu beyanı “mu’zirin” (معذرون) şeklinde şeddesiz olarak okumuştur. O, “mazeret ileri sürenlere Allah’ın lanet ettiğini” söylemiştir. Sanki o, “mu’zir” (معذر) ifadesinin “mazereti bulunan kimse” demek olduğu görüşündedir. Şeddeli olarak “muazzir” (المعذّرون) ifadesi ise “mazereti bulunmayan kimse” demektir. Bundan dolayı o, “muazzir” (المعذّرون) olan kimse, yani mazereti bulunmayan kimseyi” lanetlemiştir. Ebu Muaz şöyle demiştir: Araplar’ın sözünde çoğunlukla “mu’zir” (معذر) “mazereti bulunan kimse” demektir. Bu, onların şu sözüne tekabül etmektedir: Seni uyaran, sana özür beyan etmiş olur. Ebu Avsece şöyle demiştir: Şeddeli olarak “muazzir” (المعذّرون), özründe samimi olmayan kimsedir. O, sadece mazeretli olarak kabul edilmeyi istemektedir. Kişi bir işte tüm güç ve kuvvetini sonuna kadar kullanmadığında “azertü fi’l-emri” (عذّرتُ فى الأمر) denilir. Eğer bir işte tüm gücümü sonuna kadar kullanmışsam “a’zertü fi’l-emri” (أعذرتُ فى الأمر) denilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Şeddeli olarak “muazzirun” (المعذّرون) ciddi davranmayanlardır. Bunlar, yapmak istemedikleri davranışları sergiliyorlar. Bir işi tam yapmadığında “azzerte fi’l-emri” (عذّرتَ فى الأمر) denilir. Bir işi ciddi yaptığında ise “a’zerte” (أعذرتَ) denilir. Yine müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu beyan, münafıkların iki kısım olduklarını göstermektedir. Bir grubu oturup kalma konusunda izin istiyordu. Bir grubu ise izin istemiyordu, fakat oturup kalıyordu. Bu, şu ilahi beyanla ortaya çıkan bir durumdur: Bedevilerden mazeret ileri sürenler kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah ve resulüne inanmayanlar da (münafıklar) oturup kaldılar. Onlardan inkarcı olanlara elem veren bir azap gelecektir. Buna göre münafıklardan iman edip tövbe edenler vardır ve tövbe edenin tövbesi kabul edilir. Çünkü Cenab-ı Hak, onlardan inkarcı olanlara elem veren bir azap gelecektir buyurmuştur. O, “Onlara elem veren bir azap gelecektir” buyurmamıştır. Bazıları şöyle demiştir: “Mu’zirun” (معذرون) şeklinde şeddesiz olarak bu beyan, geride kalma hususunda mazeretleri bulunan müminler demektir. Bunlar, kendi durumları hakkında en uygun olanı düşünmesi için Resulullah’a (s.a.) geldiler. Eğer sefere çıkmak onlar için uygunsa çıkacaklar; oturup kalmak onlar için daha uygunsa oturacaklardır. Bundan sonraki ayet, bu duruma delil teşkil etmektedir. Bu, şu beyanda belirtilen anlam gibidir: “Güçsüzler, hastalar ve harcama yapma imkanı olmayanlar için -Allah ve peygamberine sadık kaldıkları sürece- sorumluluk yoktur”.

      Eğer denilirse ki: Tek bir ayetin iki ayrı grup hakkında olması nasıl mümkün olur? Öyle ki şeddesiz okunduğunda mazeret sahipleri hakkında; şeddeli okunduğunda mazeretleri bulunmayanlar hakkında olsun.

      Buna şöyle cevap verilir: Kıraatların farklılığıyla bu ayet, iki ayrı durumdaki ve iki ayrı vakitteki iki ayet gibi olmaktadır. Şöyle ki eğer bu beyan, “muazzir” (المعذّر) şeklinde şeddeli ise söz konusu kişi, mazereti olmadığı halde özür beyan eden kimsedir; “Mu’zir” (مُعذر) şeklinde şeddesiz ise “mazereti olan kimse” demektir. Veya iki kıraattan birinin yorumu diğerinin zıddı olur. Yani bir durumda onların mazereti bulunur; bir başka durumda ise onların mazereti bulunmaz. Aksi durumda iki kıraatın aynı vakitte bir arada olması, bununla birlikte yorumlarının belirtildiği üzere farklı olması mümkün olmaz. Bu, şu beyan gibidir: “Onlar ise ‘Rabb’imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır’ dediler”. Bu beyan, “Rabbuna” (ربّنا) şeklinde merfû haliyle “Rabb’imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırmıştır” anlamındadır. Bunlardan biri dua, diğeri zorunlu bir gerçekleşme manasındadır. Bunlar iki ayettir. Akabinde kıraat farklılığı sebebiyle tek bir ayet olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Mu'azzirûn (الْمُعَذِّرُونَ)

        "a-z-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-z-r" kökünün temel olarak "bir şeyi ardında bırakmak, bir kusuru örtmek veya bir mazeret ileri sürmek" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Kelimenin bu ayette geçen "mu'azzirûn" formunun, gerçekte geçerli bir mazereti olmadığı halde yalan yere mazeret uyduran, kusurunu sahte bahanelerle örtmeye çalışan kişileri ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta özür dileme ve mazeret bildirme eyleminin (i'tizâr) "Bunu yapmadım demek, şu sebeple yaptım demek veya yaptım ama bir daha yapmayacağım demek" şeklinde üç farklı boyutu olduğunu açıklar. Ancak ayette geçen "el-mu'azzirûn" kelimesinin tef'îl babındaki şeddeli okunuşuna dikkat çekerek, bu yapının "mazereti varmış gibi gösteriş yapanlar" veya "gerçek bir özrü olmadığı halde zorlama özür beyan edenler" anlamına geldiğini, yapaylığı ve sahteliği pekiştirdiğini ifade eder.

        El-A'râb (الْأَعْرَابِ)

        "a-r-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-r-b" kökünün temel anlamının "açıklık, beyan etmek ve fesahat" olduğunu belirtir. A'râb kelimesinin çölde yaşayan bedevileri tanımladığını; bu isimlendirmenin ya dillerindeki bozulmamışlık ve ifade gücüne bir atıf olduğunu ya da göçebe hayat sürenleri yerleşik Araplardan ayırmak amacıyla zıtlık üzerinden oluşturulduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "Arap" kelimesinin genel olarak İsmail'in soyundan gelenleri kapsadığını, "A'râb" kelimesinin ise özel olarak çölde yaşayan bedevileri tanımlamak için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamıyla A'râb'ın medeniyet merkezinden uzak, kaba saba davranışlara eğilimli göçebe topluluklara işaret ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "A'râb" kavramını Kur'an'ın yerleşik değer sistemi bağlamında analiz eder. Kur'an'ın yerleşik şehir hayatını dinin, nizamın ve ahlakın gelişimi için uygun bir zemin olarak gördüğünü; buna karşılık "A'râb"ın (bedevilerin) İslam'ın getirdiği incelikli ahlaki kurallara ve sosyal sorumluluklara uyum sağlamada direnen, fırsatçı, yüzeysel ve menfaat odaklı bir inanca sahip kesimi temsil ettiğini belirtir. Savaşa katılmamak için sahte mazeretler üreten A'râb tablosunun, bedevi pragmatizminin ve itaatsizliğinin bir yansıması olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir çalışmalarında "A'râb" kelimesinin salt bir etnik veya coğrafi tanım değil, sosyolojik bir kategori olduğuna dikkat çeker. Göçebe kültürün getirdiği aidiyet zayıflığını, bireysel çıkarların ön planda tutulmasını ve kurumsal bir otoriteye itaat etme konusundaki derin isteksizliği ifade ettiğini belirtir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        "k-f-r" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-f-r" kökünün temel anlamının fiziksel olarak "örtmek ve gizlemek" olduğunu açıklar. Tohumu toprağa örttüğü için çiftçiye, karanlığıyla her şeyi örttüğü için geceye "kâfir" dendiğini aktarır. Dini bağlamdaki kullanımının ise Allah'ın nimetlerinin, ihsanının ve mutlak gerçeğin üzerini örtmekten kaynaklandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta inkar bağlamındaki "küfr"ün, insanın fıtratında var olan ve akılla kavranabilen tevhid gerçeğinin üzerini inatla, kibirle ve bilinçli bir şekilde örtmek olduğunu ifade eder. İnsana verilen nimetin üzerini örtmenin nankörlük (küfrân-ı nimet), dini inancın üzerini örtmenin ise teolojik küfür olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan ile Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserlerinde "küfr" kavramını İslam öncesi (Cahiliye) dönemindeki kavramsal çerçeveyle karşılaştırır. Kur'an'ın "küfr" kelimesini sıradan bir inançsızlık durumu olarak değil; Allah'ın mutlak otoritesine karşı kibirli bir başkaldırı, derin bir nankörlük ve ilahi lütfu reddetme eylemi olarak yeniden formüle ettiğini savunur. Ayetteki "keferû" eyleminin yalnızca kalple inanmamayı değil, yalan söyleyerek aktif bir itaatsizlik, sadakatsizlik ve sözden dönme eylemini kapsadığını analiz eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "k-f-r" kökünün saf Arapça bir kök (örtmek anlamında) olduğunu kabul eder. Ancak kelimenin "dini inkar" veya "kafir" şeklindeki spesifik teolojik kullanımının, Aramice/Süryanice "kafrâ" (köylü) kelimesinden veya Yahudi-Aramice kökenli "kofer" (dinden dönen, yoldan çıkan) kavramından etkilenerek İslami literatürde yerleşmiş olabileceğini ileri sürer.

        Azâb (عَذَابٌ)

        "a-z-b" kökünden türemiştir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-z-b" kökünün "tatlı ve hoş olmak" ile "alıkoymak, engellemek" gibi iki farklı boyutu barındırdığını belirtir. "Azâb" kelimesinin, kişiyi hayatın tatlarından alıkoyan, onu normal durumundan men eden ve mahrum bırakan acı verici durum olarak bu kökten türetildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta azabı "insana acı veren ve onu kendi doğal rahat halinden çıkaran şiddetli elem" olarak tanımlar. Kelimenin etimolojik olarak "tatlı su" kökünden gelmesi durumunda, azabın insanın hayatındaki tatlılığı gideren, uykudan, yeme içme gibi temel bedensel ihtiyaçlardan ve hazlardan alıkoyan bir mahrumiyet durumu olduğuna işaret eder.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "azâb" kelimesinin kökeninin Arapça "tatlılık" veya "alıkoymak" gibi kavramlara dayandırılmasını etimolojik bir zorlama olarak değerlendirir. Kelimenin, doğrudan Hristiyan Süryanice literatüründen, "acı, ceza, eziyet" anlamına gelen teolojik bir terim olan "ʿadhābā" kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Bu bağlamda kelimenin eskatolojik (ahiret bilimi) bir terim olarak dış kültürlerden alındığını savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X