اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 89. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kurtuluş, ebedilik, tevbe 89, tevbe suresi, tevbe suresi 89. ayet, cennet, allah, ırmak, nehir
-
Allah onlara, içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur.'
Allah onlara, içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur. Bu durum, büyüklüğün, sertlik ve katılıkta olmadığının, aksine değer ve konumda olduğunun bilinmesi içindir.
Yorumu Yorumla
-
E'adde (أَعَدَّ)
Sözcüğün kökü "a-d-d" harflerinden meydana gelir. Saymak, hesap etmek, miktarını belirlemek ve bir şeyi bir amaç için hazır hale getirmek demektir. İf'al babında geçmiş zaman fiili olarak "Hazırladı / Önceden donanımlı hale getirdi" manasında ayetin başlangıç fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir nesneyi belli bir gaye için sayıp ayırmak, onu ihtiyaç duyulacak an için eksiksiz ve tam donanımlı bir şekilde elde hazır tutmak fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "i'dâd" kavramının, bir şeyi rastgele var etmek değil; üzerine özel bir ihtimam ve özen göstererek, kullanılacağı güne tahsis edip koruma altına almak olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bir önceki ayet ile (Tevbe 88) bu ayet arasındaki o muazzam edebi ve teolojik simetriye (beyana) dikkat çeker. Önceki ayette müminler malları ve canlarıyla fedakarlık yapmış, dünyevi tüm imkânlarını Allah yolunda bizzat kendileri "hazırlamış" ve seferber etmişlerdir. Bu ayette ise Allah, onların o zorlu dünyevi hazırlıklarına (cihad) karşılık, onlara layık olan eşsiz ve ebedi ahiret yurdunu bizzat kendi kudretiyle "hazırladığını" (e'adde) ilan eder. Fedakarlığa, ilahi bir ihtimamla karşılık verilmiştir.
Allâhu (اللَّهُ)
Cümlede "E'adde" (hazırladı) fiilinin failidir (öznesidir). Hazırlığın büyüklüğünü ve kusursuzluğunu, o hazırlığı yapan otoritenin mutlak ismi üzerinden tesciller.
Lehüm (لَهُمْ)
Harf-i cer (li) ve çoğul zamirden (hüm) oluşur. "Onlar için / Onlara özel olarak."
Cennâtين (جَنَّاتٍ)
Kelimenin kökü "c-n-n" harfleridir. Örtmek, gizlemek, karanlık basmak ve görünmez kılmak demektir. "Cennet" kelimesinin çoğuludur ve fiilin nesnesi (mef'ulü) olarak "Bahçeler / Cennetler (hazırladı)" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin üzerinin tamamen örtülmesi olduğunu belirtir. Ağaçların ve bitki örtüsünün sıklığından dolayı toprağı (zemini) gizleyen o geniş ve yeşil alana bu yüzden cennet denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, cennetin dünyadaki sıradan bir bağ veya bostan değil; bitki örtüsüyle, köşkleriyle ve nimetleriyle muhatabını tamamen kuşatan, ona mutlak bir sükûnet ve koruma sağlayan ilahi ödül yurdu olduğunu belirtir.
Tecrî (تَجْرِي)
Sözcüğün kökü "c-r-y" harflerinden meydana gelir. Akmak, koşmak, hızlıca ilerlemek ve rüzgarın esmesi demektir. Geniş zaman dişil (müennes) fiili olarak "Akar / Akıp gider" manasında cennetin dinamik yapısını niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin hızla, engelsiz ve kesintisiz bir şekilde kendi yatağında hareket etmesi (cereyan) fikrinin bulunduğunu belirtir.
Min Tahtihâ (مِن تَحْتِهَا)
"Min" (den/dan) harf-i ceri, "taht" (alt, zemin) mekân zarfı ve "hâ" (onun) zamirinden oluşur. "Onun altından / Onların zemininden" demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cennet tasvirlerindeki bu ifadenin tarihsel ve coğrafi arka planına işaret eder. Çöl ve kuraklık coğrafyasında yaşayan bir toplum için su; sıradan bir ihtiyaç değil, hayatın, dirilişin ve mutlak refahın zirvesidir. Ayetteki tasvir, yapay bir havuz değil; doğrudan doğruya ağaçların ve zeminlerin "altından" kaynağını alan, ebediyen "akan" (tecrî) organik ve kesintisiz bir yaşam formudur.
El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)
Kelimenin kökü "n-h-r" harfleridir. Yarılmak, genişlemek, gündüz olmak ve gürül gürül akan nehir demektir. "Nehir" kelimesinin çoğuludur. Ayette "Tecrî" (akar) fiilinin faili (öznesidir).
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının yerin yarılarak içinden coşkun bir suyun fışkırması ve genişleyerek yatağında akması olduğunu belirtir.
Hâlidîne (خَالِدِينَ)
Kelimenin kökü "h-l-d" harfleridir. Uzun süre kalmak, ayrılmamak ve ebedi olmak demektir. Çoğul hal (durum) zarfı olarak "Ebedi kalıcılar olarak / Sürekli kalacakları halde" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi doğasını bozmadan, yıpranmadan bulunduğu yerde çok uzun (veya sonsuz) bir süre sabit kalması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramını varlığın çürümekten, yok olmaktan ve mekân değiştirmekten korunmuş bir şekilde sürekli aynı sükûnet hali üzere bırakılması olarak açıklar.
Fîhâ (فِيهَا)
Harf-i cer (fî / içinde) ve müennes zamirin (hâ / onların) birleşimidir. "Onların (cennetlerin) içinde."
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Arapçada uzak işaret zamiridir. "İşte bu, şu anlatılan (ilahi ödül ve hazırlık)" anlamlarına gelir. Cümlenin mübtedası (öznesi) olarak, müminlerin o eşsiz ahiret tablosunu tek bir kelimeyle özetler ve nihai hükmü vermeye başlar.
El-Fevzü (الْفَوْزُ)
Kelimenin kökü "f-v-z" harfleridir. Kurtulmak, başarmak, zafere ulaşmak ve arzu edilene kavuşmak demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının tehlikeden emin bir şekilde kurtularak, uzun bir çabanın ardından arzu edilen hayra ve makama sağ salim kavuşmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fevz" kavramını, insanın dünyevi korkularından (ölümden, hastalıktan, yoksulluktan) mutlak olarak kurtulup ebedi mutluluğu ve ilahi rızayı elde etmesi (nihai başarı) olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, münafıkların durumu ile müminlerin bu nihai durumu arasındaki zıtlığı tahlil eder. Münafıklar savaştan kaçıp geride kaldıklarında geçici bir sevinç ve sahte bir kurtuluş (ferah) hissetmişlerdi. Oysa müminlerin mallarını ve canlarını tehlikeye atarak (cihad ederek) elde ettikleri bu ilahi ödül (cennet), geçici bir ferahlama değil; ontolojik ve ebedi bir "kurtuluş/zafer" (fevz) halidir. Asıl kazananlar feda edenlerdir.
El-Azîm (الْعَظِيمُ)
Sözcüğün kökü "a-z-m" harflerinden meydana gelir. Büyük olmak, ulu olmak ve cesametli olmak demektir. Ayetin sonunda "fevz" (kurtuluş) kelimesinin sıfatı olarak "En büyük, en ulu, sarsılmaz ve muazzam (kurtuluş)" manasında yer alır.
Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kavramını insanın akıl, algı ve tasavvur sınırlarını aşan, ihtişamı sebebiyle kavranması zor olan mutlak büyüklük olarak tanımlar. Allah'ın müminler için "hazırladığı" bu zafer, beşeri hiçbir ödülle kıyaslanamayacak bir büyüklükte (azîm) mühürlenmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla