Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 87. Ayet

    رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِـعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Radû bi-en yekûnû me’a-lḣavâlifi vetubi’a ‘alâ kulûbihim fehum lâ yefkahûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler de kalpleri mühürlendi; artık anlayıp kavrayamazlar."

      Geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler. Denildi ki: Kadınlarla beraber. Bu ayıplama ve kınama ifadesidir. Yani onlar, erkekler arasında değil, kadınlar arasında kalmayı yeğlediler.

      Kalpleri mühürlendi; artık anlayıp kavrayamazlar. İmanın, kendisiyle işlerin neticelerinin görüldüğü, kalplerden ve işlerden perdelerin kaldırıldığı bir ışığı vardır. Bu ışık, bunları apaçık göstermektedir. İnkarın ise karanlığı vardır ki bununla apaçık işler gizlenir. Dolayısıyla bu karanlık onun kalbini perdeler. Bunun açıklamasını başka bir yerde yaptık. En doğrusunu Allah bilir. Artık anlayıp kavrayamazlar. Geride kalanlarla beraber oturmaları sebebiyle başlarına gelecek ayıplamayı. Anlayıp kavrama (fıkh) bir şeyi başka bir şey vasıtasıyla bilmektir. Bilmek ise (ilm) başka bir şeyin aracılığı olmaksızın bilginin gerçekleşmesidir. Bundan dolayı Allah’a “alim” denilir. Fakat O’na “fakih” denilmesi caiz değildir. Yüce Allah, onların, inat ederek ve büyüklenerek bir şeyi, başka bir şey aracılığıyla da kendisi vasıtasıyla da bilmediklerini haber vermiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Radû (رَضُوا)

        Sözcüğün kökü "r-d-v" harflerinden meydana gelir. Razı olmak, hoşnut olmak, kabul etmek ve gönül rızasıyla boyun eğmek demektir. Geçmiş zaman çoğul fiili olarak "Razı oldular / Hoşnutlukla kabul ettiler" manasında ayetin başlangıç fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının uysallık, direnç göstermeksizin uyum sağlamak ve itirazı terk ederek bir durumu benimsemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramının nefsin bir duruma itirazsız ve içsel bir çatışma yaşamadan boyun eğmesi olduğunu söyler. Münafıkların savaştan kaçarak geride kalmaları zoraki bir mecburiyet değil, bizzat "kendi gönüllü tercihleri ve hoşnutlukları" (radû) olmuştur.

        Bi-En (بِأَن)

        Harf-i cer (bi) ve mastar/açıklama edatı olan "en" harfinin birleşimidir. "Şuna ki... / ...olmaya" manasında, münafıkların neye razı olduklarını açıklayan bağlaçtır.

        Yekûnû (يَكُونُوا)

        Sözcüğün kökü "k-v-n" harflerinden meydana gelir. Olmak, bulunmak, meydana gelmek demektir. Başındaki "en" edatından dolayı sonundaki nûn harfi düşmüş muzari fiildir: "Olmaya / bulunmaya (razı oldular)."

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin varlık sahasına çıkması, yerleşik ve mevcut olması fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Mea (مَعَ)

        Birliktelik ve beraberlik bildiren zarftır: "Beraber / Birlikte."

        El-Havâlifi (الْخَوَالِفِ)

        Kelimenin kökü "h-l-f" harfleridir. Arkada kalmak, muhalefet etmek, asıl kitlenin gerisinde bırakılmak demektir. Kadınlar, çocuklar ve savaşa gidemeyecek kadar aciz olanlar manasındaki "hâlife" kelimesinin çoğuludur. Ayette "Geride kalan (savaşamayan) kadınlar ve acizlerle (beraber)" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin yönünün değişmesi, asıl hedefin veya önden giden kafilenin arkasında/gerisinde kalması fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "havâlif" kelimesini, sefere çıkma gücü (veya yükümlülüğü) olmayan, evlerde "geride bırakılan" aciz kesim (çoğunlukla kadınlar) olarak açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu kelime (havâlif) üzerinden münafıklara uyguladığı o sarsıcı sosyolojik ve psikolojik aşağılamaya (beyana) dikkat çeker. Münafık erkekler, cihad meydanındaki o zorlu ve onurlu askerlik görevinden kaçmışlardır. Ancak Kur'an onlara sadece "savaştan kaçtınız" demez; o toplumun en çok övündüğü "erkeklik, güç ve cesaret" kibrini hedef alarak, "Siz evde oturan kadınların (havâlif) arasına karışıp onlarla bir olmaya (kadınlaşmaya) razı oldunuz" der. Bu, Arap sosyolojisinde bir erkeğe verilebilecek en ağır haysiyet kırıcı cezadır.

        Ve (وَ)

        Arapçada atıf (bağlaç) harfidir. "Ve, bunun üzerine, netice olarak."

        Tubia (طُبِعَ)

        Sözcüğün kökü "t-b-a" harflerinden meydana gelir. Mühürlemek, damgalamak, tabiatını belirlemek, paslanmak ve üzerini kapatmak demektir. Edilgen (meçhul) geçmiş zaman fiili olarak "Mühür vuruldu / Damgalandı / Kapatıldı" manasındadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin ağzını sıkıca kapatıp mühürlemek, o şeye kalıcı bir iz bırakmak ve dışarıdan hiçbir şeyin girmesine veya içeriden çıkmasına izin vermemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tab'" (mühürleme) eylemini, hatm köküyle benzer anlamda kullanarak, nefsin (veya kalbin) işlediği günahlar ve inat sebebiyle bir karakter (tabiat) haline dönüşmesi, ilahi nurun o kalbe girmesinin tamamen engellenmesi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikteki "kalplerin mühürlenmesi" (tab') kavramını teolojik bir yasa olarak tahlil eder. Mühürlenme, Allah'ın durup dururken insanları inançsızlığa mahkûm etmesi (despotik bir ceza) değildir. Ayetin başındaki "razı oldular" (radû) fiili, mühürlenmenin ön şartıdır. Münafıklar kendi özgür iradeleriyle "geride kalmayı ve ihaneti" tercih edip bunu içselleştirdiklerinde, ontolojik bir sonuç olarak Allah da onların kalbini bu seçtikleri küfür hali üzere "mühürlemiş" (tubia) ve sabitlemiştir. Ceza, eylemin bizzat kendisinden doğmuştur.

        Alâ (عَلَىٰ)

        "Üzerine." Mühürleme eyleminin nereye tatbik edildiğini gösteren harf-i cer.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)

        Kelimenin kökü "k-l-b" harfleridir. Çevirmek, altüst etmek ve sürekli değişmek anlamlarındaki "kalb" kelimesinin çoğuludur (kulûb). İyelik zamiriyle (him) "Onların kalplerinin (üzerine)" demektir.

        İbn Fâris, kalb kelimesinin sürekli dönen, halden hale geçen doğasına işaret eder. Mühür (tab'), bu "dönme" yeteneğini iptal eder. Münafıkların kalpleri artık iyiye, doğruya veya tevbeye dönemez hale getirilmiş, nifak o organda donup kalmıştır.

        Fe Hüm (فَهُمْ)

        "Fe" (Öyleyse / bunun sonucunda) atıf harfi ve "hüm" (onlar) zamiridir. "Sonuç olarak onlar / Artık onlar."

        Lâ (لَا)

        Arapçada olumsuzluk edatıdır. "Değiller, yapamazlar, -mezler."

        Yefkahûn (يَفْقَهُونَ)

        Sözcüğün kökü "f-k-h" harflerinden meydana gelir. Yarıp açmak, derinlemesine anlamak, yüzeydeki bilginin ötesine geçerek asıl hakikati kavramak demektir. Geniş/şimdiki zaman çoğul fiili olarak "Derinlemesine kavrayamazlar / Anlayışları yoktur / Hakikati idrak edemezler" manasında ayetin kapanış yüklemidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin örtüsünü veya kabuğunu yarıp içindeki asıl cevheri (manayı) ortaya çıkarmak, keskin bir zekayla algılamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fıkıh" kavramını, akıl ve kalp vasıtasıyla görünen (zahir) bilgilerden hareket ederek, görünmeyen (batın) ilahi gerçeğe ulaşmak olarak açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların bu nihai zihinsel çöküşünü (lâ yefkahûn) "kalplerin mühürlenmesiyle" (tubia alâ kulûbihim) doğrudan ilişkilendirir. Münafıklar bedensel olarak sağır veya deli değillerdir; ticari hesap yapmayı, savaş entrikası kurmayı çok iyi bilirler. Ancak teolojik fıkıh (kavrayış) mekanizmaları ölmüştür. Kalp (vicdan ve akletme merkezi) mühürlendiği için, dünyevi kurnazlıkları onları ebedi azaptan kurtaramaz. Savaşı atlatıp "evde oturmayı" bir kâr zannetmeleri, onların hakikati (ve ahireti) algılamaktan ne kadar mahrum ve "idraksiz" (lâ yefkahûn) olduklarının en büyük kanıtıdır. Mühürlü kalp, fıkıh üretemez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X