فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 77. Ayet
Daralt
X
-
Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi.
Bunun üzerine Allah da kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi. Bazıları şöyle demiştir: Allah, cimrilik etmeleri sebebiyle kıyamet gününe kadar onlara karşılık olarak münafıklık verdi. Bazıları da şöyle demiştir: Allah, kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için onları münafıklık üzere devam ettirdi. Müslümanın yalandan ve sözünden caymaktan kaçınması gerekir. Zira bu, münafıklığın sebebidir veya münafıklık çeşitlerinden biridir. Buna göre rivayet edilmiştir ki: “Yalandan kaçının, zira yalan münafıklık çeşitlerinden biridir. Doğru olun, zira doğruluk imanın bölümlerinden biridir”. Bazı rivayetIere göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dört haslet vardır ki kimde bulunursa münafık olur: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde tutmaz, antlaşma yaptığında bunu bozar, düşmanlık yaptığında aşırı giderek kötülük eder.” Bazı rivayetlerde “kendisine emanet edildiğinde bu emanete hıyanet eder” ifadesi geçmektedir.
Eğer denilirse ki: Yakub’un oğullarına emanet verildi, onlar ise bu emanete hıyanet ettiler. Yine onlar konuştuklarında “onu kurt yedi” diyerek yalan söylediler. Ayrıca onlar söz verdiler, fakat bu sözden caydılar. Dolayısıyla sen onların münafık olduklarını mı düşünüyorsun?
Buna şöyle cevap verilir: Rivayette mevcut olan “konuştuğunda yalan söyler” ifadesi “yani din hususunda yalan söyler” anlamına gelir. Dini konular dışında yalan söylemek ise münafıklığı gerektirmez. Ayette, Allah’tan hayır talebi olmaksızın bir şeyin ısrarla istenmemesi hususunda delil vardır. Görmez misin ki Salebe, Resulullah’tan, Rabb’inden kendisine rızık vermesini ısrarlı bir şekilde istediğinde, o bunu yapmış, Allah onun için kıyamet gününe kadar münafıklığı yazmıştır. Yine söz konusu soruya ilişkin diğer bir cevap şudur: Yakub’un oğulları, yaptıklarından dolayı korkarak yapmış oldukları davranışlarından önce, tövbe etmişler ve durumlarını düzeltmişlerdi. Dolayısıyla münafık almamışlardır. Bu işin aslı şudur ki yalana inanmak, verilen sözden caymayı ve vadi yerine getirmemeyi helal saymak, münafıklığı gerektiren hususlardır. Fakat helal saymaksızın yerine getirmeyi terketme davranışı münafıklığı gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fe (فَ)
Arapçada takip, sonuç ve nedensellik bildiren atıf harfidir. "Bunun üzerine, sonuç olarak, akabinde" anlamlarına gelir. Önceki ayette anlatılan eylemlerin (Allah'a zengin olmak için söz verip, zenginleşince cimrilik edip yüz çevirmenin) kaçınılmaz ve ağır faturasını (cezasını) cümlenin başına bağlar.
A'kabehüm (أَعْقَبَهُمْ)
Sözcüğün kökü "a-k-b" harflerinden meydana gelir. Ardı sıra gelmek, peşine takılmak, ökçe, topuk, izlemek ve sonuç/ceza vermek demektir. İf'al babında geçmiş zaman fiili ve nesne zamiriyle (hüm) "Bunun üzerine (Allah) onların peşine taktı / sonuç ve ceza olarak onların kalbine yerleştirdi" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin diğerinin hemen ardı sıra (peşinden) kesintisiz olarak gelmesi ve ayağın topuğu (akib) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ukûbet" (ceza) kelimesinin de bu kökten geldiğini açıklar; çünkü ceza, işlenen bir suçun hemen "ardından" gelen kaçınılmaz ilahi (veya hukuki) sonuçtur. Ayette "a'kabe" eyleminin faili Allah'tır ve cimrilik edip sözden dönmelerinin cezası olarak nifakı onların "peşine takmıştır."
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin bağlamındaki edebi ve teolojik sarsıcılığa (beyana) dikkat çeker. Normalde insan bir günah işlediğinde, bunun ardından ilahi bir mühlet veya tövbe etme fırsatı gelir. Ancak münafıkların bilerek Allah'la pazarlık edip sonra ahdi bozmaları (ihanetleri) öylesine ağır bir suçtur ki, bu suçun "cezası" (a'kabehüm) doğrudan doğruya kalplerindeki o geçici şüphenin, mutlak ve kalıcı bir "nifaka" (küfre) dönüştürülmesi olmuştur. İlahi ceza, bizzat ruhlarındaki o kronik hastalığın mühürlenmesidir.
Nifâkan (نِفَاقًا)
Kelimenin kökü "n-f-k" harfleridir. Tüketmek, tünel açmak ve bir delikten girip diğerinden çıkmak anlamlarına gelir. Eylemin nesnesi (mef'ulü) olarak "ikiyüzlülüğü, nifakı" manasında yer alır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının tarla faresinin yuvasına yaptığı, bir ucu açık diğer ucu gizli olan kaçış deliği (nâfikâ) olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, nifak kavramının bu ayetteki ahlaki statüsünü değerlendirir. Önceleri münafıkların nifakı pratik bir yalan, menfaat devşirmek için takılan sosyolojik bir maske iken; ahdi bozmalarından sonra (a'kabehüm) bu hastalık, ilahi bir ceza olarak onların ruhuna kazınmış, varoluşsal ve geriye dönüşü olmayan kronik bir teolojik kimliğe (kaderlerine) dönüşmüştür.
Fî (فِي)
"İçine, zarfında, -de/-da" anlamlarına gelen mekân zarfı/harf-i ceridir.
Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)
Sözcüğün kökü "k-l-b" harflerinden meydana gelir. Çevirmek, altüst etmek ve değişmek anlamlarındaki "kalb" kelimesinin çoğuludur (kulûb). İyelik zamiriyle "onların kalplerinin (içine)" demektir.
İbn Fâris, kalb kelimesinin sürekli dönen, halden hale geçen ve altüst olan doğasına işaret eder. Nifak, bedenin sıradan bir uzvuna değil, inancın ve iradenin karar merkezi olan bu hassas organa (kalbe) yerleşerek onu tamamen zehirlemiş ve istikrarsızlığını kalıcı hale getirmiştir.
İlâ (إِلَىٰ)
Mekânsal veya zamansal sınır bildiren "-e doğru, -e kadar" manasındaki harf-i cerdir.
Yevmi (يَوْمِ)
Kelimenin kökü "y-v-m" harfleridir. Gün, vakit, zaman dilimi demektir. İsim tamlamasının ilk unsuru olarak "Gününe kadar" manasındadır.
Yelkavnehû (يَلْقَوْنَهُ)
Sözcüğün kökü "l-k-y" harflerinden meydana gelir. Karşılaşmak, mülaki olmak, bulmak ve yüz yüze gelmek demektir. Geniş zaman çoğul fiili ve nesne zamiriyle (hu) "O'nunla (Allah'la) karşılaşacakları (güne kadar)" manasında, nifakın sürekliliğini ölüme ve ahirete kadar uzatan yargıdır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde iki varlığın aralarında hiçbir perde veya engel olmaksızın doğrudan yüz yüze gelmesi, çatışması veya buluşması fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lika" (karşılaşma) eyleminin, ahiret bağlamında dünyevi gözle (basar) fiziksel bir görme (rü'yet) eyleminden ziyade; ölüm anında veya hesap gününde ilahi adaletle, hakikatle ve Yaratıcı'nın mutlak kudretiyle sarsıcı bir "yüzleşme ve hesap verme" hali olduğunu açıklar. Kalplerindeki nifak, o kaçınılmaz yüzleşme anına (ölüme) kadar yakalarını bırakmayacaktır.
Bi-Mâ (بِمَا)
Harf-i cer (bi) ve ism-i mevsulden (mâ) oluşur. "O şey sebebiyle ki... / Şu sebep yüzünden ki..." manasında, kalplerinin ebedi nifakla mühürlenmesinin birinci hukuki ve teolojik gerekçesini (illetini) açıklar.
Ahlefû (أَخْلَفُوا)
Kelimenin kökü "h-l-f" harfleridir. Arkada bırakmak, sözünden dönmek, muhalefet etmek, caymak ve geride kalmak demektir. İf'al babında geçmiş zaman çoğul fiili olarak "sözlerinden döndükleri için / ahdi bozdukları için" manasındadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin değişmesi, bozulması ve asıl halinin (veya hedeflenen durumun) gerisinde (arkasında) kalması olduğunu belirtir. Verilen sözün bozulmasına veya yalan çıkmasına da bu yüzden "hulf" denir.
Râgıb el-İsfahânî, hulf kavramını, kişinin vaat ettiği, taahhüt ettiği eylemin tam aksini bilerek ve kasten yapması olarak açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafık ahlakının temelinde yatan ahlaki ve hukuki tutarsızlığa işaret eder. Ahdi bozmak (hulf), Kur'an'da sadece dini bir günah değil; aynı zamanda güven toplumunun, devletler arası hukukun ve insani ilişkilerin temeline konmuş en büyük siyasi ve sosyal dinamittir. Sözün namusunu çiğneyen münafık, kendi teolojik namusunu da (imanını da) yitirmiştir.
Allâhe (اللَّهَ)
Cümlede "Ahlefû" fiilinin mef'ulü (nesnesi) konumundadır. "Allah'a (verdikleri sözden döndükleri için)." Sözden dönmenin ihanet boyutunu, muhatabın yüceliği (Allah olması) üzerinden zirveye taşır.
Mâ (مَا)
İsm-i mevsul olarak "O şeyi ki... / O sözü ki..." manasında cümleyi birbirine bağlar.
Veadûhü (وَعَدُوهُ)
Sözcüğün kökü "v-a-d" harflerinden meydana gelir. Söz vermek ve taahhütte bulunmak demektir. Mazi (geçmiş zaman) fiil ve nesne zamiriyle "O'na vaat ettikleri, O'na verdikleri (sözü)" manasındadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının, kişinin gelecekte bir eylemi yerine getireceğine dair haber vermesi ve bunun taahhüdüne girmesi olduğunu belirtir. (Münafıkların 75. ayette "Eğer Allah bizi zenginleştirirse kesinlikle sadaka vereceğiz" şeklindeki yeminli vaatlerine atıftır).
Ve Bi-Mâ (وَبِمَا)
"Ve (ikinci olarak) şu sebep yüzünden ki..." Nifakın kalplerde ebediyen mühürlenmesinin ikinci ve asli gerekçesini bağlar.
Kânû (كَانُوا)
Kelimenin kökü "k-v-n" harfleridir. Olmak, bulunmak, idi anlamlarına gelen nakıs fiildir. "Onlar idiler / Onlar (sürekli) şöyle yapıyorlardı." Kendisinden sonra gelen muzari fiille birleşerek eylemin bir defaya mahsus olmadığını, kronikleşmiş bir karakter (alışkanlık) olduğunu ifade eder.
Yekzibûn (يَكْذِبُونَ)
Sözcüğün kökü "k-z-b" harflerinden meydana gelir. Yalan söylemek, asılsız iddiada bulunmak ve gerçeği çarpıtmak demektir. Geniş zaman çoğul fiili olarak "Yalan söylüyorlardı / Yalanı alışkanlık haline getirmişlerdi" manasında ayetin son kelimesidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi gerçeğinden, hakikatinden ve olduğu halden başka türlü göstermek, hakikate aykırı beyanda bulunmak olduğunu belirtir. Sıdk'ın (doğruluğun) zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kizb" eyleminin sadece dildeki (sözdeki) bir hata değil; kişinin kalbindeki niyet, dışarıdaki eylemi ve dilindeki sözü arasındaki mutlak kopukluk, saptırma ve uyuşmazlık olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu son kelimesinin münafığın varoluşsal iflasını özetlediğine dikkat çeker. Yalan (kizb), münafıkların başvurduğu geçici bir taktik değil; onların karakterini inşa eden ana ham maddedir. Allah'ın onların kalbine ölene kadar (yelkavnehû) nifak mührünü vurmasının asıl sebebi; onların sadaka vermemelerinden (ekonomik suçtan) ziyade, Allah'ı, elçisini ve toplumu kandırmaya kalkışarak "yalanı" ontolojik bir yaşam tarzı (kânû yekzibûn) haline getirmeleridir. Yalan, kalbi nifakla donduran en zehirli hastalıktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla