Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 74. Ayet

    يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yahlifûne bi(A)llâhi mâ kâlû velekad kâlû kelimete-lkufri vekeferû ba’de islâmihim vehemmû bimâ lem yenâlû(c) vemâ nekamû illâ en aġnâhumu(A)llâhu verasûluhu min fadlih(i)(c) fe-in yetûbû yeku ḣayran lehum(s) ve-in yetevellev yu’ażżibhumu(A)llâhu ‘ażâben elîmen fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) vemâ lehum fî-l-ardi min veliyyin velâ nasîr(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkarcılık içeren sözü söylemişler, müslüman olduklarını beyan ettikten sonra inkarcılığa sapmışlar ve başaramadıkları o işe yeltenmişlerdir. Onların öç almaya kalkışmaları için Allah’ın ve O’nun lütfu sayesinde resulünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu! Eğer pişman olup tövbe ederlerse bu kendilerinin iyiliğine olur; yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da ahirette de elem verici bir azaba uğratır; artık yer yüzünde onlara ne bir dost ne bir yardımcı bulunur.

      Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkarcılık içeren sözü söylemişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Ayet bir münafığın durumu hakkında inmiştir. Bu adam bir gün şöyle demişti: Allah’a and olsun ki eğer Muhammed'in (s.a.) dediği gerçekse biz eşekten daha kötüyüz. Bu sözü müslümanlardan biri duymuş ve bunu Resulullah’a bildirmiştir. Bunun üzerine Resulullah bu adamı çağırmış ve ona “Söylediğin şeye seni sevkeden nedir?” diye sormuştur. Adam, yemin etmiş ve söylediklerinden dolayı kendini lanetlemiştir. Bunun üzerine onlar sizi hoşnut etmek için Allah’a yemin ederler mealindeki beyan nazil olmuştur. Fakat bunun dışındaki görüş, daha uygundur. Çünkü oysa inkarcılık içeren sözü söylemişlerdir mealindeki ayette bu beyan edilmiştir. Adamın sözü ise “Eğer Muhammed'in (s.a.) dediği gerçekse biz eşekten daha kötüyüz” şeklindedir. Bu sözün kendisi inkarcılık içeren bir söz değildir. Bilakis bu, yergi sözüdür ki bu sözle kendisini yermektedir. Ayrıca, ayette Allah adına yemin ediyorlar beyanı vardır. Bu bir topluluğun sözüdür. Denildi ki: Bu ayet, Abdullah b. Übey hakkında inmiştir. O, arkadaşlarına şöyle demiştir: Allah’a and olsun ki bizimle Muhammed’in (s.a.) durumu, birinin “besle köpeği, yesin seni” sözü gibidir. Yine o şöyle demiştir: Eğer biz Medine’ye dönersek bizden güçlü olanlar, zayıf olanları çıkaracaktır. Bu durum Hz. Peygamber’e haber verilmiştir. Resulullah onu çağırmış ve ona sormuştur. Bunun üzerine o, böyle söylemediğine dair Allah adına yemin etmeye başlamıştır. Bununla birlikte ayetin, “Onlara soracak olsan mutlaka, ‘biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu!’ derler” mealindeki beyanla bağlantılı olması uygundur. Onlar Allah’la, ayetleriyle ve peygamberiyle alay ediyorlardı. Bu alay, küfürdür. Veya eğer onlar, Allah’ın bize açıklamadığı inkarcılık içeren söz söylemişlerse, biz onların bunu söyledikleri şekilde yorumlamayız. Çünkü bizim onların söylemiş olduğu bu sözü bilmeye bir ihtiyacımız yoktur.

      Müslüman olduklarını beyan ettikten sonra inkarcılığa sapmışlar. Bu beyanın, “gerçekte müslüman olduktan sonra inkara sapmışlar” anlamına gelmesi mümkündür. “Müslüman olduktan sonra” mealindeki beyanın, müslüman olduklarını açığa vurduktan sonra manasına gelmesi de mümkündür. Yani müslüman olduklarını beyan etmelerinden sonra bundan dönmüşlerdir. Ayette İslam ile imanın aynı olduğuna ilişkin delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak Müslüman olduktan sonra inkara sapmışlardır buyurmuştur. Başka ayette O şöyle buyurmuştur: “Kim islam’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek... imandan sonra inkarcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder?” Yine bir diğer ayette “imanlarının ardından inkarcılığa sapıp sonra inkarlarını daha da arttıranlar” buyurmuştur.

      Hz. Peygamber'in Nübüvveti

      Başaramadıkları o işe yeltenmişlerdir. Denildi ki: Onlar Resulullahı öldürmeye ve ona tuzak kurmaya yeltenmişlerdir. Fakat yeltendikleri bu işi başaramamışlardır. Bunda Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onlar yeltendikleri şeyi gizlemişlerdi. Sonra o, bunu haber vermiştir. Bu gaybi bir bilgidir. Dolayısıyla bu durum, onun bu bilgiyi Allah’tan öğrendiğini göstermektedir.

      Onların öç almaya kalkışmaları için Allah’ın ve O’nun lütfu sayesinde resulünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu! Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bunu söyleyen adam bu davranışından dolayı tövbe etmiş ve tövbesi kabul edilmiştir. Bu adamın İslam döneminde bir öldürme hadisesi vardı. Resulullah bu adamın diyetini belirlemiş ve ödemiştir. O, bununla müstağni davranmıştır. İbn Abbas şöyle demiştir: Onların öç almaya kalkışmaları için Allah’ın ve O’nun lütfu sayesinde resülünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu! Resulullah münafıklara ganimetlerden ve sadakalardan veriyordu. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların öç almaya kalkışmaları ancak Resulullah’ın onlara ganimet ve sadaka vermesi sebebiyledir. Öç almaları. Bazı edebiyat alimleri, Ebu Muaz ve diğerleri şöyle demiştir: Öç almaları. Yani kötülerneleri. Bu kelimenin iki kullanımı vardır: “Nekım” şeklinde cer haliyle ve “nekamu” şeklinde nasb ile. “Nekame, yenkimu ve nekıme, yenkamu” şeklinde “kaf” harfinin kesralı kılınmasıyla söylenir. O, -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle buyurmaktadır: Onların Resulullah’ı kötülerneleri ve ona karşı kötü söz söylemeleri ancak Allah’ın kendilerini zengin etmesi sebebiyledir. Çünkü onlar fakir ve ihtiyaç sahibi olsalardı, Resulullah’ı kötülemeye ve ona kötü söz yöneltmeye cüret edemezlerdi. Fakat onlar Allah’ın onları zenginleştirmesi sebebiyle onu kötülemişlerdir. O’nun lütfu sayesinde resulünün mealindeki beyanın, Resulullah’ın onlara karşı değerli insanlar gibi davranması ve onlara iyilikte bulunması anlamına gelmesi mümkündür. Öyle ki onlar “o her söze kulak veriyor, mazeretleri kabul ediyor” demişlerdir. Bu durum, onları Resulullahı kötülemeye sevketmiştir.

      Eğer pişman olup tövbe ederlerse bu kendilerinin iyiliğine olur. Bundan münafığın tövbesinin kabul edilebileceği anlaşılmaktadır. Yüz çevirirlerse Allah onları elem verici bir azaba uğratır. Yüz çevirirlerse mealindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani müslüman olduktan sonra. Yüz çevirirlerse ifadesinin şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani inkar ve münafıklığa devam ederlerse. Allah onları dünyada da ahirette de elem verici bir azaba uğratır. Belirtmiş olduğumuz sebeplerle. Dünyada cihat emri, öldürülme ve korku ile. Bu, dünyadaki azaptır. Ahiretteki azap ise açıktır.

      Artık yer yüzünde onlara ne bir dost ne bir yardımcı bulunur. Bunun yorumunu başka bir yerde açıkladık.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yahlifûne (يَحْلِفُونَ)

        Sözcüğün kökü "h-l-f" harflerinden meydana gelir. Yemin etmek, ant içmek ve bir sözü mukaddes bir değere bağlayarak pekiştirmek demektir. Geniş zaman çoğul fiili olarak "yemin ederler / sürekli yemin ediyorlar" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde, kişinin söylediği sözün doğruluğunu ispatlamak için o söze çok değer verilen bir şeyi (mukaddesatı) bağlaması ve onu inkar edilemez kılmak istemesi fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "half" (yemin) eylemini, kişinin söylediği şeyin şüphesizliğine muhatabını inandırmak için (özellikle Allah'ı) şahit tutması olarak açıklar. Münafıkların bu eylemi, gerçeği savunmak için değil, tamamen "söyledikleri küfür sözlerinin ifşa olmasını" engellemek için başvurdukları bir panik ve savunma mekanizmasıdır.

        Kelimete'l-Küfri (كَلِمَةَ الْكُفْرِ)

        Birinci kelimenin kökü "k-l-m" (etkilemek, yaralamak, söz); ikinci kelimenin kökü "k-f-r" (örtmek, gizlemek, inkar etmek) harfleridir. İsim tamlaması olarak "Küfür kelimesini / inkar sözünü" demektir.

        İbn Fâris, "kelime" sözcüğünün temelinde tesir etmek ve "yaralamak" (kelm) fikrinin bulunduğunu belirtir. Ağızdan çıkan söz de muhatabın kalbinde veya aklında bir "iz/yara" bıraktığı için bu isimle anılmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını, nimeti örtbas etmek ve ilahi gerçeği reddetmek olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte "küfür kelimesi" kavramının dinamik yapısını tahlil eder. Münafıkların peygambere ve ayetlere karşı sarf ettikleri alaycı sözler (kelime), sıradan bir dedikodu değil; İslam'ın varlık zeminini oyan, inancı yıkan ve failini anında dinden çıkaran aktif bir "küfür eylemidir". Söz, burada varoluşsal bir inkar silahıdır.

        Ba'de İslâmihim (بَعْدَ إِسْلَامِهِمْ)

        "Ba'de" (sonra) zaman zarfıdır. "İslam" kelimesinin kökü "s-l-m" harfleridir. Güvende olmak, barış, boyun eğmek ve teslim olmak demektir. İyelik zamiriyle (him) "Kendi İslamlarından (Müslüman olmalarından) sonra" anlamını taşır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın her türlü kusur, tehlike ve isyandan kurtularak mutlak bir sükûnete ve itaat (teslimiyet) haline girmesi fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ifadenin hukuki ve sosyolojik ağırlığına işaret eder. Bu kişiler baştan beri kâfir (müşrik) değillerdi; görünüşte kelime-i şehadet getirmiş, İslam devletinin vatandaşı olmuş ve "İslam'a girmişlerdi." Ancak söyledikleri o "küfür sözü", onların teolojik statülerini tamamen iptal etmiş ve kendi özgür iradeleriyle "İslam'dan sonra kâfir olmalarına" (irtidad etmelerine) yol açmıştır.

        Ve Hemmû (وَهَمُّوا)

        Kelimenin kökü "h-m-m" harfleridir. Niyetlenmek, azmetmek, bir işi kafaya koymak, tasarlamak, yönelmek ve içe dert olmak demektir. Geçmiş zaman çoğul fiili olarak "ve niyetlendiler / yeltendiler / kastettiler" manasındadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının, kişinin kalbinde bir eylemi gerçekleştirmeye dair şiddetli bir istek duyması ve o eylemi iç dünyasında planlaması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hemm" eylemini, iradenin henüz dış dünyada tam olarak pratiğe dökülmeden hemen önceki o "şiddetli meyli ve kararlılık hali" olarak açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin (hemmû) tarihsel bağlamına dikkat çeker. Olay, münafıkların Tebük Seferi dönüşünde Akabe (dar dağ yolu) mevkiinde Hz. Muhammed'e (sav) kurdukları suikast girişimidir. Dağ yolunda peygamberin devesini uçuruma yuvarlamaya "niyetlenmişlerdi" (hemmû). Kur'an, onların bu sinsi siyasi terör eylemini deşifre eder.

        Lem Yenâlû (لَمْ يَنَالُوا)

        Sözcüğün kökü "n-y-l" harflerinden meydana gelir. Ulaşmak, erişmek, elde etmek, başarmak ve nail olmak demektir. Başındaki "lem" edatından dolayı olumsuz ve meczum bir muzari fiil olarak "başaramadılar / ulaşamadılar / elde edemediler" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde hedeflenen bir maksada veya menfaate bilfiil el sürmek, onu kendine dahil etmek fikrinin bulunduğunu belirtir. Suikast girişimi (hemm) ilahi koruma sayesinde başarısızlığa uğramış ve hedeflerine (peygamberin ölümüne) "nail olamamışlardır."

        Ve Mâ Nekemû (وَمَا نَقَمُوا)

        "Ve" (atıf), "Mâ" (olumsuzluk edatı) ve "Nekemû" geçmiş zaman fiilinden oluşur. Kökü "n-k-m" harfleridir. Öfkelenmek, kin duymak, intikam almak, ayıplamak ve şiddetle yermek demektir. "Kusur bulmadılar / kin duymadılar / intikam almaya kalkmadılar" manasındadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi şiddetle kınamak, inkar etmek ve iç dünyada biriken o zehirli hıncı dışarı kusmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nikmet/intikam" kavramını, kişinin gördüğü bir nimet veya hakikat karşısında kendi noksanlığını hissedip öfkeye kapılması ve cezalandırıcı (yıkıcı) bir hisse (hınca) bürünmesi olarak açıklar.

        Min Fadlihî (مِن فَضْلِهِ)

        Sözcüğün kökü "f-d-l" harflerinden meydana gelir. Artmak, fazlalaşmak, üstün olmak ve lütuf/ihsan demektir. "O'nun fazlından / Kendi lütfundan" manasındadır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), münafıkların psikolojisindeki (mâ nekemû illâ...) o muazzam hastalıklı tezada (beyana) dikkat çeker. Normalde bir insan kendisine kötülük yapana veya malını gasp edene "kin duyar" (n-k-m). Ancak münafıkların kin duymasının (ve suikasta yeltenmesinin) sebebi, Allah ve Resulünün Medine'de onları fakir bırakması değil; tam aksine ganimetlerle, sadakalarla ve İslam'ın getirdiği siyasi güçle "onları lütfuyla zenginleştirmiş" (ağnâhüm) olmasıdır! İyiliğe karşı nankörlük ve nimet vereni öldürmeye kalkmak, nifakın en karanlık ve hastalıklı (psikopatolojik) boyutudur.

        Ve Lâ Nasîr (وَلَا نَصِيرٍ)

        Sözcüğün kökü "n-s-r" harflerinden meydana gelir. Yardım etmek, zafer kazandırmak, kurtarmak ve destek çıkmak demektir. İsm-i failin mübalağalı (sıfat-ı müşebbehe) kalıbı olarak "Ve hiçbir yardımcı / hiçbir destekçi (yoktur)" manasında ayetin son kelimesidir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde birine arka çıkıp ona düşman karşısında güç (kuvvet) vermek fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nusret" (yardım) kavramının, zorda kalan birini ezen otoriteye karşı savunmak ve ona zafer kazandırmak olduğunu söyler. Münafıklar yeryüzündeki sahte müttefiklerine ve zenginliklerine (ağnâ) güvenerek Allah'a ve elçisine savaş (suikast) açmışlardır. Ancak ilahi ceza (azap) geldiğinde, o güvendikleri dünyevi müttefiklerin hiçbiri onlara "velilik" (dostluk) yapamayacak ve ilahi adalete karşı onları kurtaracak "nasîr" (destekçi/yardımcı) olamayacaktır. Tövbeyi reddeden nifakın sonu, evrensel (mutlak) bir yalnızlık ve azaptır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X