Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 69. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 69. Ayet

    كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kelleżîne min kablikum kânû eşedde minkum kuvveten veekśera emvâlen veevlâden festemte’û biḣalâkihim festemta’tum biḣalâkikum kemâ-stemte’a-lleżîne min kablikum biḣalâkihim veḣudtum kelleżî ḣâdû(c) ulâ-ike habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(s) veulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Ey münafıklar! Sizin durumunuz da) sizden öncekilerin durumuna benziyor; üstelik onlar sizden daha güçlüydü, malları ve evlatları daha çoktu. Onlar dünyadaki nasiplerinden haz duyup yararlandı/ar. Sizden öncekilerin kendi paylarından istifade ettikleri gibi siz de kendi nasibinizi elde edip yararlandınız. Siz de onların daldıkları gibi boş şeylere daldınız. İşte hem dünyada hem ahirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır, ası/ ziyana uğrayanlar da bunlardır.

      (Ey münafıklar! Sizin durumunuz da) sizden öncekilerin durumuna benziyor; üstelik onlar sizden daha güçlüydü. Yani bu münafık ve kafirler, sizden öncekiler gibidir. Cenab-ı Hak, bunların hangi konuda ötekiler gibi olduklarını açıklamamıştır. Fakat sizden öncekilerin durumuna benziyor mealindeki beyan şu manaya gelebilir: Yani sizler, sizden öncekilerin azaba yöneldikleri gibi azaba yöneldiniz. Üstelik onlar sizden daha güçlüydü ve kuvvetle tutma bakımından sizden daha üstündüler. Malları ve evlatları daha çoktu. Dünyada azap ve ceza bunlarla savılır. Yine birbirlerine yardım da bunlarla yapılır. Bununla birlikte onlar bu cezayı kendilerinden savmaya güç yetiremediler. Sizler ise onlardan daha güçsüz ve diğer belirtilen hususlarda daha eksiksiniz; bu azabı savmaya nasıl güç yetireceksiniz? Bu, dile getirilmiş bir yorumdur. Yine denildi ki: (Ey münafıklar! Sizin durumunuz da) sizden öncekilerin durumuna benziyor. Yani ötekiler tercih etmiş oldukları amellere, Allah'a karşı gelmenin her türlüsüne, peygamberleri yalanlamaya ve helal olmayan muamelelere yöneldikleri gibi sizler de tercih ettiğiniz bu amellere yöneldiniz. Dolayısıyla ötekilerin yöneldiği gibi sizler de yöneldiniz. Onlar dünyadaki nasiplerinden haz duyup yararlandılar. Sizden öncekilerin kendi paylarından istifade ettikleri gibi siz de kendi nasibinizi elde edip yararlandınız. Denildi ki: Nasiplerinden yararlandılar, yani ötekiler dinleri karşılığında dünyayı yedikleri gibi sizler de dininiz karşılığında dünyayı yemektesiniz. Denildi ki: Onlar dünyadaki nasiplerinden haz duyup yararlandılar. Yani dünyadaki nasiplerinden. Ahirete ise hazırlık yaparak önceden bir şey göndermediler. Siz de yararlandınız. Dünyadaki nasibinizden. Ahirete ise hazırlık yaparak önceden bir şey göndermediniz. Ötekilerin yararlandıkları gibi. Yani dünyadaki nasiplerinden yararlandıkları gibi. Onlar da ahirete hazırlık yapıp önceden bir şey göndermediler. "Halak" (خلاق) nasip demektir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "İşte onların ahirette hiç nasipleri yoktur". Yani onların nasipleri yoktur. Ebu Hureyre şöyle demiştir: "Halak" (خلاق) din demektir. Aynı şekilde Hasan-ı Basri de "nasiplerinden" ilahi beyanı hakkında bu anlamı vermiştir. Yani dinlerinden.

      Siz de onların daldıkları gibi boş şeylere daldınız. Yani geçmiş ümmetlerin daldığı gibi sizler de batıla ve yalanlamaya daldınız. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: Daldınız. Yani oyalanıp eğlendiniz. Onların daldıkları gibi. Yani onların yalanlamayla oyalandıkları gibi. İşte hem dünyada hem ahirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır. Dünyada ve ahirette bu amellerine sevap yoktur. Çünkü bu amelleri iman olmaksızın gerçekleşmişti. Amellerin sevabı ahirette ancak imanla olmaktadır. Asıl ziyana uğrayanlar da bunlardır. Apaçık bir ziyana. Onların dünyadaki amellerinin geçersizliği, onların amellerini, müminler ve kafirler olmak üzere her iki grubun da kabul etmemesi sebebiyledir. Çünkü onlar her iki gruba da onları onayladıklarını açıklamaktadırlar. Halbuki her iki gruptan biriyle de beraber değillerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara!”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Emvâlen (أَمْوَالًا) Ve Evlâden (وَأَوْلَادًا)

        "m-v-l" (mallar) ve "v-l-d" (evlatlar/çocuklar) köklerinden türeyen kelimelerdir. "Mallar ve çocuklar bakımından" anlamında temyizdirler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu iki kavramın Antik Çağ ve Cahiliye dönemi sosyolojisindeki yerine dikkat çeker. Mal (servet) ve kalabalık erkek çocuk (evlat) nüfusu, o dönemin en büyük askeri, siyasi ve ekonomik "dokunulmazlık" statüsüdür. Allah, münafıklara şu an övündükleri bu dünyevi gücün geçmişteki çok daha büyük versiyonlarının (imparatorlukların) bile ilahi ceza karşısında bir işe yaramadığını hatırlatır.

        Festemte'û (فَاسْتَمْتَعُوا)

        Sözcüğün kökü "m-t-a" harflerinden meydana gelir. Faydalanmak, yararlanmak, geçici olarak haz almak ve kullanmak demektir. İstif'al babında geçmiş zaman çoğul fiilidir: "Bunun üzerine faydalandılar / haz aldılar."

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye kalıcı olarak sahip olmak değil, onu belirli bir süre kullanıp zevkini çıkarmak ve sonra onu geride bırakmak fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meta" kavramını insanın bedensel arzularına hitap eden, dünyevi, gelip geçici ve ahirette hiçbir ahlaki karşılığı olmayan menfaat olarak tanımlar.

        Bi Halâkihim (بِخَلَاقِهِمْ)

        Kelimenin kökü "h-l-k" harfleridir. Ölçü biçmek, yaratmak, karakter ve pay/nasip anlamlarına gelir. "Halâk" formunda "dünyevi pay, ayrılan hisse" demektir. "Kendi paylarıyla / hisseleriyle" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeye tam ölçüsünü vermek, pürüzsüz hale getirmek ve ona bir takdir (sınır) biçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, halâk kelimesini insanın dünyada elde ettiği ahlaki veya maddi nasip olarak açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, münafıkların dünyayı algılayışlarındaki teolojik krizi bu ifade üzerinden tahlil eder. Mümin dünyayı bir "imtihan yurdu" ve ahiretin tarlası olarak görürken; geçmiş kavimler ve münafıklar dünyayı sadece bedensel olarak "tüketilecek, yararlanılacak bir pay" (halâk) ve devasa bir haz/eğlence merkezi (istimta') olarak görmüşlerdir. Materyalizm, tarih boyunca değişmeyen bir nifak hastalığıdır.

        Festemta'tüm (فَاسْتَمْتَعْتُم) Bi Halâkiküm (بِخَلَاقِكُمْ)

        "Siz de kendi payınızdan faydalandınız/haz aldınız." İstif'al babında, ikinci çoğul şahıs mazi fiili ve muhatap zamiridir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin (istimta' / haz alma) ve nesnenin (halâk / pay) birebir tekrar edilmesindeki Kur'ani edebi tasvire (beyana) işaret eder. Cümledeki bu gramatik tekrar, münafıkların kendilerinden önceki helak olmuş kâfir toplumları adım adım, milimi milimine, hiçbir ders almadan körü körüne taklit etmelerindeki o trajik aynılığı ve akıl tutulmasını resmeder.

        Ve Hudtüm (وَخُضْتُمْ)

        Sözcüğün kökü "h-v-d" harflerinden meydana gelir. Suya dalmak, bataklığa girmek, boş lafa dalmak, ileri geri konuşmak ve gerçeği çarpıtmak demektir. Geçmiş zaman çoğul fiili olarak "Ve daldınız / Boş laflara ve eğlenceye daldınız" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının ayaklarla derin suya veya çamura girip bata çıka yürümek olduğunu belirtir. İnsanın ucunun nereye varacağını bilmediği, dipsiz ve tehlikeli bir laf kalabalığının içine girmesine de bu mecazla "havd" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "havd" eyleminin köken itibarıyla suya dalmak olduğunu, ancak dilde genellikle yalan, batıl ve asılsız sözlerin içine dalmak, gerçeği sulandırmak maksadıyla kullanıldığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, iman ile nifak arasındaki ciddiyet farkını bu kavram üzerinden değerlendirir. İman etmek (e-m-n), hakikati büyük bir ciddiyet, vakar ve sorumlulukla omuzlamaktır. "Havd" (dalmak) ise dini, ayetleri ve peygamberi sıradan bir laf kalabalığına (dedikoduya), bir alay konusuna indirgemek ve hakikati çamura bulamaktır.

        Habitat (حَبِطَتْ)

        Kelimenin kökü "h-b-t" harfleridir. Boşa gitmek, heder olmak, şişmek ve iflas etmek demektir. Geçmiş zaman dişil (müennes) fiili olarak "Boşa gitti / Geçersiz oldu / Heba oldu" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelindeki sarsıcı mecaza işaret eder. Asıl manası, bir hayvanın (özellikle devenin) çok fazla ve zararlı/zehirli bir ot yemesi sonucunda karnının aşırı derecede şişmesi ve en nihayetinde çatlayarak ölmesidir (habat).

        Râgıb el-İsfahânî, amellerin "boşa gitmesi" (hubut) kavramını bu kök üzerinden açıklar. Münafıkların kıldıkları namazlar, verdikleri sadakalar dışarıdan bakıldığında o hayvanın karnı gibi "büyük, gösterişli ve şişkin" görünür. Ancak içinde iman (sağlıklı gıda) olmadığı için, nifak (zehir) o amelleri içten içe çürütür ve bu şişkin eylemler nihayetinde patlayarak sahibini helak eder.

        Fi'd-Dünyâ (فِي الدُّنْيَا) Ve'l-Âhirati (وَالْآخِرَةِ)

        "Dünyada ve ahirette." Amellerin iptal olmasının (hubut) sınırlarını çizen mekânsal ve zamansal zarflardır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, münafığın mutlak iflasını bu ifadenin kapsayıcılığı üzerinden belirtir. Onların yaptıkları "iyilikler" (veya ibadet görünümlü eylemler) ahirette kabul edilmeyeceği gibi (sevap alamayacaklar), dünyada da maskeleri düştüğü için o bekledikleri siyasi statüye, saygıya ve menfaate ulaşamayacaklar, dünyadaki emekleri de "boşa gidecektir".

        El-Hâsirûn (الْخَاسِرُونَ)

        Kelimenin kökü "h-s-r" harfleridir. Zarar etmek, ziyana uğramak, sermayeyi tüketmek ve iflas etmek demektir. Çoğul ism-i fail olarak "Mutlak ziyana uğrayanların ta kendileridir / Asıl kaybedenler onlardır" manasında ayetin kapanış kelimesidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi hacminden, tartısından veya sermayesinden eksilmesi, yok olması (ticari zarar) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsran" kavramını sıradan bir tüccarın para kaybetmesi değil; insanın dünya hayatı denilen en büyük varoluşsal "sermayesini" (ömrünü, vaktini ve yeteneklerini) yalan, nifak ve alay gibi içi boş şeylere yatırarak ahirette elinde hiçbir şey kalmaksızın "mutlak bir iflasa" ve helake sürüklenmesi olarak tanımlar. Münafık kazanmayı umarak oynadığı oyunda elindeki tek sermayeyi (ruhunu) kaybeden asıl tüccardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X