لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, hemen koşup oraya sokulurlardı.
Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, oraya sokulurlardı. Denildi ki: Sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar -yani dağlardaki mağaralar- veya girilecek bir kovuk -yani yerdeki bir izbe kovuk- bulsalar, oraya sokulurlardı. Yani oraya dönerlerdi. Koşarak. Yani koşmak suretiyle. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Melce'" (الملجأ) dağlardaki sığınaktır. "Mağarat" (المغارات) mağaralar demektir. "Müddehal" (المدخل) yerdeki kovuk demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Mağaralar sığınak gibidir. Bu, kişinin içinde korunmuş olduğu yerdir. Kovuk ise aynı şekilde insanların içine girdiği yerdir. Koşarak. Yani hızlı bir şekilde hareket ederek. Bu kelimenin kökü hakkında şöyle denilir: "Cemehati'd-dâbbetü" (جمحت الدابة), "tecmehü" (تجمح), "cimâhan" (جماحاً) "fe hiye câmihun" (فهي جامح). Bu kelime koşmak manasındadır. İbn Kuteybe de böyle demiştir. Ebû Muaz şöyle demiştir: "Cemuh" (الجموح), kafasına ve hevasına uyan demektir. Bazıları şöyle demiştir: Veya girilecek bir kovuk bulsalar. Yani aralarına girecek insanlar bulsalar. Size değil, oraya dönerlerdi. Bunun aslı şudur ki onlar şayet sığınacakları güvenli bir yer bulsalardı, oraya dönerlerdi. Yani hemen oraya koşarlardı, size iman ettiklerini açıklarnazlardı. Fakat onların böyle bir durumları yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Lev (لَوْ)
Arapçada şart edatıdır. "Eğer, şayet, olsaydı" anlamlarına gelir. Geçmişe veya geleceğe yönelik, gerçekleşmesi zor veya imkansız olan bir varsayımı ifade etmek için kullanılır.
İbn Fâris, edatların sözlük anlamından ziyade dildeki fonksiyonuna dikkat çekerek, "lev" edatının muhatabın zihninde "gerçekleşmemiş bir ihtimali" canlandırmak ve o ihtimal üzerinden bir karaktere ayna tutmak için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lev" edatının genellikle "imtina" (bir şeyin olmayışına bağlı olarak başka bir şeyin de olmayışı) manası taşıdığını söyler. Ayetin başında "Lev yecidûne" (Eğer bulsalardı) denilmesi, münafıkların sığınacak başka bir yerleri olmadığı için mecburen İslam toplumunun içinde durduklarını; eğer ufak bir fırsat bulsalardı o toplumda bir saniye bile durmayacaklarını ifşa eden ilahi bir varsayımdır.
Yecidûne (يَجِدُونَ)
Sözcüğün kökü "v-c-d" harflerinden meydana gelir. Bulmak, elde etmek, ulaşmak ve hissetmek demektir. Ayette geniş/şimdiki zaman çoğul fiili olarak "bulurlarsa / bulabilselerdi" manasında şart fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde aranan veya kaybolan bir varlıkla karşılaşmak, onu idrak edip ele geçirmek fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vicdan" (bulma) eyleminin, kişinin şiddetli bir arayış ve korku neticesinde bir şeye ulaşma çabası olduğunu açıklar. Münafıkların sürekli olarak gözleriyle bir kaçış rotası "aradıklarını" ve buldukları an kullanacaklarını gösterir.
Melce'en (مَلْجَأً)
Kelimenin kökü "l-c-e" harfleridir. Sığınmak, korunmak, himayesine girmek ve dayanmak demektir. İsm-i mekan formunda "sığınılacak yer, barınak ve güvenli kale" anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının insanın başına gelen bir tehlikeden veya düşmandan kaçarak kendini emniyete alabileceği sağlam bir yere yönelmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iltica" kavramını, nefsin korku duyduğu bir unsurdan kurtulmak için kendisini fiziksel veya psikolojik olarak dışarıya kapatacak bir himaye merkezi (melce) bulması olarak tanımlar.
Ev (أَوْ)
Arapçada atıf (seçenek) edatıdır. "Veya, yahut" anlamlarına gelir. Münafıkların kaçış planlarındaki alternatif ve gitgide daralan mekanları sıralamak için kullanılır.
Meğârâtin (مَغَارَاتٍ)
Sözcüğün kökü "ğ-v-r" harflerinden meydana gelir. Aşağı inmek, dibe çökmek, içeri girmek, batmak ve çukur anlamlarına gelir. "Meğâra" (mağara) kelimesinin çoğuludur. Dağların içindeki derin oyuklar ve saklanma yerleri demektir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde satha göre daha aşağıda olan, insanın içine girip kaybolabileceği kadar derin, karanlık ve gözden uzak yer fikrinin bulunduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu mekan kelimesinin ayetteki psikolojik anlamına dikkat çeker. Mağaralar (meğârât) genellikle dar, ışıksız, yabani ve insana ürküntü veren yerlerdir. Münafıkların Medine'deki ferah evlerini bırakıp dağlardaki bu karanlık ve izbe deliklere saklanmayı "tercih edilebilir" görmeleri, içlerinde taşıdıkları nifak kaynaklı korkunun ve paranoyanın ne kadar korkunç boyutlarda olduğunu gösterir. İslam toplumunda bulunmak, onlara mağaradaki yalnızlıktan daha ağır gelmektedir.
Müddahalen (مُدَّخَلًا)
Kelimenin kökü "d-h-l" harfleridir. Girmek, sızmak ve içeri dahil olmak demektir. İfti'al babından (müftedal/müdtahal) ism-i mekan olarak "zorla girilecek yer, yer altı tüneli, daracık sığınak" manasını taşır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının dışarıda (hariç) olanın zıddı olarak, bir şeyin içine karışmak ve orada gizlenmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ifti'al babının kelimeye "zorluk ve çaba" anlamı kattığını söyler. "Müddahal", sıradan geniş bir kapıdan girmek değil; insanın ancak kendini zorlayarak, büzülerek, sürünerek (bir köstebek gibi) zar zor sığabileceği dar ve sıkıntılı yer altı dehlizleridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların kaçış alternatiflerinin gitgide daraldığını belirtir: Önce güvenli bir sığınak (melce), o olmazsa dağda bir mağara (meğârât), o da olmazsa başlarını sokacakları daracık bir delik veya tünel (müddahal). Bu sıralama, onların teolojik ve psikolojik köşeye sıkışmışlıklarının mimari (mekânsal) tasviridir. Nefes alacak bir delik bulsalar kaçacaklardır.
Le Vellev (لَوَلَّوْا)
Sözcüğün kökü "v-l-y" harflerinden meydana gelir. Bir şeye yönelmek, sırt çevirmek ve yüz çevirmek anlamlarına gelir. Tef'il babında, başındaki kesinlik (cevap) bildiren "le" edatıyla birlikte "kesinlikle dönüp kaçarlardı / arkalarına bakmadan oraya yönelirlerdi" manasında geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının peş peşe gelmek ve bitişmek olduğunu, ancak "tevelli" eylem kalıbında kişinin yönünü bulunduğu cepheden başka bir yöne çevirmesi, yani muhatabına veya savaşa "sırt dönüp firar etmesi" manasında kullanıldığını ifade eder.
İleyhi (إِلَيْهِ)
Harf-i cer (ilâ / -e doğru) ve o (hu) zamirinden oluşur. "Oraya doğru / ona doğru" demektir. Dönüp kaçacakları o dar sığınakları işaret eder.
Ve Hüm (وَهُمْ)
"Ve onlar ... iken" manasında, kendisinden sonra gelen ism-i fail veya fiille birlikte bir "hal cümlesi" (durum zarfı) oluşturur. Onların o mağaralara kaçış anındaki kontrolsüz ve zavallı psikolojilerini resmeden ifadenin girişidir.
Yecmehûn (يَجْمَحُونَ)
Kelimenin kökü "c-m-h" harfleridir. Dizginlenememek, şaha kalkmak, çılgınca koşmak, başını alıp gitmek ve gemi azıya almak demektir. Geniş zaman çoğul fiili olarak "dizginlenemez bir şekilde, körü körüne ve çılgınca kaçarken" manasında ayetin vurucu son kelimesidir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde durdurulması, yönünün çevrilmesi veya kontrol edilmesi imkansız olan şiddetli ve asi bir hız fikrinin bulunduğunu belirtir. Örneğin sahibinin komutunu dinlemeyip kontrolden çıkarak şaha kalkan ve çılgınca koşan ata "feresün cemûh" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "cümuh" eylemini, insanın korkudan dolayı aklını ve iradesini kaybederek, hiçbir engeli umursamadan, gözü kapalı bir şekilde tehlikeden uzaklaşmaya çalışması olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, münafık ahlakındaki "korku" (ferak) duygusunun bu fiille zirveye ulaştığını analiz eder. Izutsu'ya göre "yecmehûn", sadece fiziksel bir koşu değil, tamamen hayvani bir panik halidir. Münafıkların İslam toplumunun içinde durması kendi rızalarıyla değil, sadece sığınacak bir yer (melce/mağara) bulamamalarındandır. Eğer bir delik bulsalardı, "gemini koparmış ürkek bir at gibi" (yecmehûn) kimseyi dinlemeden, arkalarına bakmadan vahşice oraya hücum ederlerdi. Bu, nifakın içindeki o muazzam dehşetin, sahtekarlığın ve aidiyetsizliğin en çarpıcı psikolojik tablosudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla