Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 55. Ayet

    فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ tu’cibke emvâluhum velâ evlâduhum(c) innemâ yurîdu(A)llâhu liyu’ażżibehum bihâ fî-lhayâti-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor.

      O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet, takdim-te'hir üzere anlaşılmalıdır. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: O halde dünya hayatında onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah bu imkânları vermekle, onlara âhirette eziyet çektirmeyi istiyor. Bazıları da şöyle demiştir: Âyet bildirildiği üzeredir. O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünyada ve âhiret hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor. Dünya hayatında eziyet çektirme, onlara cihadın farz kılınması ve savaşa çıkmakla emrolunmalarıdır. Bu, onlara zor ve ağır geliyordu. Dolayısıyla bu, onlara eziyet çektirmektir. Bu, başka bir ayette bildirilen durumdur: "(Gelseler de) size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise, mala düşkünlük göstererek sizi sivri dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah'a göre kolaydır". Veya dünyada eziyet çektirme, öldürülmedir. Eğer sefere çıkmazlarsa öldürülürler.

      Âyette Mutezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü onlar diyorlar ki: Allah bir kimseye din konusunda en yararlı olandan (aslah) başkasını vermez. Ayrıca Cenab-ı Hak, Resulullah'a "onların malları da evlatları da seni imrendirmesin" buyurmuştur. Şayet Allah, onlara mal ve evlatları sadece iyilik ve fayda için vermemiş olsaydı, sanki şöyle buyurmuş olurdu: Onlara verdiğim iyilikler ve faydalar seni imrendirmez. Bu uzak bir yorumdur. Dolayısıyla bu durum, Allah'ın kullarına din konusunda onların yararlarına olmayan şeyleri de verebileceğini göstermektedir. "Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar" mealindeki ayette onların görüşlerini reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, "Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz!" buyurmuş, sonra da "Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar" diye açıklama yapmıştırm. 0, iyilikleri için bunları vermiyor. Bu durum, Allah'ın, kullarına din konusunda faydalarına olmayan şeyleri de verebileceğini göstermektedir. Çünkü Allah onlara bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor mealindeki âyette, Cebriyye'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak dünya ve âhirette azap edeceğini, bununla birlikte onları, fiilleri bulunmayan hususlarda karşılıksız bir şekilde azap etmeyeceğini bildirmiştir. Bu durum, onların bunda etkin bir fiillerinin olduğunu ve Allah'ın, yapmış oldukları fiil sebebiyle onlara azap ettiğini göstermektedir. Çünkü Allah onlara bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor mealindeki âyette, Allah'ın, onlara verdiği her şeyi, bunlarla onları bağışlamak için vermediğine dair delil vardır. Fakat 0, onların durumunu bildiği için vermektedir. Cenab-ı Hak, onlara vermiş olduğu malları ve diğer şeyleri, kendilerini helâk edecek durumlarda kullanacaklarını bilince, bunları bu sebeple verir. Bunları kendi kurtuluşları için kullanacaklarını bildiği kimselere ise onlara merhamet etmek için verir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak herkese kendilerinde vuku bulacak durumu bildiğine göre verir. Çünkü 0, onlara bilgisinin dışında bir şeyi vermiş olsa, vermesinde hata etmiş olur.

      Canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor. Denildi ki: Korkudan dolayı canlarının çıkmasını ve helâk olmalarını. Ebû Avsece şöyle demiştir: "Canı ağzından çıktı" denilir. Denildi ki: Canlarının yok olmasını. Tıpkı "Batıl yıkılıp gitti!" mealindeki ayette belirtildiği gibi. Yani yok olup gitti. Aynı şekilde Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Zeheka" (زهق) "telef oldu", yani yok olup gitti. Âyette Resulullah'ın nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o, onların canlarının kâfir olarak çıkacağını bildirmiştir, akıbetieri de onun bildirmiş olduğu şekilde gerçekleşmiştir. Bu durum, onun bunu Allah'tan öğrendiğini göstermektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Felâ (فَلَا)

        Arapçada "fe" (öyleyse, şu halde, bunun üzerine) atıf ve sonuç harfi ile "lâ" (olumsuzluk ve yasaklama) edatının birleşimidir. Kendinden önceki ayetlerde münafıkların sefere katılmamaları ve infaklarının reddedilmesi anlatıldıktan sonra, bu durumun psikolojik ve sosyolojik sonucunu bildiren "Öyleyse / Şu halde ... (olmasın)" manasında bir giriş edatıdır.

        Tu'cibke (تُعْجِبْكَ)

        Sözcüğün kökü "a-c-b" harflerinden meydana gelir. Taaccüp etmek, şaşırmak, imrenmek, hayran kalmak ve hoşa gitmek demektir. İf'al babında, yasaklama (nehiy) kipi ve muhatap zamiriyle (ke/seni) birlikte "Seni imrendirmesin / Senin tuhafına veya hoşuna gitmesin" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin alışılmışın ve sıradanlığın dışında olması sebebiyle insanın tuhafına gitmesi, şaşırması veya o şeye hayranlık duyması fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ucb" (beğenme/imrenme) kavramını, insanın kendi nefsini veya bir başkasının sahip olduğu dünyevi bir şeyi abartılı bir şekilde beğenmesi ve ona büyük bir hayretle/hevesle bakması olarak açıklar. Ayette, Peygamber'e (ve onun şahsında tüm İslam toplumuna), münafıkların sahip olduğu dışsal ve maddi güce (ihtişama) bakıp içsel bir eziklik veya hayranlık (tu'cibke) duymamaları emredilir. Bu, teolojik bir psikoloji yönetimidir.

        Emvâlühüm (أَمْوَالُهُمْ)

        Kelimenin kökü "m-v-l" harfleridir. Sahip olunan şey, mülk, servet ve sermaye anlamına gelen "mâl" kelimesinin çoğuludur (emvâl). İyelik zamiriyle (hüm) "onların malları" demektir.

        İbn Fâris, kökün temelinde insanın doğası gereği şiddetle yöneldiği, arzuladığı ve meylettiği şey (meyl) fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mal kavramını insanın dünya hayatında ihtiyaç duyduğu ve ihtirasla elde tuttuğu nesneler olarak tanımlar. Münafıkların İslam ordusuna katılmamak için güvendikleri en büyük dayanakları bu servetleridir.

        Ve Lâ (وَلَا)

        "Ve" (atıf/bağlaç) ile "Lâ" (olumsuzluk/pekiştirme) edatıdır. "Ve (şunlar) da olmasın / ve ne de..." anlamında, imrenilmemesi gereken ikinci unsuru cümleye bağlar.

        Evlâdühüm (أَوْلَادُهُمْ)

        Sözcüğün kökü "v-l-d" harflerinden meydana gelir. Doğurmak, dünyaya getirmek, çocuk, nesil ve evlat anlamlarına gelen "veled" kelimesinin çoğuludur (evlâd). "Onların evlatları / çocukları" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin (canlının) kendisinden bir parça üretmesi, neslini devam ettirmesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu iki kavramın (mal ve evlat) Arap sosyolojisindeki yerine dikkat çeker. Cahiliye ve erken İslam dönemi Arap toplumunda servet (emvâl) ve özellikle erkek çocuklardan oluşan geniş aile nüfuzu (evlâd), en büyük güç, dokunulmazlık ve siyasi statü sembolüdür. Kur'an, müminlere, münafıkların sahip olduğu bu "dünyevi statü sembollerine" imrenmeyi yasaklayarak, gücün kaynağına dair yeni bir teolojik değerler sistemi (takva ve cihad) inşa eder.

        İnnemâ (إِنَّمَا)

        "İnne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatı ile "mâ" (ancak/sadece) hasr edatının birleşmesidir. "Ancak, sadece, yegane sebep şudur ki" anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "innemâ" edatının cümleye tahsis (sınırlama) anlamı kattığını belirtir. Allah'ın onlara mal ve evlat vermesinin arkasında yatan ilahi amacın, sadece ve mutlak olarak "azap" olduğunu, başka bir nimet veya lütuf kasti taşımadığını sabitleyen kesin bir edattır.

        Yurîdullâhu (يُرِيدُ اللَّهُ)

        "Yurîdu" fiili ve "Allah" lafzından oluşur. Sözcüğün kökü "r-v-d" harfleridir. İstemek, arzu etmek, yönelmek ve irade etmek demektir. İf'al babında geniş zaman fiilidir: "Allah irade eder / Allah (şöyle yapmayı) ister."

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi talep edip ona yönelmek olduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, iradeyi, bir şeyi belirli bir hikmet ve amaç doğrultusunda seçmek ve istemek olarak tanımlar. Münafıkların zenginliği bir tesadüf veya onların kurnazlıklarının bir sonucu değil; doğrudan Allah'ın onları kendi mallarıyla sınamak ve cezalandırmak için kurduğu bir "ilahi irade/plan" (yurîdullâhu) neticesidir.

        Liyu'azzibehüm (لِيُعَذِّبَهُم)

        Kelimenin kökü "a-z-b" harfleridir. Başındaki "li" harf-i ceri, sebep/gaye bildiren (için) edatıdır. Tef'il babındaki muzari fiil (yu'azzibe) ve onlara (hüm) zamirinin birleşmesiyle: "Onlara azap etmesi için / onları cezalandırmak gayesiyle" manasını taşır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının kişiyi şiddetle engellemek, onu yapmakta olduğu eylemden acı vererek alıkoymak ve onun huzurunu/tatlılığını (azb) gidermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, azabın insanın varlığına, bedenine ve ruhuna ağır bir acı veren ceza olduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte "azap" kavramının buradaki ironik kullanımını analiz eder. Dünyevi nimet (mal ve evlat) normal fıtratta bir "rahmet ve lütuf" iken, münafıkların ontolojik ikiyüzlülükleri sebebiyle bu nesneler bizzat "azabın" aracına dönüşmüştür. Serveti kaybetme korkusu, parayı koruma stresi, evlatların bitmeyen dertleri ve toplumda sürekli rol yapmanın getirdiği tükenmişlik; onların kendi elleriyle besleyip büyüttükleri dünyevi azaplarıdır.

        Bihâ (بِهَا)

        "Bi" (ile, vasıtasıyla) harf-i ceri ve "hâ" (o) müennes tekil zamirinin birleşimidir. "Onunla / Onlar vasıtasıyla" demektir. Buradaki zamir, akılsız çoğul hükmünde olan "emvâl ve evlâd" kelimelerine (mallara ve çocuklara) işaret eder. Azabın dışarıdan bir yıldırımla değil, doğrudan "o sahip oldukları şeylerin bizzat kendisiyle" (bihâ) geleceğini vurgular.

        Fî (فِي)

        İçinde, zarfında, -de/-da anlamlarına gelen harf-i cerdir (mekân veya zaman zarfı).

        El-Hayâti'd-Dünyâ (الْحَيَاةِ الدُّنْيَا)

        Hayat kelimesinin kökü "h-y-y" (canlılık, yaşamak); dünya kelimesinin kökü ise "d-n-v" (yakın olmak, aşağıda olmak) harfleridir. "Aşağıdaki/yakın olan dünya hayatı" anlamında isim tamlamasıdır.

        İbn Fâris, hayatın, ölümün zıddı olan biyolojik ve ruhsal canlılık olduğunu; dünya kelimesinin ise ahirete kıyasla mekânsal veya zamansal olarak "insana en yakın olan" ve değer olarak da "en alçak/aşağıda olan" şey (ednâ) kökünden geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "dünya hayatı içinde" (fi'l-hayâti'd-dünyâ) kaydına dikkat çeker. Münafıkların azabı sadece ahiretteki cehennem ateşiyle sınırlı değildir. Onların nifakları, sürekli şüphe (rayb) içinde kıvranmaları ve sahip oldukları gücü (mallarını) yitirme paranoyaları, onlara daha nefes alırlarken (dünya hayatındayken) ruhsal bir azap olarak yaşatılmaktadır. Nifak, dünya hayatını da cehenneme çeviren bir psikopatolojidir.

        Ve Tezheka (وَتَزْهَقَ)

        Sözcüğün kökü "z-h-k" harflerinden meydana gelir. Canın zorlukla çıkması, bedenden sökülmek, yitip gitmek, tükenmek ve batılın yok olması demektir. "Ve çıksın / ve sökülüp gitsin" manasında muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin asıl yerinden sökülmesi, bedenden canın çıkması, batılın ve asılsız olanın helak olup kaybolması fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zehuk" eyleminin sıradan bir ayrılış olmadığını; canın, şiddetli bir sıkıntı, keder ve ıstırapla (zoraki bir şekilde) bedeni terk etmesi hali olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "tezheka" kelimesinin Kur'ani beyandaki çarpıcı (ve sarsıcı) tasvir gücüne dikkat çeker. Ölüm için "mevt" (ölmek) veya "vefat" (canın alınması) gibi kelimeler kullanılabilirdi. Ancak "z-h-k" kelimesi seçilerek, münafığın ruhsal trajedisi resmedilir: Bütün varlığını, kibrini ve umudunu yatırdığı mallarını (emvâl) ve evlatlarını (evlâd) dünyada bırakarak onlardan kopmanın verdiği o tarifsiz acıyla; ruhunun adeta boğularak, çırpınarak ve sökülerek bedenden atılması (tezheka) betimlenmiştir. Bu, ebedi bir yok oluş travmasıdır.

        Enfüsühüm (أَنفُسُهُمْ)

        Kelimenin kökü "n-f-s" harfleridir. Ruh, can, hayat, nefes ve insanın kendi öz varlığı anlamlarına gelen "nefs" kelimesinin çoğuludur (enfüs). İyelik zamiriyle (hüm) "onların canları / ruhları" demektir. "Tezheka" fiilinin failidir (sökülüp çıkan şey onlardır).

        İbn Fâris, bu kökün temelinde varlığın hayat kaynağı olan nefes, soluk ve insanın canlılığını temsil eden asli unsurların bulunduğunu belirtir.

        Ve Hüm (وَهُمْ)

        "Ve onlar ... iken" manasında, kendisinden sonra gelen ism-i faille birlikte bir "hal cümlesi" (durum zarfı) oluşturur. Canlarının çıkma anındaki nihai ve varoluşsal statülerini bildirir.

        Kâfirûn (كَافِرُونَ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" harflerinden meydana gelir. Örtmek, gizlemek, nimetin üstünü kapatmak ve inkar etmek demektir. Çoğul ism-i fail olarak "inkar edenler / kâfirler" manasında ayetin son kelimesidir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının ilahi hakikati inatla kendi vicdanına karşı örtmek (küfür) fikri olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki bu hal cümlesinin (ve hüm kâfirûn / onlar kâfirler olarak can verirlerken) münafığın varoluşsal iflasını ilan ettiğini analiz eder. İnsan dünyada pek çok günah işleyebilir, ancak münafıkların mal ve statü hırsı onların iman etmesini kalıcı olarak engellemiş; canları büyük bir ıstırapla (tezheka) bedenden sökülürken bile inatla hakikati örten (küfür) o karanlık karakterlerini korumuşlardır. Müslüman taklidi yaparak yaşadıkları dünya hayatı, "kâfir" olarak son bulmuş ve teolojik maskeleri bizzat ölüm anında paramparça olmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X