وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 46. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: niyet, hazırlık, tevbe 46, tembellik, engelleme, tevbe suresi 46. ayet, tevbe suresi, allah
-
Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi; fakat Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi, onları geri koydu, onlara 'Oturun bakalım diğer oturanlarla beraber!' denildi.
Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi. Bu beyanın, müfessirlerin dediği üzere, Tebük savaşı hakkında olması mümkündür. Onlar, savaşa çıkmak ve buna hazırlanmakla emrolundular. Onlar ise çıkmamaya karar verdiler. Bundan dolayı da kınandılar. Bu beyanın, bütün savaşlar hakkında olması da mümkündür. Onlar savaşa çıkmamaya karar verip inandılar ve buna hiçbir hazırlık yapmadılar. Ayrıca dediler ki: "Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık". Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onların, yalancı olduklarını ve zengin olduklarını bildirerek onları yalanladı. Fakat onlar savaşa çıkmamaya karar verdiler ve bunun için hiçbir hazırlık yapmadılar. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Fakat Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi. Allah onların sefere çıkmalarını istemedi mealindeki ayet şu manaya gelebilir: Yani Allah, onların sefere çıkmalarından razı olmadı. Sonra Cenab-ı Hak, razı olmamasının sebebini şu ilahi beyanla açıklamıştır: "Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı". Yani fesat çıkarırlardı. Yani Allah onların sefere çıkmalarını istememiştir. Çünkü O, onların cihada çıkmalarının belirtmiş olduğu şekilde müminlere bozgunculuktan başka bir katkılarının olmayacağını bilmiştir.
Onları geri koydu. Denildi ki: Onları tutup alıkoydu. Yani Cenab-ı Hak, onların sefere çıkmalarının müminlere bozgunculuktan başka bir sonucunun olmayacağını bildiğinde onları tutup alıkoydu. Cenab-ı Hakk'ın, onlarda, tembellik ve ağır davranma gibi fiilleri yaratmış olması da mümkündür. Bunda, Allah'ın kötü fiilleri de yarattığına dair delil vardır. Bu, kendileri için kötülük olsa dahi başkası için iyilik olabilmektedir. Günahkâr kimsede günah fiilinin yaratılması da buna göredir. Bu, kendisi için kötülük; başkası için iyilik olabilmektedir. "İnbi'as" (انبعاث) sefere çıkmak demektir. İbn Mesud'un mushafında "hurûç" (خروج) kelimesinin kullanılmasıyla "Fakat Allah onların sefere çıkmalarını istemedi" şeklindedir. "Tesbit" (التثبيط) tutarak alıkoymak demektir. Bu kelimenin asıl manası ağırlaştırmaktır. Ebû Avsece, "inbi'as" (انبعاث) kelimesinin ayağa kalkma anlamına geldiğini söylemiştir.
Onlara 'oturun bakalım diğer oturanlarla beraber!' denildi. Oturun denildi mealindeki ayetin şu anlama gelmesi mümkündür: Onlar ResuluHah'tan savaştan geri kalıp evlerinde oturmak için izin istediklerinde o, bu konuda onların mazeretlerinin olduğunu düşünerek onlara izin verdi. Eğer bu beyan AHah'a aitse bu, tehdit ve korkutma anlamındadır. Bu beyanın, şeytana ait olması da mümkündür. Buna göre şeytan, onların savaştan geri kalıp evlerinde oturmalarını teşvik etmiş onlara savaştan geri kalıp evlerinde oturmaları yolunda vesvese vermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Erâdû (أَرَادُوا)
Sözcüğün kökü "r-v-d" harflerinden meydana gelir. İstemek, arzu etmek, bir şeye yönelmek, talep etmek ve irade göstermek demektir. Ayette geçmiş zaman çoğul fiili olarak "eğer isteselerdi / niyet etselerdi" (lev erâdû) manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi arayıp talep etmek, ona doğru yönelmek ve gidip gelmek (mürâvede) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramını, nefsin bir şeyi yapmaya veya elde etmeye yönelik akli ve hissi bir kararlılığı olarak açıklar. Münafıkların savaşa çıkmayı "istememeleri", onların sadece bir heves eksikliği değil; kalplerinde bu işe dair en ufak bir tasdik, niyet ve eylem planı barındırmamaları demektir. Zira irade, mutlaka eyleme hazırlığı gerektirir.
El-Hurûce (الْخُرُوجَ)
Kelimenin kökü "h-r-c" harfleridir. Çıkmak, ayrılmak, bulunduğu yeri terk etmek demektir. Ayette "erâdû" (istediler) fiilinin nesnesi olarak "savaşa/sefere çıkmayı" anlamında masdar olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde içerideki bir varlığın, saklı bulunduğu veya yerleşik olduğu dar alandan dışarıya çıkması, genişliğe geçmesi fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "huruç" eyleminin fiziksel bir ayrılış olduğu gibi, kişinin bir otoriteye karşı niyetini ve asıl karakterini ortaya koyduğu aktif bir hareketlilik olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Tebük seferi bağlamındaki sosyolojik ve askeri anlamına işaret eder. Huruç, burada sıradan bir evden çıkış değil; devletin beka sorunu yaşadığı bir dönemde ilahi otoritenin çağrısına uyarak "toplumsal bir seferberliğe (askeri kampa) iştirak etmektir." Münafıkların asıl kaçtığı şey, bu meşakkatli askeri çıkıştır.
Le E'addû (لَأَعَدُّوا)
Sözcüğün kökü "a-d-d" harflerinden meydana gelir. Saymak, hesap etmek, miktar belirlemek ve hazırlamak anlamlarına gelir. İf'al babında, geçmiş zaman kipiyle ve başındaki kesinlik bildiren "le" edatıyla birlikte "mutlaka hazırlarlardı / kesinlikle tedarik ederlerdi" manasını taşır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin sınırlarını ve miktarını belirlemek, onu sayarak gelecekteki bir durum için hazır (yedekte) tutmak fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "i'dad" (hazırlama) eylemini, bir işi gerçekleştirmek için gerekli olan tüm araç, gereç ve psikolojik donanımı önceden hesaplayıp hazır hale getirmek olarak tanımlar. Allah'ın bu eylemi iradeye (istemeye) bağlaması; "Eğer kalplerinde gerçek bir niyet olsaydı, bunun pratik (fiziksel) yansıması olan hazırlığı mutlaka yaparlardı" şeklindeki ahlaki ve ontolojik bir deşifredir.
Uddeten (عُدَّةً)
Kelimenin kökü "a-d-d" harfleridir. Hazırlık, teçhizat, donanım, silah, binek, erzak ve mühimmat demektir. Ayette "i'dad" fiilinin nesnesi olarak (ona uygun bir hazırlık) manasında geçer.
İbn Fâris, bu kelimenin insanın bir zorlukla veya düşmanla karşılaşmadan önce, o krizi aşmak için biriktirdiği ve saydığı her türlü maddi araç (binek, kılıç, yiyecek) olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte eylem ile niyet arasındaki organik bağı analiz eder. Izutsu'ya göre münafık karakteri, sadece dilde (sözde) var olur; pratikte (eylemde) yoktur. Onların "udde" (silah/erzak) hazırlamamaları, teolojik ikiyüzlülüklerinin somut ve matematiksel kanıtıdır. İman eylemi zorunlu kılar; nifak ise insanı hareketsizleştirir.
Kerihe (كَرِهَ)
Sözcüğün kökü "k-r-h" harflerinden meydana gelir. Çirkin görmek, hoşlanmamak, iğrenmek, zoruna gitmek, tiksinmek ve istememek demektir. Sevginin ve rızanın (muhabbetin) tam zıddıdır. Ayette Allah'ın münafıklara karşı takındığı tavrı bildiren geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının nefsin bir şeyi çirkin bulup ondan uzaklaşması, ağır ve nahoş gelen bir durumu şiddetle reddetmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kerh kavramını, akla ve fıtrata aykırı, çirkin olan şeye karşı duyulan ilahi veya beşeri tiksinti olarak açıklar. Allah'ın onların çıkışını "çirkin görmesi" (kerihe), onların niyetlerindeki fesadı ve orduya verecekleri zararı (habal) bildiği için onlardan razı olmamasıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu noktasında derin bir teolojik strateji olduğuna değinir. Münafıkların savaşa katılmaması görünürde onların kendi seçimi ve tembellikleri gibi dursa da, asıl sebep ilahi iradenin bu kalitesiz ve çürük (nifak ehli) zümrenin İslam ordusunun içine karışmasını "çirkin görmesi" ve onları dışlamasıdır. Bu, İslam cephesini koruyan ilahi bir ayıklama operasyonudur.
İnbi'âsehüm (انبِعَاثَهُمْ)
Kelimenin kökü "b-a-s" harfleridir. Göndermek, diriltmek, uykudan uyandırmak, kışkırtmak ve harekete geçirmek anlamlarına gelir. İnfial babında "kendiliğinden fırlayıp kalkmaları, sefere atılmaları, hareketlenmeleri" manasında masdardır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde durgun, sabit veya uykuda olan bir varlığın yerinden kalkarak (veya kaldırılarak) ani bir hızla harekete geçmesi fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inbi'as" kelimesinin kişinin kendi içsel arzusuyla, büyük bir motivasyonla ve süratle bulunduğu yerden kalkıp eyleme koşması olduğunu söyler. Allah, bu ikiyüzlü güruhun coşkuyla sefere katılmasını (inbi'as) çirkin bulmuştur; çünkü onların bu sahte coşkularının altında yatan niyet cihad değil, ordu içinde fitne ve kargaşa (kışkırtma) çıkarmaktır.
Fe Sebbetahüm (فَثَبَّطَهُمْ)
Sözcüğün kökü "s-b-t" harflerinden meydana gelir. Ağırlaştırmak, alıkoymak, engellemek, cesaretini kırmak, durdurmak ve tembelleştirmek demektir. Tef'il babında, Allah'ın onların psikolojisine yönelik eylemini bildiren geçmiş zaman fiilidir (Allah onları alıkoydu / ağırlaştırdı).
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi bağlamak, ağır bir yük yükleyerek onun yürümesine ve ilerlemesine engel olmak, hızını kesmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tesbît" eylemini, insanın kalbine bir ağırlık, isteksizlik ve tembellik düşürerek onu yapması gereken işten (cihaddan) manen felç edip durdurmak olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin Kur'ani beyandaki sarsıcı psikolojik derinliğine işaret eder. Allah münafıkları fiziki zincirlerle bağlayıp evlerine hapsetmemiştir; onlara en ağır cezayı vererek, kendi kalplerindeki korkaklığı, dünya sevgisini ve nifakı birer "manevi pranga" haline getirmiştir. "Sebbeta" eylemi, onların ruhlarına atılmış ilahi bir uyuşukluk, bir irade felcidir. Onlar kendi tembellikleriyle oturduklarını zannederken, aslında Allah tarafından şerefli bir yoldan (cihaddan) "kovulmuş" ve ağırlaştırılmışlardır.
Kîle (وَقِيلَ)
Kelimenin kökü "k-v-l" harfleridir. Söylemek, konuşmak, hitap etmek demektir. Geçmiş zaman edilgen (meçhul) fiilidir; "denildi / söylendi" anlamına gelir. Söyleyenin kim olduğu (Allah mı, şeytan mı, nefisleri mi, yoksa birbirlerine mi söyledikleri) belirtilmeyerek emrin ontolojik ağırlığı ve genel bir kader (hüküm) olduğu vurgulanır.
Uk'udû (اقْعُدُوا)
Sözcüğün kökü "k-a-d" harflerinden meydana gelir. Oturmak, geri kalmak, yerinden kalkmamak ve bir işi yapmaktan vazgeçmek demektir. Ayette emir kipiyle "Oturun / Geri kalın / Evlerinizde çakılıp kalın" manasında kullanılır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde kıyamın (ayağa kalkmanın, dikilmenin ve harekete geçmenin) tam zıddı olan; durağanlık, çökme ve eylemsizlik fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ku'ud" kavramının fiziki bir oturmanın ötesinde, kişinin üzerine düşen hayati bir sorumluluktan ve farzdan (cihaddan) kasten geri durması, eylemi terk etmesi olduğunu açıklar.
Me'a'l-Kâ'ıdîn (مَعَ الْقَاعِدِينَ)
"Maa" (ile, beraber) zarfı ve "k-a-d" (oturanlar) kökünden türemiş çoğul ism-i failin birleşimidir. "Oturanlarla (geri kalanlarla) beraber" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, kâ'id (oturan) kelimesinin savaş bağlamında savaşa katılma gücü (istita'ası) olmayan, mazeretli sayılan zayıfları nitelediğini söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ifadenin Arap sosyolojisindeki en ağır hakaret ve aşağılama formlarından biri olduğuna dikkat çeker. "Oturanlar" (kâ'ıdîn); kadınlar, çocuklar, hastalar, kötürümler ve yaşlılardır. Savaşa çıkacak gücü, malı ve silahı (istita'ası) olduğu halde kalbindeki nifak yüzünden evinde kalan bu "sağlıklı erkekler", ilahi bir kararla bu zayıf ve aciz zümrenin seviyesine (oturanlara) indirilmiş, ahlaken ve statü olarak "kâ'ıdîn" mertebesine mahkûm edilerek tarihin en büyük sosyal zilletini yaşamışlardır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla