لَوْ كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً لَاتَّـبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
Kolay elde edilecek bir kazanç ve kısa bir yolculuk olsaydı mutlaka peşinden gelirlerdi; fakat o meşakkatli yol onlara uzun geldi. Bir de kalkıp, 'Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık' diye Allah'ın adına yemin edecek, böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerini elbette biliyor.
Kolay elde edilecek bir kazanç ve kısa bir yolculuk olsaydı mutlaka peşinden gelirlerdi. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Kolay elde edilecek bir kazanç olsaydı. Yani yakın bir ganimet. Kısa bir yolculuk. Yani kolay. Mutlaka peşinden gelirlerdi. Savaşlarında. Fakat o meşakkatli yol onlara uzun geldi. Yani gidilecek yol. Denildi ki: Kazanç, dünyadır. Kısa bir yolculuk, meşakkatin bulunmadığı bir yolculuktur. Kolay elde edilecek bir kazanç olsaydı mealindeki âyetin aslı şudur: Yani hazır yararlar. Kısa bir yolculuk. Yani mevcut olmayan yararlar. "'Araz" (العرض) yararlar demektir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Eğer onlar için hazır veya şu an mevcut bulunmayan yararlar olsaydı, onları uymalarını istediğin hususlarda mutlaka peşinden gelirlerdi. Çünkü onların âdeti menfaatlere uymaktır. Yani münafıkların. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: "Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir". Cenab-ı Hak, onların, kendisine şartlı olarak kulluk ettiklerini bildirmiştir. Bu şart "kendisine bir iyilik denk geldiğinde bundan memnun olmasıdır:' Dolayısıyla onların âdeti menfaatlere uymaları ve bunlara meyletmeleridir. Müminlere gelince, onlar her durumda, bolluk ve darlık döneminde Allah'a kulluk ederler. Yine onlar kendilerine bir menfaat gelsin veya gelmesin, bir meşakkatle karşılaşsınlar veya karşılaşmasınlar Resulullah'a uyarlar ve ondan ayrılmazlar. Onlar hiçbir durumda Resulullah'tan ayrılmazlar.
Bir de kalkıp, 'Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık' diye Allah'ın adına yemin edecekler. Yani eğer bineğirniz ve silahımız olsaydı sizinle beraber sefere çıkardık. Eğer bizim erzak ve savaşacağımız âletleri satın alacak malımız olsaydı, sizinle beraber sefere çıkardık. Ayrıca Cenab-ı Hak, onların buna güç yetirdiklerini, güçlerinin olmadığına dair yalan söylediklerini bildirmiştir. Nitekim 0, "eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi" buyurmuştur.
Mutezile şöyle demiştir: Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık mealindeki ayet, istitaatın fiilden önce insanda var olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenab-ı Hak onların "bizim harcayacağımız ve silah alacağımız şey yoktur" sözlerinde yalancı olduklarını bildirmiştir. Buna karşın biz deriz ki: İstitaat iki çeşittir: Vasıtalara ve çeşitli hallere sahip olmak anlamında istitaat ve fiilleri yapmaya ilişkin istitaat. Vasıtalara ve hallere sahip olma anlamındaki istitaatın fiilden önce olması mümkündür. Bu istitaat, vasıtalara ve durumlara ilişkin istitaat demektir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, "eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi" buyurmuştur. Yine Mutezile'nin sözlerinden biri şudur: "Fiile ilişkin istitaat birden fazla zamanlarda devam etmez". Bu ayet ise istitaatın birden fazla vakitte devam edeceğini bildirmiştir. Bu durum, bunun vasıtalara ve durumlara ilişkin istitaat olduğunu göstermektedir.
Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Denildi ki: Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Buna güç yetirmediklerine dair yalan yere yaptıkları yeminleri sebebiyle. Denildi ki: Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Savaşa çıkmayı terketmek sebebiyle. Çünkü onlar savaşa çıkmayı terkettiklerinde öldürüıürler. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: "Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler". Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler mealindeki âyetin "dünyadaki münafıklıkları sebebiyle âhirette kendilerini helâke sürükleyecekler" manasına gelmesi de mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Lev (لَوْ)
Arapçada şart edatıdır. "Eğer, şayet, olsaydı" anlamlarına gelir. Genellikle geçmişte gerçekleşmemiş olaylar, imkansız durumlar veya varsayımlar (şart-ı gayr-ı vaki) için kullanılır.
İbn Fâris, edatların sözlük anlamından ziyade dildeki fonksiyonuna dikkat çekerek, "lev" edatının muhatabın zihninde geçmişe dair "gerçekleşmemiş bir ihtimali" canlandırmak için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "imtina" (gerçekleşmeme) manası taşıdığını söyler. Ayetin başında yer alması, münafıkların savaşa katılma ihtimallerinin aslında en başından beri söz konusu olmadığını, ancak belirli "kolay" şartlar sağlansaydı yalandan da olsa katılabileceklerini ifşa eden ilahi bir varsayım (senaryo) kurar.
Kâne (كَانَ)
Sözcüğün kökü "k-v-n" harflerinden meydana gelir. Olmak, meydana gelmek, bulunmak ve idi anlamlarına gelir. Nakıs fiil olarak, şart cümlesinin (lev) fiili konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin varlık sahasına çıkması, sabit ve mevcut olması fikrinin bulunduğunu belirtir.
Aradan (عَرَضًا)
Kelimenin kökü "a-r-d" harfleridir. Görünüp kaybolmak, kalıcı olmamak, tesadüf etmek, genişlik ve geçici dünya malı (menfaat) anlamlarına gelir. Ayette seferin ucundaki maddi kazancı ve kolay ganimeti ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin asıl ve kalıcı (cevher) olmaması, sadece bir süreliğine ortaya çıkıp sonra hızla kaybolması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "arad" kavramını, insanın kalıcı ahiret nimetleri karşısında heves ettiği, hızla tükenen, geçici dünyevi hazlar, ganimetler ve menfaatler olarak açıklar. Ayette münafıkların sefere (Tebük'e) çıkmamalarının teolojik değil, tamamen "ekonomik ve konfor" odaklı bir faydacılığa (pragmatizme) dayandığını; eğer ortada "yakın bir dünyevi kazanç" (aradan) olsaydı dine değil ama o kazanca tabi olacaklarını deşifre eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi münafık (ikiyüzlü) psikolojisinin temel motivasyonu üzerinden analiz eder. Münafık karakteri, bedel ödemeyi (cihadı) reddeder, sadece rantı (aradı) sever. İslam onlar için uğruna fedakarlık yapılacak bir inanç sistemi değil; riskin sıfır, maddi getirinin (ganimetin) yüksek olduğu anlarda yanaşılan dünyevi bir "şirket" gibi algılanmaktadır.
Karîben (قَرِيبًا)
Sözcüğün kökü "k-r-b" harflerinden meydana gelir. Yakın olmak, mesafenin kısalığı ve kolay ulaşılabilirlik demektir. Ayette "aradan" (menfaat/ganimet) kelimesinin sıfatı olarak "yakın, kolayca elde edilebilir" manasında geçer.
İbn Fâris, kökün asıl manasının uzaklığın ve mesafenin (bu'd) tam zıddı olan "bir varlığa mekânsal, zamansal veya manevi olarak bitişme/yanaşma" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kurb kavramının fiziki mesafeden ziyade zahmetsizlik anlamına da geldiğini söyler. "Yakın bir ganimet" ifadesi, uğrunda uzun bir savaş verilmeyecek, sınırları zorlamayacak, risksiz ve yorulmadan "hemen şuracıkta" ele geçirilecek bir kazancı simgeler.
Seferan (وَسَفَرًا)
Kelimenin kökü "s-f-r" harfleridir. Açığa çıkarmak, örtüyü kaldırmak, süpürmek, parlamak ve yolculuk yapmak anlamlarına gelir. Ayette "ve bir yolculuk" manasında seferberlik halini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde kapalılığın giderilmesi, bir şeyin aydınlanması veya açılması fikrinin yattığını belirtir. İnsanın kendi evinin kapalılığından (mahremiyetinden) çıkıp, ufku açık ve geniş arazilere (yollara) düşmesine bu sebeple "sefer" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, sefer eylemini mesafeleri kat etmek ve yol yürümek olarak tanımlar. Ayrıca insanın ahlakını ve gerçek yüzünü (kapalı olan yönlerini) açığa çıkardığı için bu kelimenin yolculuk anlamında kullanıldığına dikkat çeker. Tebük seferi de münafıkların o "örtülü" ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmıştır.
Kâsıdan (قَاصِدًا)
Sözcüğün kökü "k-s-d" harflerinden meydana gelir. Doğrudan yönelmek, niyet etmek, orta yollu olmak, ifrat ve tefritten uzak durmak demektir. Ayette sefer kelimesinin sıfatı olarak "orta halli, ne çok uzun ne çok kısa, kolay ve katlanılabilir (yolculuk)" manasında yer alır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir hedefe doğru sağa sola sapmadan, doğruca ve pürüzsüz bir şekilde gitmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kasd" kavramının eylemde ve yönelişte dengeyi (itidali) bulmak olduğunu söyler. "Seferan kâsıdan", aşırı sıcakta, çölde, günlerce süren meşakkatli bir askeri harekat değil; gölgeliklerden gidilen, su sıkıntısı çekilmeyen, tahammül sınırlarını zorlamayan "vasat/rahat" bir gezi mesabesindeki yolculuktur.
Lettebe'ûke (لَاتَّبَعُوكَ)
Kelimenin kökü "t-b-a" harfleridir. Birinin izinden gitmek, peşine düşmek, ardı sıra yürümek ve ona uymak demektir. İfti'al babında geçmiş zaman fiili olarak "kesinlikle sana uyarlardı / senin peşinden gelirlerdi" manasında, şart cümlesinin sonucudur (cevap). Başındaki "le" harfi kesinlik ve tekit (pekiştirme) bildirir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir varlığın başka bir varlığı adım adım, mekânsal veya inançsal olarak, geride kalmaksızın takip etmesi fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ittiba eyleminin bilinçli bir uyma ve lideri onaylama hareketi olduğunu söyler. Ancak münafıkların "ittibası" Peygamber'in teolojik otoritesine duyulan sadakatten değil, "yakın ganimet ve kolay sefer" şartlarının oluşturduğu dünyevi cazibedendir.
Ve Lâkin (وَلَٰكِن)
Arapçada istidrak (düzeltme/karşıtlık) edatıdır. "Fakat, lakin, ancak" anlamlarına gelir. Önceki varsayımı veya durumu tersine çevirerek asıl gerçekleşen durumu bildirmek için kullanılır.
Be'udet (بَعُدَتْ)
Sözcüğün kökü "b-a-d" harflerinden meydana gelir. Uzak olmak, mesafenin uzaması, ırak olmak ve aranın açılması demektir. Geçmiş zaman (müennes/dişil) fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının yakınlığın (kurb) tam zıddı olarak, iki şey arasındaki mesafenin fiziken veya manen aşırı derecede büyümesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu'd (uzaklık) kavramını mekânsal ve psikolojik olarak ikiye ayırır. Ayette Tebük yolunun sadece coğrafi olarak "uzaması" (be'udet) değil; münafıkların konfor alanından (Medine'den) çıkma iradelerinin manen ve psikolojik olarak o hedeften tamamen "uzaklaşmış" olması durumu betimlenir.
Aleyhim (عَلَيْهِمُ)
Harf-i cer (alâ) ve çoğul muhatap zamirinden (him) oluşur. "Onların üzerine, onlara" demektir. Ayette "Şükka"nın (zorluğun/mesafenin) onlara ağır ve uzak geldiğini niteleyen tamlamadır.
Eş-Şükkatü (الشُّقَّةُ)
Kelimenin kökü "ş-k-k" harfleridir. İkiye yarmak, parçalamak, meşakkat, zorluk, zahmet ve insanı yoran uzun mesafe anlamlarına gelir. Ayette "be'udet" fiilinin faili (öznesi) olarak "zorlu mesafe / meşakkatli yol" manasında yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bütün ve sağlam olan bir varlığı ikiye ayırmak, yarmak (şakk) fikrinin yattığını belirtir. İnsanın bedenini, ruhunu ve tahammülünü adeta "ikiye yaran, parçalayan" aşırı yorgunluk ve meşakkate de bu sebeple "şükka" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, şükka kelimesini insanın gücünü aşan, onu fiziken ve ruhen yıpratan zorluk derecesi yüksek olan yolculuk (sefer) olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insan doğasındaki konfor arayışıyla olan çatışmasını vurgular. Müslüman (sahabe) ile münafık arasındaki ontolojik kırılma tam da bu "şükka" (meşakkat) anında yaşanır. Gerçek iman, zorluk (şükka) anında bedel ödemeyi gerektirir; nifak ise zorluğu gördüğü an ilahi davayı terk ederek kendi konfor alanına geri döner. Şükka, imanın turnusol kağıdıdır.
Se Yahlifûne (وَسَيَحْلِفُونَ)
Sözcüğün kökü "h-l-f" harflerinden meydana gelir. Yemin etmek, ant içmek ve kutsal bir varlığı sözüne şahit tutmak demektir. Başındaki "se" (gelecek zaman) edatıyla birlikte "Yemin edecekler / And içecekler" manasında muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir sözün doğruluğunu ispatlamak için o söze, değer verilen (mukaddes) bir şeyi bağlamak ve kuvvetlendirmek fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "half" eylemini kişinin söylediği şeyin şüphesizliğine karşı tarafı inandırmak için Allah'ı şahit tutması olarak açıklar. Ancak münafıkların yemin etmesi (yahlifûne), doğruyu ispatlamak için değil, içlerindeki yalanı, itaatsizliği ve ihaneti kutsal bir kılıfın (Allah lafzının) altına gizlemek (kamufle etmek) için başvurdukları ahlaksız bir savunma mekanizmasıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam hukukunda yeminin yalan yere edilmesinin (yemîn-i ğamûs) en büyük günahlardan biri olduğuna işaret eder. Münafıkların daha savaştan dönülmeden yemin edeceklerinin (se-yahlifûne) Kur'an tarafından önceden haber verilmesi, onların ihanetlerini örtbas etmek için "hukuki ve psikolojik" bir kaçış senaryosunu (yalan yemin) çoktan hazırladıklarını gösterir.
Billâhi (بِاللَّهِ)
"Allah" lafzı ve "bâ" harf-i cerinin (kasem/yemin harfi) birleşimidir. "Allah'a yemin olsun ki, Allah adına" demektir. Yalanlarına mutlak hakikati (Allah'ı) alet etmeleri, nifakın teolojik küstahlığını gösterir.
Lev İsteta'nâ (لَوِ اسْتَطَعْنَا)
Sözcüğün kökü "t-v-a" harfleridir. İtaat etmek, boyun eğmek, gücü yetmek ve yapabilmek demektir. İstif'al babında geçmiş zaman fiili ve şart edatıyla (lev) "Eğer gücümüz yetseydi / imkanımız olsaydı" anlamında münafıkların sahte mazeretidir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının uysallık, isteyerek tabi olma ve zorlanmadan bir işi yapabilme gücü olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istita'a" kavramını, insanın bir eylemi gerçekleştirebilmesi için gerekli olan bedensel güç, mali imkan, araç gereç ve engellerin yokluğu durumu olarak tanımlar. Münafıklar, sağlıkları, malları ve binekleri (imkanları) olduğu halde "isteta'nâ" (gücümüz yetseydi) diyerek, fiziki bir engeli değil, kendi korkaklıklarını ve isteksizliklerini kaderin/şartların üzerine atmışlardır.
Le Haracnâ (لَخَرَجْنَا)
Kelimenin kökü "h-r-c" harfleridir. Çıkmak, ayrılmak, bulunduğu yeri terk etmek demektir. Ayette "kesinlikle (sizinle sefere) çıkardık" manasında (cevap cümlesi) geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, kökün temelinde içerideki bir varlığın, saklı bulunduğu veya yerleşik olduğu dar alandan dışarıya çıkması, genişliğe geçmesi fikrinin bulunduğunu belirtir. (Medine'deki evlerinden çıkıp Tebük yollarına düşmeleri).
Meaküm (مَعَكُمْ)
Zarf (maa) ve zamirin (küm) birleşimidir. "Sizinle beraber, sizin yanınızda" demektir. Yalan yere kurdukları cümlede, İslam ordusuyla olan aidiyetlerini "sözde" vurgularlar.
Yühlikûne (يُهْلِكُونَ)
Sözcüğün kökü "h-l-k" harflerinden meydana gelir. Helak olmak, ölmek, yok olmak, çürümek ve mahvetmek demektir. İf'al babında geniş/şimdiki zaman fiili olarak "mahvediyorlar / helak ediyorlar" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi bütünlüğünü, yapısını ve sağlamlığını kaybederek çökmesi, düşmesi ve varlık sahnesinden silinmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihlâk" eylemini canı, malı veya onuru mutlak surette yok edip çürütmek olarak tanımlar. Ayette münafıkların sahte yeminler ederek Peygamber'i kandırdıklarını zannederken aslında ontolojik ve teolojik olarak "kendi kendilerini yok ettikleri" (yühlikûne enfüsehüm) gerçeği vurgulanır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'ani beyanın bu kelimedeki sarsıcı edebi derinliğine dikkat çeker. Münafıklar güya savaşa gitmeyerek (bedenlerini/canlarını tehlikeden koruyarak) kendilerini sağlama aldıklarını düşünürler. Oysa Kur'an, savaştan kaçarak ve yalan yemin ederek kurtardıklarını sandıkları o canlarını/nefislerini bizzat kendi sözleriyle "kasten çürüttüklerini, katlettiklerini ve helak ettiklerini" (yühlikûne) çok şiddetli bir tezatla ifade eder.
Enfüsehüm (أَنفُسَهُمْ)
Kelimenin kökü "n-f-s" harfleridir. Ruh, can, öz varlık ve insan nefsi anlamlarına gelen "nefs" kelimesinin çoğuludur (enfüs). İyelik zamiriyle "kendi nefislerini / bizzat kendilerini" manasındadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın canlılığını ve özünü temsil eden nefes/hayat fikrinin bulunduğunu belirtir. Münafıkların ihaneti ve yalanı, dışarıdaki düşmana değil, doğrudan kendi ruhlarına (enfüsehüm) yıkıcı bir darbe vurmaktadır.
Vallâhu (وَاللَّهُ)
"Ve Allah..." anlamındadır. Cümlenin faili (öznesi) olarak mutlak Yaratıcı'yı işaret eder ve münafıkların kurduğu sahte yemin tiyatrosunu yukarıdan izleyen, gerçeği bilen nihai otoriteyi simgeler.
Ya'lemü (يَعْلَمُ)
Sözcüğün kökü "a-l-m" harflerinden meydana gelir. Bir şeyin hakikatini ve mahiyetini tam olarak idrak etmek, hiçbir şeyin ona gizli kalmaması demektir. Geniş zaman fiilidir.
İbn Fâris, ilmin, bir şeyin diğerlerinden ayırt edilmesini sağlayan kesin iz, işaret ve mutlak idrak hali olduğunu belirtir. Allah'ın "bilmesi", münafıkların zihinlerinden geçen hesapları, kalplerindeki korkuyu ve dillerindeki yalanı aynı anda kuşatan ilahi bir tespittir.
İnnehüm (إِنَّهُمْ)
Tekit edatı (İnne/Şüphesiz) ve çoğul zamirden (hüm/onlar) oluşur. "Şüphesiz onlar, muhakkak ki onlar" anlamında, Allah'ın onlar hakkındaki nihai hükmünü sabitleyen giriş edatıdır.
Le Kâzibûn (لَكَاذِبُونَ)
Kelimenin kökü "k-z-b" harfleridir. Yalan söylemek, asılsız haber vermek ve gerçeği saptırmak demektir. Çoğul ism-i fail formunda olan bu kelimenin başında tekit (vurgu) "lâm"ı bulunur: "Kesinlikle yalancıdırlar / yalan söyleyenlerin ta kendileridirler."
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının doğrunun (sıdk) tam zıddı olarak, bir şeyin kendi doğasına, gerçeğine ve aslına uymaması, bozuk (yalan) bir şekilde ifade edilmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kizb (yalan) kavramını, insanın diliyle söylediği sözün, kendi inancına, niyetine ve dış dünyadaki gerçekliğe uymaması olarak tanımlar. Onlar "gücümüz yetseydi çıkardık" derken fiziksel durumu değil, kalplerindeki ihaneti gizledikleri için yalancıdırlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte münafık karakterinin analizini "kizb" (yalan) kavramı üzerinden yapar. Izutsu'ya göre yalan, münafıklar için ara sıra yapılan ahlaki bir hata değil; onların dünyayla, inananlarla ve Tanrı ile kurdukları ilişkinin "ontolojik zeminidir". İman (sıdk/doğruluk) üzere bina edilirken, nifak (kizb/yalan) üzere var olur. Allah'ın ayetin sonunda onları "kâzibûn" (yalancılar) olarak etiketlemesi, sadece o andaki sözlerini değil, tüm varoluşsal kimliklerini (ikiyüzlülüklerini) ebediyen teşhir ve tescil etmesidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla