Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 40. Ayet

    اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ tensurûhu fekad nasarahu(A)llâhu iż aḣracehu-lleżîne keferû śâniye-śneyni iż humâ fî-lġâri iż yekûlu lisâhibihi lâ tahzen inna(A)llâhe me’anâ(s) feenzela(A)llâhu sekînetehu ‘aleyhi veeyyedehu bicunûdin lem teravhâ vece’ale kelimete-lleżîne keferû-ssuflâ(k) vekelimetu(A)llâhi hiye-l’ulyâ(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu, iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti: Hani onlar mağaradaydılar; arkadaşına 'Tasalanma! Allah bizimle beraberdir' diyordu. Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi ve inkârcıların sözünü değersiz hale getirdi. Allah'ın sözü ise en yücedir. Çünkü Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.

      Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değiL. Nitekim Allah ona yardım etmişti. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Eğer siz Resulullah'a yardım etmezseniz de önemli değiL. Zira Allah, mağarada yanında sadece bir kişi olduğu zaman ona yardım ettiği gibi şimdi de yardım eder. Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona mağarada yanında yalnızca bir kişinin olduğu durumda yardım ettiği ve ona yettiği gibi, yardım etmekte Allah ona yeter. Bugün yanında sayılamayacak kadar ona yardım edenler ve destekleyenler olduğu halde mi yardım etmeyecek? Nitekim Resulullah onlara savaşa çıkma çağrısında bulunduğunda ve düşmana karşı savaşa çıkmayı emrettiğinde kendisinden dolayı bu çağrıda bulunmuyordu. Zira o biliyordu ki kendisine yardım hususunda Allah ona yeter. Bilakis o, kendileri için onları savaşa davet ediyor ve çıkmalarını emrediyordu ki onlar bununla Allah katında bir yakınlık ve sevap kazansınıar. Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: "Eğer toplanıp seferber olmazsanız Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır, yerinize başka bir topluluk getirir ve siz O'na zerrece zarar veremezsiniz". Yani eğer toplanıp seferber olmazsanız ve Resulullah'a yardım etmezseniz, ona bir zarar vermezsiniz. Zira yardım etmekte Allah ona yeter. Cenab-ı Hak seferber olma ve savaşa çıkmayı terketmelerinden ötürü onları kınamıştır ki öteki kâfirlerin meylettiği gibi onlar dünyaya meyletmesinler ve âhiret hayatını dünya hayatına tercih etmesinler. Çünkü onların dünyaya meyletmeleri ve bunu sevmeleri, onları Hz. Muhammed'e uymaktan alıkoyan husustur. Yine bu durum, onları Allah'ı inkâr etmeye, Resûl'ünü yalanlamaya ve yaptığı davette ona olumlu cevap vermemeye itmiştir. Dolayısıyla -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- Cenab-ı Hak müminlere şöyle buyurmaktadır: Dünyaya meyletmeyin ve onu âhiret hayatına tercih etmeyin. Zira bu durum sizi Resulullanın emretmiş olduğu seferber olmaktan ve savaşa çıkmaktan alıkoyar. Nitekim bu kâfirleri belirtmiş olduğumuz üzere bundan alıkoymuştur. Bunun aslı şudur ki: Cenab-ı Hak onların yardımına ihtiyaç duyduğu için ona yardım etmelerini istememiştir. Zira O, resulüne dilediği gibi yardım etmeye kadirdir. Fakat O, onlardan resulüne yardım etmelerini istemiştir ki onlar bundan dolayı ahirette kendilerine sevap kazansınlar ve orada anılsınlar. Aynı şekilde Cenab-ı Hak, onlardan vermiş olduğu nimetlere şükretmelerini buna ihtiyaç duyduğu için istememiştir. Fakat O, bunu nimetin kendileri için devam etmesi ve kalan ebedi nimetlere ulaşmaları için istemiştir.

      Nitekim inkârcılar onu yurdundan çıkardıklarında. Yani onu öldürmeyi planladıklarında onu çıkmaya zorladıklarında. Öyle ki o, onların arasından çıkıp gitmişti.

      İki kişiden biri olarak, hani onlar mağaradaydılar. İki kişiden biri olarak. Yani yanında bir kişiden başka kimse yoktu. Bu durum yardımın insanlardan birinden gelmediğini, bilakis yardımın Allah'tan olduğunu bilmeleri içindir. Zira bir kişiyle binlerce kişiye karşı yardım ve koruma olmaz. Veya burada Hz. Ebû Bekir'in üstünlüğü bildirilmektedir. 0, Resûlullah'ın bütün işlerinde yanındaki ikinci kişiydi.

      Arkadaşına 'tasalanma! Allah bizimle beraberdir' diyordu. Hz. Ebû Bekir'in tasası kendisine ilişkin bir korkudan kaynaklanmıyordu. Fakat o, Resûlullalı'ın vurulması endişesini taşıyordu. Aynı şekilde bir rivayete göre o, Resûlullah'a şöyle demiştir: "Ya Resûlallah! Eğer sen vurulursan Allah'ın dini ortadan kalkar ve yeryüzünde AHalı'a artık ibadet edilmez:' Bazı rivayetlere göre Hz. Ebû Bekir Resûlullah'a dair duyduğu endişeden dolayı ağlıyordu. Resûlullah ona "Seni ağlatan nedir?" diye sormuştur. Bunun üzerine o, belirtmiş olduğumuz sözleri söylemiştir. Resûlullah ona şöyle buyurmuştur: "Ey Ebû Bekir, üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?" Denildi ki: ° ikisi mağaranın kapısına geldiklerinde Hz. Ebû Bekir öne geçmiş ve mağaraya girmiştir. Bu mağaranın zehirli hayvanlarla dolu olduğu biliniyordu. Hz. Ebû Bekir, iki ayağıyla zehirli hayvan deliklerini kapatmış ve uzun süre böyle kalmış ve şöyle demiştir: Eğer bunda bir şey olsa bana görünürdü. Veya buna benzer bir söz söylemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tasalanma! Allah bizimle beraberdir. Bu beyan, Resûlullah hakkında üzülmeyi ve korkmayı yasaklama manasında değildir. Aksine ona işin hafifletilmesi ve mevcut olduğu durumun ona kolaylaştırılması anlamındadır. Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi. Denildi ki: Cenab-ı Hak kendi katından bir güven duygusunu, Resûlullah "üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün" buyurduğunda Hz. Ebû Bekir'e indirmiştir. Ta ki Hz. Ebû Bekir'in kalbi Resulullah (s.a.) hakkında duyduğu üzüntü ve korkudan sıyrılıp güven duygusuna ulaştı. Bazıları şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, güven duygusunu Resûlullah'a indirmiştir. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir. İlki: Cenab-ı Hak, ona güven duygusu indirmiştir, ta ki o, ötekilerin görmediği askerleri görmüştür. Nitekim O, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi diye buyurmuştur. İkincisi: Cenab-ı Hak, güven duygusunu kesin delillerle indirmiştir. Fakat eğer bildirilen durum olmuşsa Cenab-ı Hak güven duygusunu başlangıçta indirmiştir. Çünkü Resûlullah, Allah'tan başka kimseden korkmuyordu ve O'nun kendisine yardım edeceğini biliyordu. Aynı şekilde İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi. Hz. Ebû Bekir'e. Çünkü Hz. Peygamber'de zaten güven duygusu vardı. Bu daha uygun bir yorumdur.

      Sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi. Bunun söz konusu vakitte olması mümkündür. Yine bunun Cenab-ı Hakk'ın onu meleklerle desteklediği Bedir ve diğer savaşlarda olması da mümkündür. Cenab-ı Hak insan dışındaki varlıklarla da onu desteklemeye kâdir olduğunu bildirmektedir ki onlar, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine seferber olup savaşa çıkmayı Resûlullah'a yardım için emretmediğini, bilakis bununla, belirtmiş olduğumuz sevabı kazansınlar diye emrettiğini bilsinler.

      Ve inkârcıların sözünü değersiz hale getirdi. "İnkârcıların sözü" beyanının, Resûlullah'a kurdukları tuzak ve onu öldürme planları manasına gelmesi mümkündür. Cenab-ı Hak onların tuzaklarını, hilelerini ve bunun için toplanmalarını değersiz kılmıştır. Allah'ın sözü ise en yücedir. Yani AHah'ın onlara yönelik planı ve resulüne yardımı en üstündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: "Hatırlar mısın? İnkar edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı AHah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan AHah'tır''. İnkârcıların sözü mealindeki beyanın, onların benimsedikleri din ve mezhep manasına gelmesi de mümkündür. Değersiz. Yani bunu kesin delillerle değersiz kıldı. Hz. Muhammed'in dinini ise olduğu üzere kesin delillerle yüce kıldı. İnkârcıların sözünü değersiz hale getirdi mealindeki ayet şu anlama da gelebilir: Yani küfür kelimesinin sahiplerini değersiz hale getirdi; Allah'ın dininin bağlılarını ise yüce kıldı. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi "üstün olan sizsiniz".

      Çünkü Allah mutlak galiptir. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz. İşinde hikmet sahibidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzele (أَنزَلَ)

        Sözcüğün kökü "n-z-l" harfleridir. Yukarıdan aşağıya inmek, yerleşmek ve konaklamak anlamlarına gelir. İf'al babında geçmiş zaman eylemidir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde yüksek bir makamdan daha aşağı bir makama doğru gerçekleşen fiziksel veya manevi bir inişin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzal" eylemini, ilahi bir lütfun, vahyin veya yardımın bir defada yukarıdan aşağıya bırakılması olarak tanımlar. Mağaradaki o şiddetli kriz anında, Allah'ın sükûneti "indirmesi" (enzele), bu manevi desteğin doğrudan semavi bir kaynağa dayandığını tesciller.

        Sekînetehû (سَكِينَتَهُ)

        Sözcüğün kökü "s-k-n" harflerinden meydana gelir. Durmak, hareketin kesilmesi, sükûnet bulmak ve dinlenmek demektir. Ayette, düşman takibinin yarattığı tehlike anında kalbe indirilen ilahi huzur ve güven anlamında geçer.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının hareketin, çalkantının ve ıztırabın zıddı olan durağanlık, yatışma ve sabitlik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sekînet kavramını nefsin paniğinin dinerek içsel bir güvene (emn) ve sarsılmaz bir inanca kavuşması olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani erdemler bağlamında "sekînet"in sadece psikolojik bir rahatlama olmadığını analiz eder. Izutsu'ya göre bu kelime, ölüm korkusunu anında yatıştıran, insana mutlak ilahi korumayı hissettirerek onu rasyonel ve cesur kılan teolojik bir dinginlik halidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dilleri havzasında, özellikle İbranicedeki "Shekhinah" (Tanrı'nın yeryüzündeki huzuru/varlığı) kavramıyla etimolojik ve teolojik bir bağ taşıdığını belirtir. Kur'an, bu evrensel monoteist mefhumu alarak, mağaradaki o en tehlikeli anda inananların üzerine inen ilahi koruma ve sükûnet örtüsü olarak Arapçalaştırmıştır.

        Eyyedehû (وَأَيَّدَهُ)

        Kelimenin kökü "e-y-d" harfleridir. Güçlendirmek, desteklemek, sağlamlaştırmak ve arka çıkmak anlamlarına gelir. Tef'il babında, peygambere yönelik ilahi desteği bildiren geçmiş zaman fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye kuvvet katmak, onu dış etkilere karşı dirençli hale getirecek bir dayanak (müeyyide) sağlamak fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "te'yid" eylemini, zayıflığa düşme ihtimali olan bir varlığın, dışarıdan gelen ilahi veya beşeri bir takviyeyle sarsılmaz hale getirilmesi olarak tanımlar. Allah'ın peygamberini meleklerle "desteklemesi" (eyyede), görünürdeki fiziki yalnızlığın ve silahsızlığın, mutlak bir metafizik kuvvete dönüştürülmesidir.

        Bi-Cünûdin (بِجُنُودٍ)

        Sözcüğün kökü "c-n-d" harflerinden meydana gelir. Ordu, askerler, yardımcı kuvvetler ve hazırlıklı topluluk anlamlarına gelen "cünd" kelimesinin çoğuludur. Ayette harf-i cer ile (ordularla) manasında yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde belirli bir amaca hizmet eden, birlikte hareket eden ve dışarıya karşı koruma sağlayan kaba/güçlü yığın fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cünd kelimesinin ilahi emir altında düşmana karşı konumlanmış melekût (görünmez) birlikleri için de kullanıldığını söyler. Mağaradaki iki kişiyi koruyan gücün (cünûd) çoğul bir askeri terimle ifade edilmesi, ilahi himayenin ihtişamını ve karşı konulamaz boyutunu simgeler.

        Lem Teravhâ (لَّمْ تَرَوْهَا)

        Kelimenin kökü "r-e-y" harfleridir. Görmek, algılamak ve idrak etmek demektir. Ayette olumsuz geniş zaman fiili olarak "sizin görmediğiniz/göremediğiniz (ordular)" manasında geçer.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının gözün bir varlığı algılaması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu görme eyleminin (ru'yet) burada doğrudan fiziksel algıya dayandığını söyler. Destek veren orduların "görünmez" olması, ilahi yardımın salt maddi dünyaya hapsedilemeyecek boyutlar taşıdığını, düşmanın da bu yüzden bu gücü hesaplayıp tedbir alamayacağını vurgular.

        Ce'ale (وَجَعَلَ)

        Sözcüğün kökü "c-a-l" harflerinden meydana gelir. Yapmak, kılmak, dönüştürmek, bir şeyi bir duruma sokmak ve tayin etmek demektir. Ayette Allah'ın müşriklerin davasına yönelik aktif eylemini niteler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi bulunduğu halden başka bir vasfa veya statüye yerleştirmek anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin bir şeyin hükmünü veya son değerini tayin etmek manasında kullanıldığını söyler. Kâfirlerin davasının alçaltılması kendiliğinden olan bir süreç değil, bizzat ilahi iradenin (Allah'ın) müdahalesiyle o statüye "düşürülmesidir".

        Kelimete (كَلِمَةَ)

        Kelimenin kökü "k-l-m" harfleridir. Söz, ifade, dava, inanç ve yasa anlamlarına gelir. Ayette inkar edenlerin "sözü/davası" ve Allah'ın "sözü/davası" olarak iki ayrı tamlamada yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir maksadı anlatan, etki bırakan ve açığa çıkan ses (ifade) bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kelime" kavramının burada sıradan bir sözcük değil; bir inanç sistemini, ideolojiyi, nihai kararı ve egemenlik davasını temsil ettiğini açıklar. İnkarcıların kelimesi onların şirk düzeni ve peygamberi yok etme planlarıyken; Allah'ın kelimesi tevhid inancı ve mutlak hükümranlıktır.

        Es-Süflâ (السُّفْلَىٰ)

        Sözcüğün kökü "s-f-l" harflerinden meydana gelir. Aşağıda olmak, alçalmak, değersizleşmek ve dibe vurmak demektir. İsm-i tafdil kalıbının müennes (dişil) formudur ve "en aşağı, en değersiz, en alttaki" anlamına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün yükseklik ve yüceliğin (ulüvv) tam zıddı olarak mekânsal veya statüsel düşüşü ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, süflâ kelimesinin itibar, güç ve haklılık bakımından mağlup olmayı, yerle bir edilmeyi simgelediğini söyler. Müşriklerin o kibirli planları ve davaları (kelimeleri), ilahi strateji karşısında ontolojik olarak en aşağı ve çürük statüye (süflâ) mahkûm edilmiştir.

        El-Ulyâ (الْعُلْيَا)

        Kelimenin kökü "a-l-v" harfleridir. Yücelmek, yükselmek, üstün olmak ve galip gelmek demektir. A'lâ (en yüce) kelimesinin müennes formudur. "En üstün, en yüce, her zaman galip olan" manasında Allah'ın kelimesini (davasını) niteler.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının her türlü eksiklikten münezzeh bir yükseklik, mutlak bir hakimiyet ve aşılmaz bir üstünlük olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu iki zıt kelimenin (süflâ ve ulyâ) Kur'ani beyandaki görsel ve psikolojik etkisine işaret eder. Ayet, mağaranın (ğâr) o "aşağıda ve dipte" olan dar mekânsal gerçekliği ile başlar; ancak teolojik sonuç olarak, o mağarada saklananların temsil ettiği Allah'ın kelimesini göklerin zirvesine (ulyâ) yerleştirir. Düşmanlar ise yeryüzünde "üstün" gibi görünseler de, davaları en dibe (süflâ) çakılmıştır. Bu tam bir edebi ve varoluşsal tezat sanatıdır.

        Azîzun (عَزِيزٌ)

        Sözcüğün kökü "a-z-z" harflerinden meydana gelir. Güçlü olmak, yenilmez olmak, eşsiz olmak ve mutlak galip gelmek demektir. Allah'ın ism-i fail sıfatıdır.

        İbn Fâris, kökün temelinde hiçbir gücün boyun eğdiremeyeceği, nüfuz edilemez bir sertlik ve mutlak bir izzet (güç) fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "El-Azîz" isminin, mağlup edilmesi imkansız olan, davasını (kelimetullah) her şartta daima "ulyâ" (en yüce) kılmaya gücü yeten mutlak kudret anlamına geldiğini söyler.

        Hakîmun (حَكِيمٌ)

        Kelimenin kökü "h-k-m" harfleridir. Engellemek, hükmetmek, sağlamlaştırmak ve her işi yerli yerinde yapmak demektir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının zulmü, hatayı ve abes işi "men etmek" (engellemek) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "El-Hakîm" sıfatını, ilim ile doğru eylemin kusursuz birleşimi olarak tanımlar. Allah'ın, peygamberini devasa ordularla değil de ıssız bir mağarada, görünmez güçlerle koruması; kâfirlerin planlarını tamamen boşa çıkarması salt kaba bir güç gösterisi (Azîz) değil, aynı zamanda milimetrik bir ilahi planlamanın ve adaletin (Hakîm) tezahürüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X