Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 39. Ayet

    اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـٔاًۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ tenfirû yu’ażżibkum ‘ażâben elîmen veyestebdil kavmen ġayrakum velâ tedurrûhu şey-â(en)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer toplanıp seferber olmazsanız Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır, yerinize başka bir topluluk getirir ve siz O'na zerrece zarar veremezsiniz. Allah'ın her şeye gücü yeter.

      Eğer toplanıp seferber olmazsanız Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır. Yani eğer toplanıp seferber olmazsanız. Şayet bu ayet, münafıklar hakkında nazil olmuşsa durum açıktır. Eğer ayet, müminler hakkında nazil olmuşsa Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır meaıindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani onların başına gelecek bir azap. Cenab-ı Hak bu azabın ne olduğunu açıklamamıştır. Bazıları şöyle demiştir: Allah, seferber olup Allah yolunda savaşa çıkmama konusunda şiddetli tehditte bulunmuştur. Bu, O'nun Bedir'de geriye dönme konusundaki şiddetli tehdidi gibidir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "Kim savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın savaş sırasında düşmana arkasını dönüp kaçarsa Allah'ın öfkesine uğramış olur, onun varacağı yer cehennemdir, ne kötü bir son!". Bununla birlikte Cenab-ı Hak, Bedir savaşında sığınacak bir yer kalmadığından bu şiddetli tehditte bulunmuştur. Onların o gün savaşa çıkmaları münafıklık halinin bir sonucuydu. Burada ise Cenab-ı Hak, bu sebepleri n dışında sebeplerle şiddetli tehditte bulunmuştur. Bunun farklı yönleri vardır. Bunlardan biri şu sebeptir: Müminlerin savaştan geri durmalarında münafıkların geri durmaları için mazeret durumu vardır. Nitekim onlar bir mazeret dolayısıyla geri dururlarsa biz de aynı şekilde mazeret sebebiyle geri durmaktayız. Bizim bu konuda mazeretimiz vardır. İkincisi: Bu durumda kâfirlerin bize karşı delil getirme imkânları olur. Derler ki: Onlar bize âhireti teşvik ediyor, kendileri ise bundan kaçıyorlar ve yüz çeviriyorlar. Üçüncüsü: Onların geri durmalarında müminler için kuvvet azalması olur. Zira bunların katılmaması durumunda müminler sayıca azalır.

      Yerinize başka bir topluluk getirir. Bu beyan hakkında farklı şeyler söylenmiştir. Denildi ki: Cenab-ı Hak, sizin yerinize melekleri getirir, onlar Resulullah'a yardım eder. Bedir, Huneyn ve Ahzap savaşlarında melekleri getirdiği gibi. Denildi ki: Yerinize başka bir topluluk getirir. Ey Mekke ahalisi! Sizi başkasının yerine getirdiği gibi. Dolayısıyla onlar Resulullah'a yardım eder. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Yerinize başka bir topluluk getirir. Yani sizin dışınızda başka bir topluluk vareder. Fakat ilk yorum daha uygundur. Görmez misin ki Cenab-ı Hak ayetin sonunda şöyle buyuruyor: "Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değiL. Nitekim Allah ona yardım etmişti".

      Siz O'na zerre ce zarar veremezsiniz. Bu belirtmiş olduğumuz durumdur. Yani ona katılmaktan geri durmak suretiyle Resulullah'a zarar vermeyin. Bazıları şöyle demiştir: Siz Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. İlk yorum belirtmiş olduğu sebeple daha uygundur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tenfirû (تَنْفِرُوا)

        Kök: n-f-r

        İbn Fâris, n-f-r kökünün temel anlamının bir yerden hızla ayrılmak, dağılmak ve ortak bir amaç için aniden harekete geçmek olduğunu belirtir. Bu kelimenin bağlamındaki kullanımı, rahatı terk ederek zorlu bir sefere (Tebük Seferi) katılmak üzere acilen toparlanmayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefr" kavramını, kişinin bulunduğu durağan halden güçlü bir çağrı veya itici bir sebeple sıyrılarak harekete geçmesi olarak tanımlar. Ayetteki "illâ tenfirû" (eğer harekete geçmezseniz) ifadesi, inananların dini bir sorumluluk karşısında eylemsiz kalmalarının eleştirisidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal yapısında bu kökün salt bir fiziksel yer değiştirme değil, varoluşsal bir "seferberlik" (mobilization) durumu olduğunu analiz eder. Harekete geçmemek, Yaratıcı ile yapılan ahdin bozulması ve inancın eyleme dönüşme kapasitesinin yitirilmesi anlamına gelir; bu da doğrudan ilahi cezayı davet eden ontolojik bir kırılmadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamına eğilir. Zorlu iklim şartları ve dünya nimetlerinin (hasat mevsimi) cazibesi karşısında harekete geçmekte ağır davranan topluluğa yönelik bu hitabın, eylemsizliğin pasif bir durum değil, aktif bir itaatsizlik sayıldığını vurgulayan sarsıcı bir uyarı olduğunu tahlil eder.

        yu'azzibkum (يُعَذِّبْكُمْ) / azâben (عَذَابًا)

        Kök: a-z-b

        İbn Fâris, a-z-b kökünün temelinde engellemek, alıkoymak ve şiddetli acı/susuzluk nedeniyle kişinin yeme içmeden kesilmesi anlamlarının yattığını belirtir. Azap, insanı normal yaşantısından ve huzurundan koparıp alıkoyan her türlü şiddetli bedensel veya ruhsal ıstıraptır.

        Râgıb el-İsfahânî, azap kelimesini, kişinin aynı hatayı tekrar etmesini engelleyecek düzeydeki sarsıcı ceza olarak açıklar. Bağlamda, ilahi emre itaat etmeyip dünyevi rahatı tercih edenlerin, bizzat o çok sevdikleri rahatlıklarından mahrum bırakılarak şiddetli bir karşılık görecekleri ifade edilir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki köklerine işaret etmekle beraber, dini bir terim olarak nihai cezalandırma anlamını kazanmasında Süryanicedeki hukuki ve teolojik ceza terimleriyle (özellikle "adbā" kelimesiyle) olan etkileşime değinir.

        Toshihiko Izutsu, azap kavramını Kur'an'daki "ilahi gazap" ve "adalet" mekanizmasının zorunlu bir sonucu olarak inceler. İlahi çağrıya sırt çevirmek (harekete geçmemek), Allah ile insan arasındaki dikey ahlaki sözleşmeyi yırtmaktır; azap ise bu sözleşmenin ihlaline karşı evrensel ve ontolojik bir tepkidir.

        elîmen (اَل۪يمًا)

        Kök: e-l-m

        İbn Fâris, e-l-m kökünün insanın bedenine veya ruhuna nüfuz eden keskin, delici ve şiddetli acı anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi duyuları en derinden etkileyen ve sızlatan ıstırap olarak tanımlar. Ayette azap kelimesiyle yan yana sıfat olarak gelmesi, uygulanacak cezanın sadece dışsal bir kısıtlama değil, kişinin varlığını içten içe yakan, derinlemesine hissedilecek bir acı olduğunu gösterir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "elîm" kelimesinin Kur'an'daki edebi ve psikolojik boyutunu analiz eder. Kelimenin fonetik yapısının ve taşıdığı anlamsal ağırlığın, dünyada ilahi çağrıya sağır kalan ve ruhunu hantallaştıran kimselerin yaşayacağı içsel çöküntüyü ve manevi sızıyı kusursuz bir tasvirle ortaya koyduğunu belirtir.

        yestabdil (وَيَسْتَبْدِلْ)

        Kök: b-d-l

        İbn Fâris, b-d-l kökünün bir şeyi bulunduğu yerden alıp yerine başka bir şeyi koymak, değiştirmek ve takas etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istibdâl" kavramını, mevcut olanın varlığını sonlandırıp veya işlevini iptal edip, onun tam konumuna yeni bir unsuru yerleştirmek olarak açıklar. Allah'ın itaatsiz bir topluluğu başka bir toplulukla değiştirmesi, ilahi iradenin belli bir gruba mahkûm olmadığını gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "istibdâl" (yerine başkasını getirme) temasının Geç Antik Çağ monoteist edebiyatında sıklıkla kullanılan bir uyarı argümanı olduğunu tahlil eder. Kur'an bu kelimeyle, Yahudi ve Hristiyan teolojisindeki "seçilmişlik" (etnik/tarihsel imtiyaz) iddialarını yıkarak, ilahi lütfun ve misyonun şartsız olmadığını, itaatsizlik durumunda bayrağın başka bir liyakat sahibi gruba devredileceğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ontolojik bir tasfiye ve yenilenme yasasını (sünnetullah) ifade ettiğini belirtir. İlahi misyonu yüklenmekten kaçınanlar, evrensel planda vazgeçilmez değildir; sistem, görevden kaçanları pasifize ederek (istibdâl) daha dinamik, inançlı ve itaatkâr yeni bir sosyolojik aktör üretme gücüne sahiptir.

        kavmen (قَوْمًا)

        Kök: k-v-m

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak, desteklemek ve bir arada durmak anlamlarına geldiğini açıklar. "Kavm", birbirine destek olan, bir amaç uğruna birlikte ayağa kalkan topluluktur.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi belirli bir misyon veya ortak yaşam etrafında toplanmış zümre olarak tanımlar. Allah'ın getireceği "yeni kavim", mevcut olanların aksine, yere çakılıp kalmayan (istiskaal), ilahi çağrı geldiğinde dirayetle ayağa kalkan (kıyâm eden) ve harekete geçen bir topluluk olacaktır.

        tedurrûhu (وَلَا تَضُرُّوهُ)

        Kök: d-r-r

        İbn Fâris, d-r-r kökünün faydanın (nef') zıddı olan eksilme, hasar verme, zarar verme, kayba uğratma ve darlık anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zararı bir varlığın bedenine, malına veya manevi durumuna isabet eden her türlü kötülük ve eksiklik olarak açıklar. Ayetteki bağlamıyla, insanların savaşa gitmemesi veya Allah'ın dinine yüz çevirmesi eyleminin, Allah'ın mutlak egemenliğinde hiçbir eksiltme veya hasar (zarar) yaratamayacağı ifade edilir.

        Toshihiko Izutsu, bu ifadenin Kur'an'daki Yaratıcı-insan ilişkisindeki mutlak asimetriyi gözler önüne serdiğini analiz eder. İnsanın itaati Allah'a bir şey kazandırmadığı gibi, isyanı ve görevden kaçması da O'na zerrece zarar veremez. Zarar kavramı burada tamamen insan merkezli bir illüzyonun yıkılmasıdır; insan isyan etmekle sadece kendi ontolojik yıkımını hazırlar.

        kadîr (قَد۪يرٌ)

        Kök: k-d-r

        İbn Fâris, k-d-r kökünün bir şeyin miktarını, ölçüsünü belirlemek, ona tam olarak yetmek ve üzerinde mutlak güç sahibi olmak anlamlarını barındırdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kudret kavramını eylemi bilgelik ve tam bir isabetle (ölçüyle) gerçekleştirme kapasitesi olarak tahlil eder. Allah'ın "Kadîr" olması, dilediği an bir topluluğu helak edip yerine yenisini getirmeye gücünün sonsuz ve kusursuz bir şekilde yetmesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça köklerinden evrilerek monoteist bir İlah sıfatına ("Her Şeye Gücü Yeten/Omnipotent") dönüşmesinde, Hristiyan ve Yahudi teolojisindeki Aramice/Süryanice ilahi kudret tasvirlerinin Arap dini terminolojisine kattığı derinliğin rol oynadığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, ayetin sonundaki "Allah her şeye kadîrdir" formülünün retorik işlevini inceler. Bu kapanış cümlesi, ayetin başındaki azap tehdidinin ve "topluluğu değiştirme" (istibdâl) vaadinin altı boş bir korkutma olmadığını; aksine bu uyarıların tüm evreni var eden, ölçülendiren ve yöneten mutlak bir otoritenin kozmik gücüne dayandığını tescilleyen hukuki ve teolojik bir mühürdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X