Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 37. Ayet

    اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ-nnesî-u ziyâdetun fî-lkufr(i)(s) yudallu bihi-lleżîne keferû yuhillûnehu ‘âmen veyuharrimûnehu ‘âmen liyuvâti-û ‘iddete mâ harrama(A)llâhu feyuhillû mâ harrama(A)llâh(u)(c) zuyyine lehum sû-u a’mâlihim(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Aylara ek yapmak, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir, inkârcıların daha da sapmasına yol açmaktadır. Onlar (ayların sayısını) Allah'ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere, bu eklemeyi bir yıl helâl bir yıl haram sayıyorlar ki, böylece Allah'ın haram kıldıklarını meşru hale getirsinier. Bu yaptıkları kötü işler kendilerine güzel görünüyor. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez.

      Ebu Avsece, "nesi" (النسيء) kelimesinin erteleme demek olduğunu söylemiştir. "nese'te'ş-şehre" (نسأت الشهر) denilir ve bu, onu erteledin demek olur. Yine "ense'e'llahu fı ecelike" (أنسأ الله في أجلك) denilir ve bununla ''Allah ecelini ertelesin" anlamı kastedilir. Uyarlamak üzere. Uyarlamak, bir ayı başka bir ayın yerine yerleştirmek demektir. Bu, birbirini takip etmektir. Denilir ki: Topluluk falanca sözde tevatu' (تواطؤ) etti. Yani birbirini takip ettiler. "Vata'tü fulanen" (واطأت فلانا) denilir, ona uydum anlamı kastedilir. İbn Kuteybe, "nesi" kelimesinin ertelernek demek olduğunu söylemiştir. Onlar bunlardan haram olanın haramlığını bir sene erteliyorlardı. Savaşa ihtiyaç duydukları için bunun yerine başka ayı haram kılıyorlardı. Sonra da başka bir senede tekrar haram oluşa geri döndürüyorlardı. Sanki onlar bunu erteliyorlardı. Uyarlamak üzere. Yani Allanın haram kıldığını denk getirmek, dolayısıyla O'nun haram kıldığını helâl saymak üzere. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. Onlar aylardan haram ayların sayısını haram kıldıklarında, haramı helâl, helâlı haram saymayı önemsemiyorlardı.

      Aylara ek yapmak, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir. Yani bu krallar, Allanın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını ise haram sayma hususunda bir yenilik yaptıklarında, yenilik yaptıkları vakit ötekilerin inkârcılığını artırmada bir yenilik yapmış olmaktadırlar. Onunla inkârcılar saptırılır. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bununla inkârcılar saptırılır. Yani onunla inkârcılar helâk edilir. Yani bu yeni durumu icat edenler. Onunla inkârcılar saptırılır mealindeki ayet şu manaya da gelebilir: Yani bu krallar ancak kendilerine uyanlar saptırılsın diye yeni durumu varetmişlerdir. Bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlardı. Nitekim rivayete göre onlar muharrem ayını bir yıl helâl sayıyorlar ve bu ayda kan döküyor ve malları alıyorlardı. Bir yıl ise haram sayıyorlardı. Dolayısıyla bu ayda kan ve malı helâl görmüyorlardı.

      (Ayların sayısını) Allah'ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere. Denildi ki: Allah'ın haram kıldığının sayısına denk getirmek üzere. Onlara göre haram kılma ayların sayısıyla ilgilidir, ayların kendisiyle ilgili değildir. Zira aylarda haramlığı gerektiren anlam fazlalığı vardır. Dolayısıyla onlar ayların sayısını korudular, vakti ise korumadılar. Bu, onlar (ayların sayısını) Allah'ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere, bu eklerneyi bir yıl helâl bir yıl haram sayıyorlar ki, böylece Allah'ın haram kıldıklarını meşru hale getirsinIer. Bu yaptıkları kötü işler kendilerine güzel görünüyor mealindeki beyanın yorumudur. Yani helâl sayılanın ertelenmesi, haram sayılanın ise öne alınması onlara güzel görünüyor. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez. Denildi ki: Onların inkârı tercih ettikleri vakit onları doğru yola iletmez. Veya dünyadaki inkârları sebebiyle âhirette onları cennet yoluna iletmez. Başka bir yerde bu beyanın yorumunu açıkladık.

      Aylara ek yapmak, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir, inkârcıların daha da sapmasına yol açmaktadır. Sanki bu ayet ve bundan önceki ayet -ki bu "doğrusu Allah'a göre ayların sayısı on ikidir" mealindeki beyandır- Arap müşrikleri hakkındadır. Bundan önceki diğer ayetler ise Ehl-i Kitap hakkındadır ki bu ayetler şunlardır: "Allah'ı bırakıp da din alimlerini, rahiplerini rab edindiler"; "Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler". Cenab-ı Hak Arap kralların kendilerini rab, kendilerine uyanları ise köle edindiklerini bildirmektedir. Öyle ki onlar, helâl ve haram kıldıkları her konuda krallarına uymaktadırlar. Aynı şekilde yahudi ve hıristiyanlar bunları köle edinmişlerdir. Sanki Cenab-ı Hak müminlere şöyle buyurmuş olmaktadır: Arap krallar, yahudi ve hıristiyan din adamları kendilerini rab, kendilerine uyanları ise köle edinmişlerdir. Ey müminler topluluğu! Sizler kendinizi rab, size uyanları köle edinmeyin. Bu ayetin hemen sonrasındaki ayette Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin?: "Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz?"

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nesîü (النَّسِيءُ)

        Sözcüğün kökü "n-s-e" harflerinden meydana gelir. Geri bırakmak, ertelemek, sonraya atmak, geciktirmek ve vadesini uzatmak anlamlarına gelir. Ayette, haram ayların yerlerinin değiştirilerek savaşmanın helal kılındığı ve haramlığın başka bir aya ertelendiği uygulamayı (nesî) nitelemektedir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin zamanını ileri atmak, geciktirmek (te'hir) fikrinin bulunduğunu belirtir. Örneğin veresiye ticarete (vadenin ertelenmesine) de aynı kökten "nesîe" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nesî" kavramının, bir vacibin veya haramın vaktini keyfi olarak başka bir vakte ertelemek olduğunu söyler. Kur'an'ın bu uygulamayı doğrudan mahkûm etmesi, insanın ilahi bir yasayı (zamanın kutsiyetini) kendi dünyevi çıkarları için esnetmesinin, dini temelinden bozan bir tahrifat eylemi olduğunu gösterir.

        Patricia Crone, Geç Antik Çağ'da nesî uygulamasının sosyolojik bir araç olduğuna işaret eder. Bedeviler için savaş ve yağma bir ekonomik zorunluluktu; eğer haram aylar arka arkaya gelirse (Zilkade, Zilhicce, Muharrem), bedevilerin üç ay boyunca kılıç kınında beklemesi ekonomilerini çökertirdi. Bu yüzden "nesî" yaparak (haramlığı Safere erteleyerek) bu üç aylık barış bloğunu kasten delerlerdi. Kur'an bu kelimeyle salt bir takvim hatasını değil, şiddeti ve yağmayı rasyonalize eden ekonomik bir teolojiyi hedef alır.

        Ziyâdetün (زِيَادَةٌ)

        Kelimenin kökü "z-y-d" harfleridir. Artmak, çoğalmak, eklemek ve ilave etmek demektir. Ayette "artıştır/ilavedir" manasında, nesî uygulamasının teolojik hükmünü belirler.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeye aslında olmayan bir parçayı eklemek ve onu olduğundan fazla göstermek olduğunu belirtir. Noksanlığın tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, ziyade kelimesinin her zaman olumlu bir "bolluk" anlamına gelmediğini; ilahi yasanın üzerine konulan beşeri bir "fazlalığın" (bid'atın), aslında dinde bir taşma ve bozulma olduğunu açıklar. Nesî uygulaması, inkarın (küfrün) sıradan bir hali değil, küfrün üzerine eklenmiş katmerli ve sistemli bir "ziyadelik/artış"tır (ziyâdetün fi'l-kufri).

        Yudallu (يُضَلُّ)

        Sözcüğün kökü "d-l-l" harflerinden meydana gelir. Yoldan çıkmak, kaybolmak, sapıtmak ve doğru hedefi şaşırmak demektir. Ayette edilgen (meçhul) formda "onunla saptırılırlar" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının belirgin ve doğru bir rotadan çıkarak çölde izini kaybetmek ve yönünü şaşırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını bilerek veya bilmeyerek hidayet yolundan sapmak olarak tanımlar. Müşriklerin nesî uygulamasıyla (takvim manipülasyonuyla) saptırılmaları, zamanın kutsiyetini kaybederek şiddet döngüsüne ve ahlaki kaosa sürüklenmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'ani erdemler sisteminde dalâlet kavramının hidayetin tam zıddı olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre müşrik Araplar, nesî uygulamasını dinin bir gereği ve "doğru yol" zannediyorlardı. Kur'an, onların kendi elleriyle kurdukları bu sistemi "yudallu" (saptırılırlar) kelimesiyle etiketleyerek, "kendi yaptıkları yasanın (nesî) bizzat kendi felaketleri ve sapkınlıkları olduğunu" yüzlerine vurur.

        Yuhıllûnehû (يُحِلُّونَهُ)

        Kelimenin kökü "h-l-l" harfleridir. Çözmek, düğümü açmak, serbest bırakmak, inmek ve helal kılmak anlamlarına gelir. İf'al babında geniş zamanlı eylem olarak "onu helal (serbest) sayarlar" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bağlı olan, düğümlenmiş veya yasaklanmış (haram) bir şeyin bağının çözülerek serbest kalması, mubah hale gelmesi fikrinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlal" (helal kılma) eyleminin, ilahi otoritenin yasakladığı bir şeyi kendi hevasına göre meşru ve serbest saymak olduğunu söyler. Müşriklerin haram ayı (şiddetin yasaklandığı zamanı) helal saymaları (yuhıllûne), ilahi barış antlaşmasının (haramlığın) bağlarını kendi elleriyle "çözmeleri" (h-l-l) demektir.

        Liyüvâtiû (لِيُوَاطِئُوا)

        Sözcüğün kökü "v-t-e" harflerinden meydana gelir. Ayak basmak, ezmek, düzlemek, hazırlamak, uygun hale getirmek ve denk düşürmek anlamlarına gelir. Mufa'ale babında "denk getirmek/uydurmak için" manasında gaye bildiren bir eylemdir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının ayakla bir yere basıp orayı düzleştirmek, pürüzlerini giderip bir şeye uygun hale getirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "müvâtâ'at" kelimesini, farklı unsurları veya zamanları birbirine uydurarak bir eşitlik, mutabakat ve denklik sağlamak olarak açıklar. Müşriklerin takvimle oynamalarındaki asıl amaç (liyüvâtiû), ayların sayısını dörtte (4) sabit tutarak Allah'ın yasağına "sözde" denk getirmek (uydurmak), ama içerikte (hangi ayların haram olduğu konusunda) kendi çıkarlarını işletmektir. Bu, ilahi yasayı şeklen uygulayıp ruhen delmek (hukukun arkasından dolanmak) eylemidir.

        Zuyyine (زُيِّنَ)

        Kelimenin kökü "z-y-n" harfleridir. Süslemek, güzel göstermek, bezelemek ve cazip hale getirmek demektir. Ayette edilgen (meçhul) geçmiş zaman eylemi olarak "süslü gösterildi / cazip kılındı" manasında yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi doğasındaki çirkinliği veya sıradanlığı gizleyecek şekilde ona güzellik ve gösteriş katmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezyin" eyleminin insanın nefsinin veya şeytanın fısıltılarının, aslında son derece çirkin (kötü) olan bir eylemi, aklın ve gözün hoşuna gidecek sahte bir estetikle (süsle) sunması olduğunu söyler. Müşriklerin "nesî" gibi büyük bir tahrifatı büyük bir dindarlık zannederek yapmaları, onların kötü amellerinin kendilerine "zuyyine" (süslü gösterilmiş) olmasındandır.

        Sûu (سُوءُ)

        Sözcüğün kökü "s-v-e" harflerinden meydana gelir. Kötülük, çirkinlik, çirkin iş, zarar, felaket ve hoşa gitmeyen her türlü şey demektir. Ayette "kötülüğü / çirkinliği" (sûu a'mâlihim) anlamında isim tamlamasının ilk unsurudur.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının hüsün (güzellik/iyilik) kavramının tam zıddı olan; insanın fıtratını bozan, yüz kızartan ve üzüntü veren her türlü eylem olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sû' kavramını hem dünyada hem de ahirette insana zarar veren, aklen ve şer'an çirkin kabul edilen işler olarak tanımlar. Ayette müşriklerin aylarla oynaması, süslü ameller gibi görünse de (zuyyine), Kur'an onun gerçek yüzünü "sûu" (kötü/çirkin) olarak deşifre eder. Bu, ahlaki bir röntgendir; dışı süs, içi mutlak kötülüktür.

        A'mâlihim (أَعْمَالِهِمْ)

        Kelimenin kökü "a-m-l" harfleridir. Bir işi yapmak, emek vermek ve niyetle bir eylem ortaya koymak demektir. "Amel" kelimesinin çoğulu olan a'mâl, ayette iyelik zamiriyle "onların amelleri/işleri" manasında yer alır.

        Râgıb el-İsfahânî, amel ile fiil arasındaki farkı vurgular. Fiil her türlü sıradan hareketi kapsarken, amel belirli bir amaca (örneğin ayların yerini değiştirmeye) yönelik şuurlu ve kurgulanmış bir faaliyettir. Müşriklerin "amellerinin kötülüğü", onların bu tahrifatı bilmeden değil, ince bir hesapla ve niyetle (amel) yapmalarındandır.

        El-Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" harflerinden meydana gelir. Örtmek, gizlemek, inkar etmek ve gerçeğin üstünü kapatmak demektir. Ayetin sonunda "kâfir topluluk / inkar eden zümre" manasında yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde tohumu toprağa saklamak veya ilahi hakikati inatla kendi vicdanına karşı örtmek (küfür) fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez" kapanışını analiz eder. İnsan, kendi "sûu a'mâline" (kötü işlerine) o kadar aşık olur ve onu o kadar "süslü" (zuyyine) görmeye başlar ki, gerçeği görme yetisini tamamen kaybederek ontolojik bir kibre gömülür. İşte bu körlük, inat ve hakkı örtbas etme hali mutlak "küfür"dür. Allah'ın hidayetinin kesilmesi (lâ yehdi), kâfirin hakikatin üzerini (kendi uydurduğu sahte takvimler ve yalanlarla) kendi elleriyle tamamen örtmesinden dolayıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X