Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 31. Ayet

    اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهاً وَاحِداًۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İtteḣażû ahbârahum veruhbânehum erbâben min dûni(A)llâhi velmesîha-bne meryeme vemâ umirû illâ liya’budû ilâhen vâhidâ(en)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) subhânehu ‘ammâ yuşrikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı'ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka tanrı yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.

      Din âlimlerini, rahiplerini rab edindiler. Denildi ki: Ahbar, âlimlerdir. Ruhban ise âbidlerdir. Yine denildi ki: Ahbar, yahudilerden mabet ehli olanlardır. Ruhban ise hıristiyanların mabet ehlidir. Allah'ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini rab edindiler. Bu durumun sefih kimseler ve halk hakkında olması mümkündür. "Yahudiler 'Üzeyir Allah'ın oğludur' dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsa) Allah'ın oğludur' dediler" mealindeki beyan ise onların âlimleri ve liderleri hakkındadır. Halk, bunları rab edinmekte ve davet ettikleri her şeyde bunlara uymaktadır. Bunlar tüm emir ve yasaklarda onlara itaat etmektedirler. Yoksa onlara tapıyor değillerdi. Fakat Cenab-ı Hak, onların "rab edindiklerini" bildirmiştir. Çünkü bunlar, davet ettikleri ve emrettikleri şeylerde onlara uymakta ve onları dikkate almaktadırlar. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: "Ey ademoğulları! Size 'şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır' dememiş miydim", "Babacığım! Şeytana kulluk etme!". Hiç kimse şeytana ibadet etmek ve itaat etmek üzere yönelmez. Fakat ona, ibadetin yapılması nispet edilmiştir. Çünkü insanlar, davet ettiği ve emrettiği şeylerde şeytana icabet etmektedirler. Söz konusu durum da bunun gibidir. Yine bu beyan, -eğer sabit olmuşsa- şu rivayette bildirilen anlama da gelebilir: Bu kimseler onlara tapmıyorlardı, fakat onlar Allanın haram kıldığı şeyleri helal sayıyor, bunlar da helâl kabul ediyorlardı. Veya Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram kılıyor, bunlar da haram kabul ediyorlardı. Bunun üzerine denildi ki: Onları rab edindiler. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu, din âlimleri ve rahipler hakkında benzetme anlamındadır. Yani onlara itaat ve emirlerine uyma konusunda rab edindiler. Çünkü hakikat anlamıyla onlar rab edinmiş değillerdir. Bu durum belirtildiği üzere şeytana tapmaları gibidir. Hiç kimse şeytana tapmak üzere yönelmez. Fakat onlar şeytana itaat ettikleri ve emrine uydukları için sanki tapıyor gibi oluyorlar. Mesihi rab edinmeye gelince bu hakikat anlamındadır. Çünkü onlar "onun ilah olduğunu" ve "ilah oğlu ilah olduğunu" söylemişlerdir. Dolayısıyla Mesih'i rab edinmek hakikat manasındadır. Din âlimleri ve rahipler hakkında ise benzetmedir.

      Oysa tek bir Tanrı'ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Bu beyan, kendisinden başka ilâh olmayan tek bir ilâhı birlemekle emrolunmuşlardı anlamına gelebilir. Yine bu beyan şu manaya da gelebilir: Yani onlar taptıkları putlardan oluşan ilâhlara kulluk etmekle emrolunmadılar, fakat tek bir ilâha kulluk etmekle emrolundular.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ahbârahum (اَحْبَارَهُمْ)

        Kök: h-b-r

        İbn Fâris, h-b-r kökünün temelinde güzellik, süsleme, iyileştirme ve bir şeyde bırakılan güzel/olumlu etki anlamlarının bulunduğunu belirtir. Bu bağlamda bilginlere (ahbâr) bu ismin verilmesi, onların ilimleriyle hakikati güzelleştirmeleri, dini meseleleri açıklığa kavuşturmaları ve toplum üzerinde iyi bir etki bırakmalarından kaynaklanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahbâr" kelimesini ilimleriyle insan ruhunda güzel bir iz bırakan Yahudi din bilginleri olarak tanımlar. Bağlamında bu kelime, derin bilgi sahibi olmalarına rağmen kendilerine verilen dini otoriteyi sınırlarının ötesine taşıyan din adamlarını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça köklerden türediği görüşüne ihtiyatla yaklaşır ve bu terimin köken olarak İbranice "haber" (arkadaş, bilgin) veya Aramice/Süryanice "habra" (dini bilgin, yoldaş) kelimeleriyle bağlantılı olduğunu belgeler. Kur'an'ın bu kelimeyi doğrudan Yahudi din bilginlerini (hahamları) ve onların teolojik hiyerarşisini tanımlamak için özel bir alıntı sözcük olarak kullandığını ifade eder.

        Theodor Nöldeke, kelimenin Aramice kökenli olduğu hususunda Jeffery ile hemfikirdir. İslam öncesi dönemde ve Kur'an'ın nazil olduğu çevrede bu kelimenin sıradan alimleri değil, spesifik olarak İsrailoğullarının kutsal metin yorumcularını ve yasa koyucu hahamlarını tanımlamak üzere Arapçaya yerleştiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bağlamı dikkate alarak, Yahudilerin ahbârı (din bilginlerini) rabler edinmesinin, onlara secde etmek veya ibadet etmek anlamına gelmediğini analiz eder. Bu durumun, din bilginlerinin helal ve haram belirleme (yasama) yetkisini mutlaklaştırıp Allah'ın hükmünün önüne geçirmeleri ve halkın da bunu sorgusuz sualsiz kabul etmesi şeklinde tecelli eden bir otorite gaspı olduğunu vurgular.

        ruhbânehum (وَرُهْبَانَهُمْ)

        Kök: r-h-b

        İbn Fâris, r-h-b kökünün sürekli, temkinli ve sakınmayı gerektiren bir korku halini ifade ettiğini söyler. Bu sıradan, anlık bir panik (havf) değil; saygı, çekinme ve sorumluluk bilincinden doğan derin bir ürpertidir. Rahip (çoğulu ruhbân) kelimesi de Allah'a duydukları bu derin ve sakınmacı korku nedeniyle dünyadan el etek çekenleri tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahbet" kavramını korku ile beraber sakınma ve kaçınmanın iç içe geçtiği bir duygu durumu olarak açıklar. "Ruhbân" ise bu korkunun etkisiyle kendini tamamen ibadete veren, nefsi arzularından uzaklaşarak manastırlara kapanan Hristiyan din adamlarıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "korku" kökünden türetilmiş olmakla birlikte, doğrudan Hristiyan manastır geleneğini (monastisizm) ifade etmek üzere özel bir form kazandığını belirtir. Hristiyan Süryani kültüründeki çileci yaşam tarzının Arapçadaki karşılığı olarak bu kelimenin seçildiğini, ruhban sınıfının temel karakteristik özelliği olan "Tanrı korkusu/saygısı" üzerinden isimlendirildiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında r-h-b kökünün psikolojik bir tepkiden ziyade derin bir dini tutuma evrildiğini inceler. Ancak bu ayetteki bağlamda, başlangıçta "Allah korkusu" ile dünyadan soyutlanan bu çileci sınıfın (ruhbân), zamanla inananlar tarafından ilahlaştırılan ve günah bağışlama/kural koyma yetkisi verilen kurumsal bir otoriteye dönüşmesinin eleştirildiğine dikkat çeker.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın ruhban sınıfına yönelik ikili tutumunu analiz ederken, başka yerlerde övülen alçakgönüllülüklerinin aksine, bu ayette eleştirinin odağının Hristiyan avamın tutumu olduğunu belirtir. Halkın, din adamlarının sözlerini ilahi vahyin mutlak alternatifi gibi kabul ederek onları farkında olmadan "rab" konumuna yükselttiklerini tahlil eder.

        erbâben (اَرْبَابًا)

        Kök: r-b-b

        İbn Fâris, r-b-b kökünün bir şeyi ıslah etmek, beslemek, büyütmek, terbiye etmek ve o şey üzerinde tam bir mülkiyet ve otorite kurmak anlamlarına geldiğini açıklar. "Rab", bir varlığın yegâne sahibi, koruyucusu ve üzerinde tasarruf hakkı olan mutlak otoritedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kelimesinin bir şeyi derece derece, aşama aşama en mükemmel haline ulaşıncaya kadar terbiye eden ve idare eden varlık olduğunu belirtir. Ayette din bilginlerinin ve rahiplerin "erbab" (rabler) edinilmesi, onların Allah'a ait olan mutlak itaat edilme, yasa koyma ve dini idare etme hakkını kendilerinde görmeleri ve toplumun da buna boyun eğmesidir.

        Toshihiko Izutsu, "Rab" kelimesinin İslam öncesi Arapçada köle sahibi veya bir mülkün efendisi gibi dünyevi aidiyetler için kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi doğrudan "Yaratıcı-Mutlak Sahip" anlamında teolojik bir merkeze oturttuğunu inceler. Bu ayette kelimenin çoğul formda (erbâb) insanlara atfedilmesi, tevhit inancının ontolojik olarak parçalanması ve sahte efendiliklerin (şirkin) inşasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette geçen "rabler edinme" eyleminin epistemolojik ve teolojik boyutuna değinir. Din adamlarının Allah'ın kitabına rağmen hüküm vermelerinin ve bunun dindar kitlelerce sorgulanmadan kabul edilmesinin, yeryüzündeki en incelikli şirk türü olduğunu; bunun klasik putperestlikten ziyade otorite ve egemenlik bağlamında gerçekleşen yapısal bir politeizm (çok tanrıcılık) olduğunu analiz eder.

        subhânehu (سُبْحَانَهُ)

        Kök: s-b-h

        İbn Fâris, s-b-h kökünün temelinde suda veya havada hızla akıp gitmek, yüzmek ve uzaklaşmak anlamı bulunduğunu belirtir. "Tesbih", Allah'ı O'na yakışmayan her türlü noksanlıktan, acizlikten ve ortaktan tenzih ederek (uzak tutarak) O'nun mutlak yüceliğine doğru manevi bir akış ve yöneliştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Sübhân" kelimesinin Allah'ı, müşriklerin O'na atfettiği niteliklerden ve şirk koştukları varlıklardan hızla ve kesin bir dille tenzih etmek olduğunu açıklar. İnsanın sahte ilahlardan ve rablerden uzaklaşarak Allah'ın eşsizliğine sığınmasıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Süryanice/Aramicedeki "shubha" (yüceltme, övgü) kelimesiyle paralellik gösterdiğini, Hristiyan litürjisinde Tanrı'yı yüceltmek için kullanılan bu formun Arapçaya adapte olduğunu iddia eder. Ancak Kur'an'da "sübhân" kelimesinin bilhassa tevhidi koruyan, şirki şiddetle reddeden ve Allah'ın aşkınlığını vurgulayan saf İslami bir formüle dönüştüğünü kaydeder.

        Angelika Neuwirth, "sübhân" formülünün Kur'an'da retorik ve teolojik bir sınır çizme işlevi gördüğünü analiz eder. Ayette Yahudi ve Hristiyanların din adamlarını ve Mesih'i ilahlaştırma iddialarının hemen ardından gelen bu kelime, iddiaları kesin bir teolojik protesto ile kesen, Allah'ın mutlak aşkınlığını (transcendence) yeniden tesis eden litürjik bir kapanış ve itiraz cümlesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X