قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tevbe suresi 29. ayet, tevbe 29, savaş, hak din, haram, ehli kitap, cizye, tevbe suresi, allah, hak, ahiret, gün, resul, arz
-
Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.
Ehl-i Kitap'la Savaş ve Cizye Hukuku
Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resôlünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Cenab-ı Hak burada, yahudi ve hıristiyanlardan oluşan Ehl-i Kitab'ı belirtmiş ve onların Allah'a ve âhiret gününe inanmadıklarını bildirmiştir. Halbuki onlar Allah'ın birliğine ve âhiret gününe inanmayı benimsemiş görünmektedirler. O halde bunun anlamı nedir? Denildi ki: Onlar her ne kadar görünüş itibariyle Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa da Cenab-ı Hakk'ın hemen peşi sıra bildirdiği üzere gerçekte onlar çocuğu olan bir ilâha inanmaktadırlar. Bu, "Yahudiler 'Üzeyir Allah'ın oğludur' dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsa) Allah'ın oğludur' dediler" mealindeki ayetlerle anlatılan husustur. Çocuğu olan bir ilâha iman etmek Allah'a inanmak değildir. Dolayısıyla onlar mümin değillerdir. Aynı şekilde onlar yeniden dirilmeye ve âhiret gününe inanmakta, fakat âhirette vadedilene inanmamaktadırlar. Dolayısıyla orada vadedilene inanmaksızın âhiret gününe iman, aslında âhirete iman etmemektir. Veya şöyle denilebilir: Onlar her ne kadar sözünü ettiğimiz inanç esaslarını benimseyip iman etmişlerse de Allah'ın kendilerine haram kıldığı şeyleri helâl; helâl kıldığı şeyleri de haram kılmışlardır. Bütün kitaplara ve peygamberlere iman edip de bunlardan bir âyete veya bir peygambere inanmayan kimse, Allah'a ve âhiret gününe iman etmiş ve bunları doğrulamış değildir.
Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resôlünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.
Bir dinsiz bize derse ki: Siz kâfirlerle inkâr etmeleri yüzünden savaşıyorsunuz. Sonra size mal verdiklerinde onlarla savaşı bırakıyorsunuz. Eğer sizin onlarla savaşınız dünyaya tamahkârlık sebebiyle değil, inkârdan dolayı olsaydı size verdikleri mal sebebiyle onlarla savaşı bırakmazdınız. Yine eğer onlarla savaşınız sadece inkâr etmelerinden dolayı olsaydı bu konuda erkekler ile kadınlar arasında eşitlik olurdu. Zira şer'î bakımdan inkâr etmekte onlar eşittir. Yine şöyle dediler: Eğer onlarla savaşınız belirtmiş olduğumuz sebebe bağlı olsaydı ve hikmet bunu gerektirseydi, bunu emreden de hikmet sahibi olsaydı, bütün insanlar bu konuda eşit olurlardı. Herhangi bir sebeple birini bırakmazlardı; aksine sonsuza kadar savaşırlar ve ondan başkasına rıza göstermezlerdi.
Bunlara şöyle cevap verilir: Biz kâfirlerle inkâr etmeleri sebebiyle savaşmıyoruz. Biz onları İslâm'a davet ediyoruz. Buna olumlu cevap verirlerse bırakıyoruz. Aksi durumda savaş, onları İslâm'a mecbur kılsın diye onlarla savaşıyoruz. Kâfirlerle savaşmamızın sebebi bundan başkası değildir. Öyle ise kâfirlerden cizye almakta kendilerini İslâm'a davetimizin anlamı mevcuttur. Eğer daveti kabul ederlerse onları bu şekilde bırakırız ki onlar şeriatımızı ve hükümlerimizi gördüklerinde umulur ki İslâm'a rağbet gösterirler. Yoksa biz onlardan aldığımız şeylere rağbet ettiğimiz veya bu konuda tamahkâr olduğumuz için onlarla savaşmayı bırakmıyoruz. Bu işin esası imtihandır. Zira bu dünya imtihan dünyasıdır; karşılık bulma dünyası değildir. İmtihan farklı şeylerle olur; alışılmış benzer şeylerle olmaz. Cenab-ı Hak bazan savaşla imtihan eder; bazan malların alınmasıyla imtihan eder; bazan de sıkıntılarla imtihan eder. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!"; "Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz"; "Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik". Bunlar gibi diğer ayetlerde de bildirildiği üzere. Eğer bu durum bir karşılık değil, imtihan ise bu mümkündür ve hikmetin gereğidir. Onların "bizim kadınlarla değil erkeklerle savaştığımız, kadınları köleleştirdiğimiz"e dair sözlerine gelince bu şundan dolayıdır: Çünkü kadınlar her hallerinde erkeklere tabidirler ve onların hizmetçileridirler. Erkekler müslüman olduklarında onlar da müslüman olurlar. Bu, onlar arasında bilinen bir durumdur. Zira kadınlar erkeklerin ellerindedir. Onlar kadınlara dilediklerini yaparlar. Bu durumun aslı, belirttiğimiz gibi, savaşın inkâr etmenin karşılığı değil, imtihan olmasıdır. Zira bu dünya imtihan dünyasıdır. Cenab-ı Hak bazılarını savaşla imtihan edebilir, bazılarını malların alınmasıyla imtihan edebilir, bazılarını da bu ikisinden biriyle imtihan etmeyebilir. Eğer bu bir karşılık olsaydı bu konuda onlara bir ceza verirdi, o da cehennemde ebedi olarak kalma cezasıdır.
Eğer denilirse ki: Şayet kâfirler, Ehl-i Kitap'tan veya mecusilerden oluşmuşsa bunlardan cizye alınmasının, Arap müşriklerinden ibaretse onlardan alınmamasının hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Sözü edilen uygulanın çeşitli sebepleri vardır. Bunlardan biri şudur: Arap müşriklerin uğruna savaştıkları ve benimsedikleri bir dinleri bulunmamaktadır. Yine onların dayandığı bir ilke, güvenip teslim oldukları bir kitap yoktur. Aksine onlar kabileleri uğruna savaşan ve bunun üzerine yardımlaşan bir topluluktur. Bunların dışındaki kâfirlerin ise benimsedikleri bir din, dayandıkları bir ilke vardır. Bunlar, çeşitli deliller ileri sürerek insanlarla tartışmaktadır. Durum böyle olduğuna göre onlara karşı delil getirmek ve kesin delillerle susturmak mümkün olur. Arap müşrikler böyle değildir. Zira onların nispet edildikleri bir dinleri, diğer insanları delillere dayanarak davet ettikleri bir mezhepleri yoktur. Diğerleri için bu durumlar mümkündür. Bundan dolayı bu iki topluluk birbirinden farklı değerlendirilmiştir. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Ehl-i Kitap, kendi milletlerinden bir peygamber gönderilmesini istediler ki, o peygamber gelince ona uysunlar ve davetine icabet etsinler. Hatta buna dair yemin etmişler ve sözlerini tekit etmişlerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi". Diğer kâfirlerin konumu böyle değildi. Durum böyle olunca kendilerine yapılan tehdit gerçekleşene kadar bunlarla sürekli savaşılır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar".
Üçüncüsü, Resûlullah'ın üstünlüğünden dolayıdır. Zira o, içlerinden biri ve kendi türlerinden biri idi. Dolayısıyla bu bölgede hiç kimse onun dini dışında bir din üzere bırakılmaz. Söz konusu ilâhi beyanın başka bir şekilde yorumlanması da mümkündür. Buna göre Arap müşrikler sayı bakımından az idiler. Onlarla savaşma ve onlara karşı durma imkânı vardı. Dolayısıyla onların İslam'dan başka benimseyecekleri bir din kabul edilmez. Diğer kâfirler ise farklı bölgelerde ve sayıca çok idiler. Birleşmeleri halinde müslümanların karşı durup bunlarla savaşmaları mümkün değildi. Bu durumda müslümanlar çok açık bir zarar görürlerdi. Bundan dolayı belirtilen uygulama gerçekleştirildi.
Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resûlünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Belirttiğimiz üzere onlar her ne kadar kendilerince Allah'a ve âhiret gününe iman ediyor olsalar da gerçekte onlar buna inanmış değillerdir. Çünkü iman etmenin şartı, bütün peygamberlere ve kitaplara inanmaktır. Onlar ise bazı peygamberlere ve bazı kitaplara inanmayı terketmişlerdir. Peygamberlerden birini veya kitaplardan birini yahut bundan bir harfi inkâr eden kimse Allah'ı inkâr etmiş olur.
Allah ve resûlünün yasakladığını yasak saymayan. Onların, kitapları tahrif etmeyi ve Resulullah'ın sıfatlarını gizlemeyi haram saymamış olmaları mümkündür. Halbuki Allah, bu davranışları onlara haram kılmıştır. Veya onlar putlara tapmayı haram saymıyorlardı. Allah ve resûlü ise bunu haram kılmıştır. Yahut Allah ve resûlünün haram kıldığı içki, domuz ve benzeri hususları haram saymıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Hak dine uymayan kimseler. Bu hak din İslam'dır. Çünkü bütün akılların gerekli gördüğü, bütün yaratılmışların fıtratlarının şahitlik ettiği bir dindir. Veya şöyle de denilebilir: Gerçekliği olan bir dine uymayan kimseler. Onlar gerçekliği olmayan bir din e uymaktadırlar. Bu şeytan ın dinidir. O, onları putlara tapmaya davet etmektedir, onlar da buna olumlu cevap vermektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
Yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar. Cizye verinceye kadar mealindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani kabul edinceye kadar. Burada verme manasının kendisi kastedilmemiştir. Bu, "şayet tövbe ederler, namazıarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse" mealindeki ayette belirtmiş olduğumuz durum gibidir. Burada bunları yapmak değil kabul etmek anlamındadır. Ayrıca vermek anlamına gelmesi de mümkündür. Bu -en doğrusunu Allah bilir ya- cizyenin, kan dökülmesini önlemek amacıyla farz kılınması sebebiyledir. Dolayısıyla cizye, kan ın dökülmesini önlemek için takdim edilir.
Yenilmiş olarak ve kendi elleriyle. Bazıları şöyle demiştir: Kendi elleriyle. Yani kabul vaktinde cizyenin teslim edilmesi geciktirilmez. Bilakis hemen peşin olarak alınır. Bazıları şöyle demiştir: Kendi elleriyle. Yani zorlanmış ve yenilmiş olarak. Denildi ki: Kendi elleriyle demek, isteyerek ve gönülden gelerek. Denildi ki: Kendi toplulukları adına. Fakat bu topluluktan ne kastettiklerini bilmiyoruz.
Yenilmiş olarak. Denildi ki: Boyun eğmiş olarak. Bu, "zül" (الذل) kökünden gelmiştir. "Sağura er-raculü, yesğuru, seğaran, fehuve sağirun" (صغر الرجل يصغر صغراً فهو صاغر) denilir ve şu anlam kastedilir: Yani boyun eğdi. 0, boyun eğmiş bir kimsedir. Yine denildi ki: Yani yerilmiş olarak. İbn Abbas'tan (r.a.) şu görüş rivayet edilmiştir: Yaka paça yakalanmış bir şekilde götürüyorlar. Bunun aslı zillettir. Bu, boyun eğme anlamındadır. Bu, -en doğrusunu Allah bilir ya- "nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuştur" mealindeki ayette Allah'ın bildirmiş olduğu zillettir. Bunu kabul ettiklerinde alçaklıkla ve yenilmiş olarak boyun eğerler.
Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Yahudi ve hıristiyanlara gelince, âlimler arasında bunlardan cizye ödeyenden bunun alınacağı ve bunların dinleri üzere bırakılacağı hususunda ihtilaf yoktur. Mecusiler ise bunlardan da cizye alınır. Çünkü Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mecusilere ne yapacağımı bilmiyorum. Onlar müslüman olmadıkları gibi Ehl-i Kitap da değildirler. Abdurrahman b. Avf şöyle demiştir: Şehadet ederim ki Resulullah'ın (s.a.) "onlara Ehl-i Kitab'a davrandığınız gibi davranın" buyurduğunu işittim. Bazı hadislerde "Resulullah (s.a.) Hecer'deki mecusilerden cizye aldığı" rivayet edilmiştir. Hz. Ali'den Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in mecusilerden cizye aldıkları rivayet edilmiştir. Ali b. Ebu Talib şöyle demiştir: Ben onları en iyi bilenim. Onlar okudukları bir kitaba bağlıydılar ve öğrendikleri bilgilere tabi idiler. Fakat bu, onların kalplerinden çekilip alınmıştır. Ebu Rezin, EbU Musa ve Huzeyfe'den şöyle bir rivayette bulunmuştur: Eğer arkadaşlarımın mecusilerden cizye aldıklarını görmemiş olsaydım ben de almazdım. Ebu Ubeyde, babası Abdullah b. Mesud'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.) Münzir'e bir mektup yazarak şöyle buyurmuştur: "Kim bizim kıblemize yönelir, namazımızı kılar ve kestiklerimizi yerse bu kimse Allah ve resulünün koruması altında olan müslümandır. Mecusilerden bunu isteyen kimse güven içerisine girer. Her kim bundan yüz çevirirse cizye vermesi gerekir". Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: "Kim bizim kıblemize yönelir, namazımızı kılar ve kestiklerimizi yerse, bizim lehimizde olan onun da lehinedir, aleyhimize olan da aleyhinedir. Her kim bunu terkederse cizye vermesi gerekir". Müçtehid âlimlerin görüşleri bu çerçevede devam etti. Seleften hiç kimse bu görüşü reddetmedi. Öyle ki bir grup "Mecusilerden cizye alınır, çünkü onlar da Ehl-i Kitap'tır" demiştir. Buna göre onlar mecusilerin kadınlarıyla evlenmeyi ve kestiklerinden yemeyi helal saymışlardır. Bunlar Hz. Ali'den rivayet edilen haberi benimsemişlerdir. Diğerleri ise şöyle demiştir: Bunlar Ehl-i Kitap değildirler. Fakat Resulullanın "onlarla Ehl-i Kitab'a davrandığınız gibi davranın. Fakat kadınlarıyla evlenmeyin, kestiklerini de yemeyin" sözüne, sahabeden ve hidayet önderleri olan imamlardan rivayet edilenlere uyarak bunlardan cizye alınır.
Bu konuda bir diğer mesele cizyenin miktarıdır. Bazı rivayetlerde Resulullah'ın (s.a.) Muaz'ı Yemen'e gönderdiği ve ona şöyle dediği nakledilir: "Onlardan ergenlik çağına gelmiş herkesten bir dinar veya bunun değerinde "me'afir" (Yemen kumaşı) al". Hz. Ömer'den onun Osman b. Hanif'i Sevad'a gönderdiği ve Sevad halkına kırk sekiz dirhem, yirmi dört dirhem ve on iki dirhem vergi tahsis etmesini emrettiği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre o, zimmilere altın sahipleri için dört dinar, basılmış para kullananlar için kırk dirhem vergi tahsis etmiştir. Bunun yanı sıra müslümanların erzakı ve üç günlük misafir edilmeleri de buna eklenir. Mezhep imamlarımız bunları üç sınıfa ayırır: Zenginler, orta sınıf ve fakirler. Zengin kişiden kırk sekiz dirhem, orta sınıfkimseden yirmi dört dirhem ve fakirden ise on iki dirhem alınır. Bazı rivayetlerde "kırk dirhem veya dört dinar ve üç günlük misafir etme ile yirmi dirhem ve iki dinar" ifadeleri geçmektedir. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz misafir etme ve masraflar hariç kırk sekiz dirhem görüşüdür. Rivayet edilen kırk dirhem veya dört dinar, misafir etme ve hadiste belirtilen erzakla birliktedir. Bu, muhacir ve ensarın huzurunda Hz. Ömer'in yaptığı uygulamadır. Onların hiç birinden ona bir itiraz gelmemiştir. Buna göre onlar bu hususta ittifak etmiş gibidirler. Ayrıca Hz. Ömer'in bu miktarı kendi görüşüyle takdir etmiş olması muhtemel değildir. Zira miktarlar ve hadlerin bilinme yolu akıl değil, nasların bildirmesi ve nakli delilledir. Bu, Resulullah'tan işitilen söz gibidir. Rivayet edilen Muaz hadisinde Resulullah'ın ona Yemen ahalisinden ergenliğe ulaşmış herkesten bir dinar almasını emretmesine gelince bu durumun, Yemen ahalisinin zayıf ve fakirliğinden dolayı olması mümkündür. Nitekim Hz. Ömer'den Mısır ve Şam ahalisinden fakir kimselere dair nakledilen rivayet böyledir. Bu, arttırılması mümkün olmayan üst sınır değildir. Zira belirttiğimiz üzere Hz. Ömer varlıklı insanlar için bir dinardan fazlasını öngörmüştür. Sahabeden hiç kimse de bu konuda ona itiraz etmemiştir. Onların bu davranışı bizim açıkladığımız görüşün doğruluğuna işaret etmektedir.
Yine bu konudaki meselelerden biri maddi duruma ilişkin sınıflandırmada varlıklı, orta halli ile fakir arasındaki ayrımın nasıl olacağıdır. Bazıları şöyle demiştir: Fakir, çalışanlardan olup malı bulunmayan kimsedir. Bunun gibilere müslümanların zekat vermeleri gerekir. Bunlar çalışan fakirlerdir. İki yüz dirhemden az malı bulunan kimse bu sınıftan sayılır. İkinci sınıf kişinin malının iki yüz dirheme ulaşması durumudur. Bazıları şöyle demiştir: Eğer malı dört bin dirheme ulaşırsa veya daha fazla olursa üçüncü sınıftan olur. Onlar bu konuda Hz. Ali b. EbU Talib (r.a.) ve Hz. Ömer'in sözlerini delil getirmişlerdir. Buna göre o ikisi şöyle demiştir: Dört bin ve aşağısı nafakadır. Bu miktarın üstü ise birikim sayılırl. Ayrıca ikinci sınıfın iki yüz dirhemden on bin dirheme kadar malı bulunan kimselerden oluşturulması da mümkündür. Bu miktardan fazla mala sahip bulunanlar ise üçüncü sınıfkabul edilirler. Bunun dayanağı EbU Hureyre'nin Resulullah'tan (s.a.) rivayet ettiği şu hadistir: "Her kim on bin dirhem bırakıp tenekelerde biriktirirse bununla kıyamet günü azap edilir".
Bazıları şöyle demiştir: Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimselerle savaşın mealindeki ayette cizyenin, vermemeleri durumunda savaşılması gereken kimselerden alınacağına dair delil vardır. Kadınlar ve çocuklarla savaşılmaz ve bunlar ele geçirildiğinde öldürülmez. Dolayısıyla Kur'an'da mevcut delil sebebiyle bunlara cizye vergisi konulması gerekmez. Zira Allah, savaşılan kimselerden cizye alınmasını emretmiştir. Hz. Ömer ve ondan sonraki devlet başkanları da böyle yapmıştır. Rivayet edilmiştir ki Ömer (r.a.) ordu komutanlarına mektup yazarak "Sadece sizinle savaşanlarla savaşın, çocuk ve kadınları öldürmeyin, sadece kılıçlara uygun olanları (yetişkin insanları) öldürün" diye emretmiştir. Yine o, vergi memurlarına mektup yazarak "cizye vergisini koymalarını, bunu kadın ve çocuklar için koymamalarını" emretmiştir. Bazı rivayetlere göre o, ordu komutanlarına mektup yazmış ve "sadece kılıçla savaşmaya uygun olan kimselere cizye vergisi koymalarını" emretmiştir. O şöyle demiştir: Cizye kırk dirhem veya dört dinardır. Muaz'ın rivayetinde buna delil vardır. Nitekim o şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) beni Yemen'e gönderdi ve bana ergenliğe ulaşmış herkesten bir dinar veya bunun değerinde "me'afır" (Yemen kumaşı) almamı emretti. Muaz, Resulullah'ın kendisine cizyeyi çocuklardan ve kadınlardan değil, yetişkin erkeklerden almasını emrettiğini açıklamıştır.
Eğer denilirse ki: Muaz'dan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Resulullah bana ergenliğe erişmiş kadın ve erkeklerin hepsinden bir dinar almarnı emretmiştir. Bazı rivayetlerde ise onun "ResılluHah bana ister erkek, isterse kadın olsun ergenliğe erişmiş herkesten bir dinar almarnı emretmiştir" dediği nakledilmiştir.
Buna şöyle cevap verilir: Eğer bu rivayet sabit ve doğru ise, bu Beni Tağlib hıristiyanlarından alınan cizyeye delil teşkil eder. Bu durumda Ehl-i Kitap'tan olan Arap kadınlarının kendilerinden alınan cizyeye ilişkin hükmü, Arap olmayan kadınların hükmünden farklı olur. Veya şöyle de denilebilir: Bu rivayet korunmuş değildir. Zira ümmet bundaki hükme aykırı davranmıştır. Çünkü kadınlardan cizye alınmayacağına ilişkin ittifak oluşmuştur. Şayet bu rivayet doğru ise onunla amel etmek gerekirdi. Ya da onun "Ergenliğe erişmiş erkek ve kadınlardan al" sözü "Bu ikisinden bir dinar aL, her birinden bir dinar alma!" anlamına gelebilir. Tıpkı "her sehiv için iki secde" sözü gibi. Bundan fazlası ona gerekli değildir.
Yine ayette bildirilmeyen bir meseleyi açıklayacağız. Bu mesele şudur: Cizye konulduğunda ve bundan sonra daha bunu ödemeden bir sene geçse, bu kişiden ikinci yılın cizyesi alınır, geçmiş senenin cizyesi alınmaz. Bu, diğer borçlar gibi değildir. Çünkü bir mecusi eğer bir yıl geçtikten sonra müslüman olursa geçmiş senenin cizyesi kendisinden talep edilmez. Eğer diğer borçlar gibi olsaydı bu, müslüman kişiden talep edilirdi. Tıpkı üzerinde borç olarak duran malın, müslüman olduğunda veya Mecusilik'te kaldığında kendisinden talep edildiği gibi. Bu borç talep edildiğine göre bu durum, cizyenin diğer borçlar gibi olmadığını göstermektedir.
Eğer denilirse ki: Haraç vergisini bir yıl geciktiren kimseden bu vergi talep edilmez mi?
Buna şöyle cevap verilir: Cizye haraç vergisi gibi değildir. Çünkü haraç, toprağı sebebiyle müslümana zorunlu bir vergidir. Bu diğer borçlar gibidir.
Eğer denilirse ki: Mecusi bir kişi bir yıl geçtikten sonra müslüman olursa geçmiş yılın cizyesi kendisinden talep edilir.
Buna şöyle cevap verilir: Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir ki o İslam'a giren kişiden cizyeyi kaldırmıştır. O şöyle demiştir: Allah'a and olsun ki İslam'da bir sığınak vardır. Eğer bunu yaparsa ondan cizye kaldırılır. Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a.) "Müslümana cizye yoktur" buyurmuştur. Her kim müslüman olduktan sonra bu kişiden cizye talep ederse hadise aykırı hareket etmiş olur. Eğer denilirse ki: Kâfır iken sorumlu olduğu cizye müslüman olunca düşer. Çünkü o, başlangıç itibariyle böyle bir şeyden sorumlu tutulması caiz olmayan bir hale dönüşmüştür. Buna şöyle cevap verilir: Zimminin üzerinde iki senenin cizyesi toplanmış olsa ve başlangıçta bunun benzerine fakirliğinden dolayı on iki dirhemden fazla miktarın yüklenmesinin caiz olmadıgı bir duruma dönmüş olsa, bu durumda bu kişiyi bundan daha fazlasını ödemekle mükellef kılmak caiz olmaz. Çünkü geçmiş seneden yüklenen ve daha sonra müslüman olan kimsenin ödeyeceği cizyenin hükmü, başlangıçtaki cizye yüklenmesindeki hüküm yapılmıştır. Dolayısıyla üstünden iki yıl geçmiş olan önceki cizye hükmünün, başlangıçtaki hüküm kılınması gerekir. Bunun esası şudur ki cizye kanın akmasını durdurmak için konulur. Eğer bir sene geçmişse söz konusu kan önceki senede durmuş olur. Bu sebeple de geçmiş cizye alınmaz.
Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Bu beyan çeşitli hükümler içermektedir. Bunlardan biri, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen, fakat bu iki inancı ikrar eden kimselerle savaş emridir. Bununla birlikte bu durum üç farklı manaya gelir. Bunlardan biri bunların Müşebbihe'den olduklarıdır. Onların Allah'ı yaratılmışlara benzettikleri hususlardan biri, Allah'a çocuk isnat etmeleri olabilir. Zira yaratılmışlarda gördükleri durum, bunların bir birinden doğuyor olmalarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu kişi gerçekte hak olan Allah'a inanıyor değildir ki gerçekte O'na iman etmiş olsun ve iddia ettikleri varlıkla değil O'nunla âhiret var olsun.
İkincisi: İnsanların fıtratında kralların elçilerine sayfa gösterme ve onları yüceltmek vardır. Öyle ki elçilerin, aralarında düşmanlık ortaya çıkan kralların arasını düzeltmeye dair iyilikleri bulunmaktadır. Dolayısıyla onlar bütün yaratılmışların aciz kaldığı kesin delillerle ve kendi kitaplarının ona yönelik şahitlikleriyle ve kitaplarını ve peygamberlerini yalanladıklarını bildikleri kimselerin bunları doğrulayanlara destek olmalarıyla birlikte Allalı'ın elçisini yalanladıklarında onların gerçekte bütün peygamberleri ve kitapları yalanladıkları ortaya çıkar. Görünüş itibariyle uymuş olsalar da aslında onların durumu böyledir. Ayrıca bu onların yalnızca Allah'ı yalanlamaları dolayısıyladır. Buna göre onların Allah'a inanmaları peygamberlere imanla mümkün olur. Nitekim Resıllullah'tan Abdükays heyetine söylemiş olduğu şu sözler de bunu göstermektedir: "Ben dört şeyi emrediyorum: Size Allah'a inanmayı emrediyorum" sonra şöyle buyurmuştur: "Bilir misiniz Allalı'a iman nedir? Allalı'tan başka ilah olmadığına ve benim O'nun elçisi olduğuma şahitlik etmenizdir". Bundan dolayı onların Allah'a inanmaları, Allah'ın elçisine inanıncaya kadar gerçek iman olamaz. Onlarla bu sebeple savaşılmaktadır.
Üçüncüsü: Cenab-ı Hakk'ın onların imanının bulunmadığını beyan etmesi imanın onlara sağlayacağı faydayı elde edememelerinden ötürüdür. Zira bunun en az yararı Allalı'ın peygamberlerine iman ve onları tazim ederek kabul etmektir. Şayet bu durum onda ortaya çıkarsa onunla savaş terkedilir. Ayrıca cizyenin kabulü karşılığında onları serbest bırakmak caizdir. Bu durum, bizim bu mal sebebiyle savaştığımıza dair bir delil olmaksızın daha önce savaş emri mevcut olsa dahi böyledir. Bu durum şuna benzer: Her insana ölüm yazılmıştır, sonra da insanlar farklı dinler, farklı temayüUeri benimsemekte kendi hallerine terkedilmişlerdir. Halbuki böylesi bir tablo, mevcut hallerine dair bir emre ve tercihlerine rıza gösterildiğine işaret etmemektedir. İlk durum da böyledir. Bu da mallarını onlardan almak için onların küfrüne ve savaşa rıza gösterilmiş olduğuna işaret etmez.
Sonra işin aslı şudur: Savaş, inkârın bir cezası olarak vazedilmiş değildir. Zira savaşma şekli ve bunun manası iyilerde de kötülerde de bulunmaktadır. O da ölümdür. Dolayısıyla savaşın onları öldürmek için vazedilmediği sabit olmuştur. Fakat savaş iki sebepten ötürü vazedilmiştir: Onları, kurtuluşlarına vesile olan ve onunla eb edi lütfa erişilen dini davete icabet etmelerine zorlamaktır. Bu savaş, onlara her türlü kesin delili sunmamızdan ve bunların onları ikna etmemesinden sonra olmaktadır. Onlarla savaşmamızın sebebi kesin delilleri düşünmelerini engelleyen lezzetlere duydukları sevgidir. Bunların en lezzetlisi ise hayattır. Savaşırız, ta ki onları, kesin delilleri düşünmekten ve olumlu cevap vermekten alıkoyan bu lezzetten umutları kesilsin ve bu lezzet onlar için ortadan kalksın. Cizye vermeyi kabul etmekte fıtratın kaçındığı zillet ve aşağılanmanın benimsenmesi vardır. Yine cizyeyi kabul ediş, içinde yok olmanın da bulunduğu bir hale sevkedicidir. Böylece onlar kesin delilleri incelerler ve davet edildikleri dini kabul ederler. Dolayısıyla kurtuluşları bununla sağlanır ayrıca bunda biz müslümanlara da ilave ikram vardır.
İkincisi: İmtihanların tümü iyilikler ile hayır ve şerler arasında taksim edilmiştir. Bundan dolayı imtihan, ölüm ve hayat vasıtasıyla sağlanmıştır. Dünya işlerinin tümü de buna göredir. Dünya hayatı çeşitli haller üzere sürüp gitmektedir. İslama davet de böyledir; bazan elle bazan dille mücadele ederek bazan da bunu terketmek suretiyle yapılır. Yoksa bunlardan biri, diğeri için yapılmış değildir. Aksine imtihan işinin sebebi, imtihanın çeşitli hallerinde kendisine yönelik neticelere bağlı olarak vadedilenlerin hatırlatılması ve öğüt alınması içindir. Bu yaklaşım çerçevesinde bir toplulukla savaşılması, bir topluluğun ise bağışlanması emredilmiştir. Bir topluluğun İslam'a davet edilmesi, bir topluluğun ise aşağılanmayı kabul etmesi emredilmiştir. Bütün bunlar Allah'ın bildiği bir maslahata ve bunlarda bulunan gerçek hikmete dayanmaktadır.
Arap müşriklerle Arap olmayan müşrikler arasındaki farka gelince bu durum değişik yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: "Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi". Bu uyarıcı onlara gelmiş, fakat onlar yalanlamışlardır. Yine onlar "kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair yemin ettiler". Halbuki onlara mucizeler gelmiş, fakat onlar bunlara inanmamışlardır. Daha önce yapılan antlaşmaya ve var güçleriyle ettikleri yemine uyuncaya kadar kendileriyle savaşılmayı hak etmişlerdir. Diğerleri için böyle bir durum yoktur. Veya bu, "O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi (mucize gösterdikten sonra da) yine onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz" mealindeki beyana dayanır. Cenab-ı Hak, dilemesi istisna edilirse, onların imanına ilişkin ümitsizlik iki anmama gelir: Bunlardan biri, onların imanına ilişkin ümitsizlik ve cizyenin kabul edilmesidir. Bu, Allah'ın şeriatına tabi insanlarla karışsınlar, onlardan kesin delilleri dinlesinler, akıl bakımından övülmüş olan davranışlarla ve peygamberin getirmiş olduğu yüce ahlakla karşılaşsınlar da iman etsinler diye yapılmıştır. Allah bunların iman etme ümitlerini kırmış ve onlara ebediyen ümitsiz olacaklarını da bildirmiştir. Bundan dolayı onlara herhangi bir söz verilmemiştir. Buna bağlı olarak da onların peşpeşe antlaşmaları bozmaları gerçekleşmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi: Onlar, Allah'ın dilernesi müstesna mucizelerle iman etmeyeceklerine dair genel kural dışında tutulmuştur. Belki de Allah, onların imanlarının özellikle savaş sayesinde olmasını dilemiştir. Dolayısıyla O, onlar iman edinceye kadar bunu farz kılmıştır.
Bir diğer yorum şudur: Resulullah, onlardan biri olarak ve onların içinden seçilerek gönderilmiştir. Dolayısıyla onunla irtibatlı üstünlük, onlardan iman dışında bir alternatifin kabul edilmemesini gerektirmiştir. Nitekim Resıllullah'ın gönderilmiş olduğu bölge de üstün kılınmıştır. Üstün kılınması dolayısıyla orada mümin dışında kimse bırakılmaması bundan dolayıdır.
Bir diğer yorum da şudur: Arap müşrikler, din inşa etmekte müracaat edecekleri imamlar ve liderleri bulunmayan bir toplumdur. Bilinmektedir ki akıl nezdinde dinin inşa edilmesi ancak önderlerle mümkündür. Tıpkı bütün siyaset ve yönetim işlerinde bir kralın bulunması gerektiği gibi. Bilakis onlar geleneklere bağlı bir şekilde devam ediyorlardı ve kabile savaşları yaşıyorlardı. Gerçekte onlar, yönetim olmaksızın bir geleneğe dayanarak yaşıyorlardı. Onların dışındaki toplumlar (Ehl-i Kitap) dini meselelerin dayanağı olarak inşa edilmiş bazı mezheplere uymaktaydılar. Bunların bir örneğine dayandılar. Dolayısıyla bunlar boyun eğdiklerinde -karşı çıktıklarında değil- olduğu gibi bırakıldılar ve onlara tabi olma hakkı verildi. Böylece, düşünmeleri umuduyla olduğu gibi bırakıldılar. Zira her bir mezhebin görüşü bulunmaktadır. Ötekilerin ise gelenek ve ataları taklitten başka bir hususiyetleri yoktur. Bu niteliklere sahip olan kimse düşünmez ki düşünmesi için kendisine mühlet verilsin. En doğrusunu Allah bilir.
Yine diğer mezheplerin müntesiplerini çoğaltan ilkeleri vardır. Savaşla karşılaşınca, bunlar yok olma düşüncesiyle birbirine eklenir ve yardımlaşırlar. Bunun sonucunda müslümanların -çoğalması umut edilirken- yok olmasından korkulur. Araplar ise sayı bakımından az idiler. Öyle ki Ehl-i Kitab'ın ve diğer grupların yardımı olmaksızın karşı koymaya güç yetiremezlerdi. Dolayısıyla bununla onların ölüme zorlanmaları mümkün olmuştur.
Onların bilinen bir mezhepleri olmamakla birlikte -ki hiçbir kitapta onların mezheplerinden söz edilmemektedir- her bir grubun görüşünden bahsedilmiştir. Onların işleri geleneğe göreydi. Gelenekler, devam edilmesini engelleyen savaş gibi hususlar ortaya çıktığında terkedilirler. Dolayısıyla onlar da bu geleneklerini terkederler. Mezhep sahipleri ise kendi görüşlerini delillerle benimsemişlerdir. Bu gibi mezhepler ancak karşıt delillerle terkedilir. Bu durum, zimmiliğin ve antlaşmanın kabulüyle olur.
Yine Ehl-i Kitap'tan olan her mezhep sahibini, söz konusu mezhebin, İslamın görüşünü ispat eden görüşüyle ilzam etmek mümkündür. Antlaşma yapmada, buna ulaşma ümidi vardır. Arap müşriklerin böyle bir durumu yoktur. Çünkü onların görüşleri kesin delillere ve karşıt delillere dayanmamaktadır. Aksine bunların mezhebi, taklit ve gelenekten ibarettir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâtilû (قَاتِلُوا)
Sözcüğün kökü "k-t-l" harflerinden meydana gelir. Asıl anlamı bir canlının hayatına fiziksel olarak son vermek, öldürmek ve şiddet uygulamaktır. Ayette mufa'ale (işteşlik) babında emir kipi olarak "savaşın, çarpışın" manasında kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde doğrudan doğruya bir varlığı cansız bırakma, ona şiddetle galip gelme ve boyun eğdirme fikrinin bulunduğunu belirtir. Kelime mufa'ale babına girdiğinde, tek taraflı bir öldürmeden çıkarak her iki tarafın da birbirine mukabele ettiği, askeri bir çarpışma halini alır.
Râgıb el-İsfahânî, "kıtal" eyleminin düşmanla göğüs göğüse, silahlı bir mücadeleye girmek olduğunu söyler. Bu ayetteki savaş emrinin, sadece soyut bir inanç farklılığından değil, İslam devletinin otoritesini tanımayan, hukuku çiğneyen ve antlaşmaları ihlal eden Kitap Ehlinden (Ehl-i Kitap) düşmanca tutum sergileyen gruplara yönelik resmi bir yaptırım olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an metninin tarihsel evrimi içerisinde bu kelimenin kullanım yoğunluğuna dikkat çeker. Ona göre, Mekke döneminin "pasif direniş ve sabır" eksenli dilinden sonra Medine dönemindeki bu tarz "kâtilû" emirleri, inanan cemaatin artık meşru şiddet tekelini elinde bulunduran, uluslararası antlaşmalar yapan ve siyasi hegemonyasını askerî güçle dikte edebilen tam teşekküllü bir devlet yapısına büründüğünün dilsel ispatıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamıyla okunması gerektiğini vurgular. Ona göre buradaki savaş emri mutlak ve süresiz bir "gayrimüslimleri yok etme" fermanı değil; Tebük Seferi arefesinde, kuzeydeki Bizans (Hristiyan) tehdidi ve onlarla işbirliği yapan bölgesel unsurlara karşı İslami otoriteyi korumak üzere verilmiş, son derece spesifik, politik ve stratejik bir askeri operasyon emridir.
Lâ Yu'minûne (لَا يُؤْمِنُونَ)
Kelimenin kökü "e-m-n" harfleridir. Güvenmek, korkudan emin olmak, tasdik etmek ve kalben huzur bulmak demektir. Ayette olumsuz geniş zaman fiili olarak "iman etmezler / inanmazlar" şeklinde yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın kalbindeki her türlü şüphenin ve yalanlamanın bertaraf edilerek yerine mutlak bir tasdik ve barışın (emn) yerleşmesi durumunun bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, imanı Yaratıcı'nın otoritesini ve bildirdiklerini tereddütsüz onaylamak olarak açıklar. Ehl-i Kitab'ın (Yahudi ve Hristiyanların) aslında bir Tanrı inancına sahip olmalarına rağmen bu ayette "Allah'a inanmayanlar" kategorisinde zikredilmelerinin, onların inançlarındaki tahrifattan (teslis veya üzeir inancı gibi) ve peygamberi yalanlamalarından kaynaklandığını, bu yüzden Kur'an nazarında gerçek ve geçerli bir imana sahip olmadıklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında iman mefhumunun "tevhidi saflık" (monoteist mutlaklık) kriteri üzerinden değerlendirildiğini analiz eder. Izutsu'ya göre, Ehl-i Kitap tarihsel olarak monoteist bir geleneğe dayansa da, Kur'an onların mevcut inanç pratiklerini incelediğinde, bunun saf tevhidi zedeleyen şirk unsurları taşıdığını tespit eder. Bu nedenle ayetteki "lâ yu'minûne" (iman etmezler) fiili, teolojik bir tenzildir; onların inanç iddialarını geçersiz kılan mutlak bir retoriktir.
El-Âhiri (الْآخِرِ)
Sözcüğün kökü "e-h-r" harflerinden oluşur. Geri kalmak, gecikmek, son, nihayet ve başka anlamlarına gelir. Evvel (ilk) kelimesinin zıddı olarak sonuncu demektir. Ayette "el-yevmi'l-âhir" (ahiret günü) tamlaması içerisinde geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde öne geçmenin tam zıddı olan "sona kalma, geride olma ve bitiş çizgisi" fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, âhir kelimesini, kendisinden sonra başka bir şeyin gelmeyeceği nihai durum olarak açıklar. Ehl-i Kitab'ın ahiret inancına "inanmayanlar" olarak nitelenmesi, onların ölümden sonrasını tamamen inkar etmeleri (putperestler gibi) anlamına gelmez; onların ahiretle ilgili "sadece Yahudiler/Hristiyanlar cennete girecek" şeklindeki şovenist ve tahrif edilmiş inançlarının Kur'an tarafından gerçek bir ahiret inancı olarak kabul edilmemesi anlamına gelir.
Yuharrimûne (يُحَرِّمُونَ)
Kelimenin kökü "h-r-m" harflerinden meydana gelir. Men etmek, yasaklamak, dokunulmaz kılmak ve saygı duymak anlamlarına gelir. Tef'il babında olumsuz bir eylem olarak "haram kılmazlar, yasaklamazlar" (lâ yuharrimûne) şeklinde yer alır.
İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeye erişimin engellenmesi, yasak konulması ve ihlalinin ağır bir suç sayılması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, haram eylemini, aklın ve şeriatın mutlak olarak men ettiği şeyler olarak tanımlar. Ayette Ehl-i Kitab'ın "Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymamaları", onların ilahi yasa koyucu (şâri') otoriteyi reddederek kendi heva, heves veya ruhban sınıflarının kararlarına göre helal-haram sınırlarını keyfi olarak değiştirmelerini (tahrifatı) betimler.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dilleri havzasındaki "herem" (kutsal yasak, Tanrı'ya adanmış ve dokunulmaz kılınmış şey) mefhumuyla etimolojik ve kültürel bir bağ taşıdığını belirtir. Kur'an, bu ortak Ortadoğu dini kavramını kullanarak, Ehl-i Kitab'ı kendi kadim geleneklerine ve ilahi "herem" kurallarına bile sadık kalmamakla itham eder.
Yedînûne (يَدِينُونَ)
Sözcüğün kökü "d-y-n" harfleridir. Boyun eğmek, itaat etmek, ceza/mükafat vermek, adet edinmek ve borçlanmak anlamlarına gelir. Ayette olumsuz eylem formunda (lâ yedînûne) "din olarak benimsemezler, boyun eğmezler" manasını taşır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde kahr, baskı ve otoriteye boyun eğme (itaat) ile alışkanlık, âdet ve benimsenen yol fikirlerinin bir arada bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, din kavramının insanın yüce bir otoritenin yasalarına tam bir teslimiyetle tabi olması (itaat etmesi) olduğunu söyler. "Hak dini din edinmemek", sadece bir inanç sistemini reddetmek değil, o sistemin gerektirdiği pratik yaşam tarzına, hukuka ve ilahi otoriteye itaati (boyun eğmeyi) topyekûn reddetmektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'ani semantikte "d-y-n" fiilinin mutlak bir teslimiyet ve kurumsal sadakat ifade ettiğini analiz eder. İnanan birisi (müslim) bu yasaya kendi hür iradesiyle boyun eğerken, bu gruplar (Ehl-i Kitap) bu ilahi yasaya tabi olmayı (yedînûne) kibirle reddetmektedir. Bu ret, çatışmanın sadece inançsal değil, egemenlik (yasa yapma yetkisi) ve otorite eksenli siyasi bir ayrışma olduğunu gösterir.
El-Hakki (الْحَقِّ)
Kelimenin kökü "h-k-k" harflerinden meydana gelir. Gerçek olmak, sabit olmak, değişmez olmak, doğru olmak ve bir şeye layık olmak demektir. Ayette "Hak din" (dîne'l-hakk) tamlaması içinde, İslam'ı ve tevhidi niteleyen mutlak bir sıfat olarak geçer.
İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin kesinleşmesi, şüpheye yer bırakmayacak şekilde sağlam, sabit ve sarsılmaz bir şekilde var olması olduğunu belirtir. Batılın (yalanın ve geçiciliğin) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, hakk kelimesinin, bir inancın veya sözün ilahi hikmetle, akılla ve evrensel gerçeklikle tam bir isabet ve uygunluk içinde bulunması olduğunu söyler. Diğer inançlar tahrifata uğrayıp batıl karıştığı için, tek değişmez ve sarsılmaz yasa (Hak din) olarak İslam tanımlanmıştır.
El-Kitâbe (الْكِتَابَ)
Sözcüğün kökü "k-t-b" harfleridir. Toplamak, bir araya getirmek, harfleri birbirine eklemek, yazmak ve farz kılmak anlamlarına gelir. Ayette "Kendilerine kitap verilenler" (ellezîne ûtû'l-kitâbe) tamlaması içinde, Yahudi ve Hristiyanları niteleyen bir terim olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde dağınık olan parçaları birbirine bağlayıp bir dize veya bütün haline getirmek (cem etmek) fikrinin bulunduğunu belirtir. Yazıya kitap denmesi, harflerin ve kelimelerin bir araya toplanmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, kitap kelimesinin Kur'an'da sadece fiziki yazılı metinler için değil, Allah'ın kesinleşmiş hükümleri, farzları ve vahyi (Tevrat, İncil) için kullanıldığını ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Arapça köklü olduğunu, ancak "Kutsal Metin" (Scripture) anlamında kullanımının, Aramice/Süryanice "Kthâbhâ" ve İbranice "Kethûbhîm" (Yazılar/Kutsal Kitaplar) kavramlarının doğrudan etkisiyle monoteist bir dini terime dönüştüğünü belirtir. Kur'an, bu zümreyi paganlardan ayırmak için bu saygın Geç Antik Çağ terimini kullanmış, ancak surenin bu ayetinde onların bu ayrıcalıklı "Kitaplı" konumlarının bile işledikleri ihlaller sebebiyle askeri cezayı (kıtal) durdurmayacağını ilan etmiştir.
El-Cizyete (الْجِزْيَةَ)
Kelimenin kökü "c-z-y" harflerinden meydana gelir. Karşılığını vermek, bedelini ödemek, mükafat veya ceza vermek, kifayet etmek anlamlarına gelir. İslami terminolojide, İslam devletinin himayesi altındaki gayrimüslimlerden (zimmîlerden) can ve mal güvenliklerinin sağlanması, askerlikten muaf tutulmaları karşılığında alınan baş/şahıs vergisi demektir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir eylemin dengi olan, ona tamamen uygun düşen bir karşılığın, bedelin ödenmesi ve o bedelin yeterli gelmesi fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, cizye kelimesini can güvenliğinin korunması ve savaşlardan muafiyet karşılığında İslam otoritesine ödenen bir "tazminat/bedel" olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni konusunda Sami dillerindeki derinliğe işaret eder. Aramice ve Süryanicedeki "gezithâ" (vergi, haraç) kelimesiyle doğrudan akrabadır. Sasani İmparatorluğu'nda da (Pehlevice "gazit") kafa vergisi olarak kullanıldığı bilinen bu terimi, Kur'an'ın Arapçalaştırarak yeni devletin mali ve idari sistemine resmi bir vergi/himaye statüsü olarak entegre ettiğini belirtir.
Patricia Crone ve Michael Cook, Geç Antik Çağ kurumları bağlamında cizye kavramını analiz ederler. Onlara göre "cizye", Roma'daki "tributum capitis" (şahıs vergisi) ve Sasanilerdeki vergi sisteminin İslam devleti tarafından devralınıp teolojik bir kılıfla hukuka uyarlanmış halidir. Bu ayet, Medine'deki İslami yapının artık sadece bir inanç cemaati olmaktan çıkıp, diğer grupları vergiye bağlayan (tributary system) emperyal bir devlet mekanizmasına dönüştüğünün en somut sosyo-politik ve dilsel manifestosudur.
An Yedin (عَن يَدٍ)
Kelimenin kökü insanın uzvu olan "y-d-y" (el) kelimesine dayanır. "An yedin" tamlaması olarak "elden, kendi eliyle, peşin olarak, boyun eğerek, doğrudan ve gücü yeterek" gibi pek çok mecazi anlama gelir.
İbn Fâris, el (yed) kelimesinin doğrudan fiziksel organı anlattığını, ancak dilde güç, kudret, nimet, tasarruf hakkı ve doğrudan eylem gibi geniş mecazlara sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, elin eylemlerin ana aracı olduğunu söyler. "An yedin" ifadesinin, verginin zorla veya başkası aracılığıyla değil, bizzat kişinin kendi eliyle, teslimiyet içinde ve itaatini göstererek (kudreti yettiği halde boyun eğerek) ödenmesi gerektiğini ifade ettiğini aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Arap kültüründeki siyasi arka planını açıklar. "An yedin", birinin karşısındakine boyun eğdiğini, onun hegemonyasını kabul ettiğini gösteren bedevi bir itaat ritüelidir. Vergiyi "elden" vermek, mağlubiyeti ve karşı tarafın siyasi otoritesini resmen kabullenmek demektir.
Gabriel Said Reynolds, bu deyimin sadece ekonomik bir tahsilat yöntemi olmadığını; "an yedin" ödemesinin, Geç Antik Çağ'da yenilen tarafın yenen tarafa sunduğu feodal bir "itaat sembolü" (submission) olduğunu belirtir. Bu, vergi ödemeyi bir muhasebe işlemi olmaktan çıkarıp, politik bir hiyerarşi kabulüne dönüştürür.
Sâğırûn (صَاغِرُونَ)
Sözcüğün kökü "s-ğ-r" harflerinden meydana gelir. Küçük olmak, küçülmek, haysiyet ve makam açısından aşağıda olmak, hor görülmek, zillet içinde bulunmak ve boyun eğmek demektir. İsm-i fail çoğul formu olarak "küçülmüş olanlar, boyun eğenler ve zeliller" manasında, cizye verenlerin hukuki ve psikolojik halini niteler.
İbn Fâris, bu kökün kibrin ve büyüklüğün (kiber/azamet) tam zıddı olan; hacimsel, statüsel ve itibar olarak ufaklık, değersizlik ve aşağılanmışlık anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sığar" kavramının insanın kendi kibrinden arınarak karşısındakinin otoritesine teslim olması, statü olarak alt kademede bulunmayı kabul etmesi olduğunu söyler. Ayetteki "sâğırûn" ifadesi, Ehl-i Kitap mensuplarının şahsi onurlarının ayaklar altına alınması (fiziksel işkence) değil; onların siyasi arenadaki "üstünlük" iddialarının (kibirlerinin) kırılarak, İslam devletinin egemenliğine râm olmaları ve ikincil bir hukuki statüyü (zimmîliği) kabullenmeleridir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fıkıh (İslam hukuku) bağlamında bu kelimenin şiddet veya hakaret içermediğini vurgular. "Sâğar" (boyun eğiş), devlet otoritesi karşısında "hukuka itaat etme" durumudur. Azınlık grubun silahsızlanarak isyan etmeme garantisi vermesi ve devletin egemenlik hakkını tanıması bu kelimeyle hukuki bir formata oturtulmuştur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu kelimenin, "kibir ve istiğna" (kendini kendine yeterli görüp büyüklük taslama) kavramının zıddı olarak işlev gördüğüne işaret eder. Savaşın ve cizyenin asıl amacı, inkar edenlerin o "kibirli (müstakni) asabiyetlerini" kırıp; ilahi nizamın tesis ettiği yeni hukuki ve siyasi otorite karşısında onları "sâğırûn" (küçülmüş ve haddini bilen) bir itaat konumuna yerleştirmektir. Bu, ahlaki bir rehabilitasyon sürecinin siyasi yansımasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla