Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 27. Ayet

    ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme yetûbu(A)llâhu min ba’di żâlike ‘alâ men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      27. Artık bunun ardından Allah dilediğinin de tövbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.

      28. Ey iman edenler! Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Allah bilmekte, hikmetle yönetmektedir.

      Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Yani onların fiilleri necistir. Yapmış oldukları ibadetlerinde necislik vardır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda bildirdiği durumdur: "İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir". Cenâb-ı Hak şeytanın işini necis saymıştır. Buna göre onların yapmış oldukları ibadetler de necistir. Haccı yasaklamak, Allah'tan başkasına ibadet etmeyi yasaklamak demektir. Çünkü bu bölge, Allah'tan başkasına ibadet etmekten temizlenmiştir. Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları "onların yaptıkları necistir" demiştir. Bazıları "onların durumları necistir" demiştir. En uygunu, onların yaptıklarının necis olduğu yorumudur. Çünkü Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir mealindeki beyan yergi konumundadır. Yaptıklarının necisliği dolayısıyla yerilmeleri ve kötülenmeleri mümkün değildir. Bu durum, söz konusu yerginin yaptıkları kötü davranışlar dolayısıyla olduğunu göstermektedir. Bu tıpkı "İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir" mealindeki beyan gibidir. Cenâb-ı Hak şeytanın işinin pis ve necis olduğunu bildirmiştir. Buna göre Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir mealindeki beyanın, "fiilleri necis" anlamında olması mümkündür. Çünkü bu onların yaptığı şeylerdendir. Yaptıklarından dolayı da yergiyi hak etmişlerdir. Onların hallerinde ise kendilerinin bir etkisi bulunmamaktadır.

      Ey iman edenler! Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Yasak, Mescid-i Harâm'a girmenin kendisi hakkındadır. Bize göre Mescid-i Harâm'a girme yasağı, hac için ve ibadet etmek için Mekke'ye girme yasağıdır. Bu görüşün çeşitli delilleri mevcuttur. Bunlardan biri bu yıldan sonra mealindeki beyandır. Eğer sadece Mescid-i Harâm'a girmeyle ilgili olsaydı bu yılda girmelerini yasaklama diğer yıllardan daha uygundu. İkincisi, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki beyandır. Üçüncüsü, "Biliniz ki bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" mealindeki hadistir. Ayetin sonunda da buna delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir buyurmuştur. Yoksulluk endişesi, onları Mekke'ye almamakla olur. Çünkü eğer söz konusu yasak, sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelik olsaydı, onların böyle bir endişesi olmazdı. Zira müşrikler gelirler ve ticaret için Mekke'ye girerlerdi. Dolayısıyla onların böyle bir endişesi de olmazdı. Veya şöyle de denilebilir: Cenab-ı Hak Mescid-i Harâm'ı zikretmiştir, çünkü onlar Kâbe'ye ve burada haccetmeye yöneliyorlardı. Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeyi yasaklamak, haccın kendisini yasaklamak olmaktadır. Bu, Resulullah'tan nakledilen bir rivayette bildirilmiştir. Buna göre göre o, Ali'yi hac seferine dört hususu tebliğ etmek üzere göndermiş ve insanlara şöyle çağrıda bulunmasını emretmiştir: Cennete mümin kimseden başkası giremez. Resulullah ile antlaşması bulunan kimsenin süresi antlaşmanın bitimine kadardır. Bu süre dolduğunda Allah ve resulü müşriklerden beridir. Hiçkimse Kâbe'yi çıplak tavaf etmeyecektir. Bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir. Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeye dair yasak, haccın kendisini yasaklamak demektir. Çünkü hac ibadetinde, kendisine yönelinen yer Kâbe'dir. Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: "Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır"; "Hac ve umre yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur"; " ... ve o kadim evi tavaf etsinler". Cenab-ı Hak bu ayetlerde Kâbe'yi zikretmiştir. Burada kastedilen İslam ve küfür dönemlerindeki hactır. Yasak da buna göredir. Fakat Cenab-ı Hak, Kâbe içerisinde bulunduğu için Mescid-i Harâm'ı zikretmiştir. Eğer bizim belirtmiş olduğumuz şekilde ise, dilersen ayetin sonunu baş tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki beyandır. Zira belirttiğimiz üzere eğer yasak, diğer bölgeler değil sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelikse, onlarda yoksulluk endişesi olmaz. Çünkü onlar Mekke'ye girerler ve orada ticaret yaparlar, fakat Mescid-i Harâm'a girmezlerdi. Dilersen de ayetin başını son tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar mealindeki ilâhi beyandır. Bu, sözünü ettiğimiz yorumdur. Belirtmiş olduğumuz yoruma göre bu durum müşriklerin Mescid-i Harâm'a giremeyeceklerini göstermektedir. Ali b. Ebu Talib'in (r.a.) rivayeti de buna işaret etmektedir. Zimmilere ve bunlardan olan kölelere gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- bunlar haccetmeyen kimseler olduklarında ayetin kapsamına girmezler. Eğer denilirse ki: Ali'den şöyle bir söz nakledilmiştir: "Biliniz ki Harem bölgesine hiçbir müşrik giremez': O, haccı bu sözünde belirtmemiştir. Buna şöyle cevap verilir: Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben "bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" diye çağrıda bulundum. Dolayısıyla belirttiğimiz üzere Hz. Ali'nin, "Harem bölgesine hiçbir müşrik girmez" sözü hac manasındadır. Resulullah'ın köle ve cariyelerin Mescid-i Harâm'a girmelerine izin verdiği rivayet edilmiştir. Cabir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle demiştir: "Müşrikler, köle ve cariye olanlar hariç, bu seneden sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar". Köle ve cariyenin istisna edilmesi şu sebepten dolayı olabilir: Köle haccetmek ve ibadet etmek için Mescid-i Harâm'a girmez. 0, sahibi müslüman ise sadece onun hizmeti için girer. Bazı rivayetlerde "zimmi olan hariç" ifadesi geçmektedir. Cabir b. Abdullah'tan mevkuf bir şekilde benzeri, yani "veya zimmilerden biri" ifadesi rivayet edilmiştir. Bunda Ebu Hanife'nin "Kâfirin Mescid-i Harâm'a girmesinde bir sakınca yoktur" görüşüne dair delil vardır. ° şöyle demiştir: Bu kimse iman etmek için Allah'ın kelâmını işitmek isterse bundan alıkonur mu? ve kelamı işittiren kişiye, bu müşrik kelamı işitsin diye ona gitmesi emredilir mi ne dersin? Dolayısıyla bu durumda güvenlik bölgesine ulaştırma emri müşrik için olur, devlet başkanı için olmaz. Bu duruma göre bunda bir sakıncanın olmadığı anlaşılmaktadır. Daha önce belirttiğimiz üzere ayetin zahirinde Mescid-i Harâm'a girmeye ilişkin bir yasağa dair delil bulunmamaktadır. Bilakis Mescid-i Harâm'ın bildirilmesinden maksat, belirttiğimiz üzere hac ve Allah'tan başkasına ibadet etmedir. "-Yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için (ibadet yeri) yaptığımız- Mescid-i Haram" mealindeki beyanı ve Mekke'nin tüm yolunun bu olduğunu görmez misin? "Nihayet varacakları yer o kadim evdir" mealindeki ilâhi beyan da böyledir. Harem bölgesinin tümü kurban kesim yeridir. Ancak bunun manası -en doğrusunu Allah bilir ya- belirtmiş olduğumuz gibi müşriklerin hac etmek üzere buraya girmemeleridir. Görmez misin biz müşriklerin bu çağrıdan sonra hala Harem bölgesinde ikamet etmiş olduklarını ve oradan çıkmamış olduklarını biz bilmekteyiz. Yine buna işaret eden hususlardan biri ''Ancak Mescid-i Haram yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun" mealindeki beyandır. Eğer bundan maksat antlaşma mekânı ise bu antlaşma, Hudeybiye günü ağacın altındaki antlaşmadır. Bu yer Mescid-i Harâm'dan kabul edilmiştir, oysa burası Kâbe'den (mescit) uzak mesafededir. Eğer bundan maksat antlaşma yapılanlar ise bu kimseler Ali (r.a.) söz konusu çağrıda bulunduğu sırada Mekke'nin dışındaydılar. Çünkü Mekkeliler daha önce Resulullah burayı fethettiğinde müslüman olmuştu. Dolayısıyla bunlar, Mescid-i Harâm'da Mekke dışından gelenlerle Harem ve çevresinde birlikte bulunmuşlardır.

      Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Bu beyan farklı anlamlara gelebilir. Bunlardan biri şudur: Onların Mescid-i Harâm'a yaklaşmalarına müsaade etmeyin. İkincisi, onlara Mescid-i Harâm'a yaklaşmamalarını söyleyin. Üçüncüsü, müjdeleme manasındadır. Yani eğer onlara bunu söylerseniz, onlar bundan sonra yaklaşamazlar.

      Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Denildi ki: Müşrikler Mekke'den çıkarıldıkları için yoksulluktan korkmuşlardır. Çünkü Mekke halkının geçimi uzak bölgelerden gelenlerle sağlanıyordu. Onların refahı ve ticareti uzak bölgelerden gelen insanlar aracılığıyla idi. Fakat Allah onlara, Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki ilâhi beyanla refah ve zenginlik vadetti. Bazı âlimler şöyle demiştir: Dilerse anlamına gelen "in şâe" (إن شاء) beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın onlara bazı vakitlerde zenginlik vadettiğini göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: "İn şâe" (إن شاء) beyanı Resulullah'tandır. Çünkü Cenâb-ı Hak resulüne, dilerse onları zenginleştireceğini onlara bildirmesini emretmiştir. Ona, vadettiği her şeyde istisna yapması emredilmiştir. Tıpkı "Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, 'Şu işi yarın yapacağım' diye söyleme" mealindeki beyanda olduğu gibi. Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir mealindeki beyan şu manaya da gelebilir: Oradan çıkarılan bu kimseler aracılığıyla. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara ticareti, kazancı ve bunlar aracılığıyla elde ettikleri karları sevdirmiştir. Bu durum onları İslam'a girmeye sevkedecektir. Neticede müslüman olacaklar ve İslam'a gireceklerdir. Bu ticaret sevgisi onları İslam'a sevkedecektir. Dolayısıyla müslümanların zenginliği bunlar aracılığıyla olacaktır. Bu durum, onların ticaret ve kazanç sevgilerinin onları hicret etmemeye sevketmesi gibidir. "Durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz" mealindeki beyan bunu ifade etmektedir. İlk durum da bunun gibidir. Bazıları şöyle demiştir: Allah size -dilerse- kendi ıütfuyla bolluk verir. Buradaki bolluk, Cenab-ı Hakk'ın bunu takip eden ayette bildirmiş olduğu cizyedir.

      Allah bilmektedir. İçlerinde gizlemiş oldukları yoksulluk korkusunu. Veya onların lehinde ve aleyhinde olanı ve kimler aracılığıyla onların bolluk sahibi olacaklarını bilmektedir. Hikmetle yönetmektedir. Emrinde ve hükmünde.

      Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Bu beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onların bu düşüncelerini içlerinde sakladıkları bilinmektedir. Sonra Resulullah onlara bunu bildirmiştir. Bu gerçek, Resıllullah'ın, içlerine gizledikleri fakirlik korkusunu Allah katından öğrendiğini ashabın bildiğini göstermektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yetûbu (يَتُوبُ)

        Kök: t-v-b

        İbn Fâris, t-v-b kökünün temel etimolojik anlamının "geri dönmek" (rücu) olduğunu belirtir. İnsanın tövbe etmesi günah yolundan dönmesi anlamına gelirken, bu ayette olduğu gibi eylemin doğrudan Allah'a atfedilmesi (ve "alâ" edatıyla kullanılması), Allah'ın kuluna lütuf, merhamet ve bağışlama ile geri dönmesi, ondan yüz çevirmeyi bırakıp ona yönelmesi anlamını taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, tövbenin insanın çirkin ve günah olan davranışları terk edip en güzel olana yönelmesi olduğunu açıklar. Ancak fiilin öznesi Allah olduğunda, bu durumun Allah'ın kulunun tövbesini kabul etmesi ve bağışlaması manasına geldiğini ifade eder. Kelime, bağlamı itibarıyla hatadan dönen kula, Allah'ın rahmet kapılarını yeniden açması eylemini tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "tövbe" kavramının çift yönlü bir hareket barındırdığını derinlemesine analiz eder. Kulun tövbesi aşağıdan yukarıya doğru bir pişmanlık ve yöneliş iken; bu ayette geçen ve Allah'ın özne olduğu "yetûbu" fiili, yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen ilahi bir harekettir. "Alâ" (üzerine) edatıyla kullanılması, Allah'ın rahmet ve mağfiretinin, tıpkı koruyucu bir örtü gibi günahkâr kulun üzerine inmesi ve onu kuşatması anlamına gelir.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Aramice ve Süryanicedeki "tâb" (geri dönmek, Tanrı'ya yönelmek) sözcüğü ile akraba olduğunu kaydeder. Yahudi-Hristiyan geleneğinde de dini bir terim olarak yerleşmiş olan bu kökün, Arapçada "Allah'ın kuluna rahmetle dönmesi" şeklinde teolojik bir derinlik kazanarak Kur'an'ın temel bağışlanma kavramlarından biri haline geldiğini belirtir.

        yeşâu (يَشَٓاءُ)

        Kök: ş-y-e

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve varlığa çıkarılmasına yönelik iradeyi ifade ettiğini belirtir. Meşiet (dileme), bir şeyin gerçekleşmesi için gerekli olan ilahi kararın ve yaratma gücünün eyleme geçmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" kavramını sıradan bir istekten ayırarak, onun bir şeyi var etmeye yönelik "öz irade" olduğunu vurgular. Ayetteki ilahi dileme, Allah'ın mutlak takdirini ve kimin bağışlanmaya layık olduğuna dair hükümranlığını simgeler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında yer alan "Allah'ın dilediği kimsenin tövbesini kabul etmesi" (yeşâu) ifadesinin keyfi ve nedensiz bir seçimi değil, ilahi adaleti ve hikmeti yansıttığını tahlil eder. Bu dileme eylemi, kulun tövbesindeki samimiyetine, içsel dönüşümüne ve hakikate olan yönelişine ilahi bir karşılık olarak tecelli eden bilinçli bir iradedir.

        ğafûrun (غَفُورٌ)

        Kök: ğ-f-r

        İbn Fâris, ğ-f-r kökünün etimolojik olarak "bir şeyin üstünü örtmek, onu gizlemek ve korumak" anlamlarına geldiğini kesin bir dille ifade eder. Savaşta başı koruyan miğfere bu kökten türeyen "miğfer" denildiğini hatırlatarak, Allah'ın "ğafûr" olmasının, kulunun günahlarını bir örtüyle gizlemesi ve onu bu günahların getireceği cezadan (azaptan) koruması anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramının Allah'ın kulunu azabın kendisine ulaşmasından koruyacak şekilde örtmesi olduğunu açıklar. Kelimenin ayette "ğafûr" şeklinde mübalağa (abartı/yoğunluk) kalıbında gelmesi, ilahi bağışlamanın sıradan bir eylem olmadığını; sürekliliğini, derinliğini ve günahın büyüklüğü ne olursa olsun onu örtebilecek kadar geniş bir kapasiteye sahip olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, ğafûr ismini Kur'an'daki ilahi merhamet kavram ağının en önemli yapı taşlarından biri olarak inceler. Bu kelimenin sadece hukuki bir affetme değil, ontolojik bir silme eylemi barındırdığını savunur. Bağlam içinde Allah'ın bağışlaması, günahın varoluşsal ağırlığını silip atması ve kulu adeta o günah hiç işlenmemiş gibi ilahi gazaptan koruyucu bir örtü altına almasıdır.

        rahîmun (رَح۪يمٌ)

        Kök: r-h-m

        İbn Fâris, r-h-m kökünün insandaki acıma, şefkat, incelik ve koruma duygularını anlatan "rahim" (ana rahmi) kelimesiyle aynı kökten geldiğini açıklar. Kelimenin aslı, doğal ve fıtri bir merhamet, derin bir koruma ve gözetme hissidir.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramının kalp yumuşaklığı ve iyilik etme iradesini birleştiren bir anlama sahip olduğunu belirtir. Ancak bu sıfat Allah için kullanıldığında, insani duygusal tepkilerden ve zayıflıklardan arınmış olarak, yalnızca "mutlak lütuf, sınırsız ihsan ve iyilikte bulunma eylemi" olarak anlaşılması gerektiğini tahlil eder. "Rahîm", özellikle inananlara yönelik sürekli, kesintisiz ve özel ilahi şefkati ifade eden bir sıfattır.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerinin ortak hafızasında yer aldığını, bilhassa Aramice ve Süryanicedeki "rahma" (merhamet, rahim) kelimesinden beslendiğini ifade eder. Kelimenin Yahudi ve Hristiyan teolojisinde de Tanrı'nın başat özelliklerinden biri olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu terimi bünyesine alarak ilahi bağışlamanın ayrılmaz bir tamamlayıcısı kıldığını belirtir.

        Theodor Nöldeke, "Rahîm" kelimesinin etimolojik ve teolojik köklerinin geç antik çağdaki Süryani geleneğine (özellikle Tanrı'yı niteleyen Rahmana kavramına) dayandığı görüşünü savunur. Nöldeke'ye göre bu kelime, ayette "ğafûr" ile yan yana gelerek, Tanrı'nın sadece günahları örten (negatif durumu gideren) değil, aynı zamanda aktif bir şefkatle lütufta bulunan (pozitif durum yaratan) eşsiz merhamet kaynağı olduğunu pekiştirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X