Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 26. Ayet

    ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme enzela(A)llâhu sekînetehu ‘alâ rasûlihi ve’alâ-lmu/minîne veenzele cunûden lem teravhâ ve’ażżebe-lleżîne keferû(c) veżâlike cezâu-lkâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi, bir de göremediğiniz askerler gönderdi ve böylece inkar edenlerin cezasını verdi. İşte bu, inkarcıların hak ettiği karşılıktır.

      Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi. Bazı müfessider şöyle demiştir: Güven duygusu meleklerdir. Tıpkı şu ilahi beyanda belirtildiği gibi: "Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile Rabb'iniz size, işaretli beş bin melekle yardım edecektir". Bazıları şöyle demiştir: Allah kendi katından bir güven duygusu indirmiştir. Yani yardımını indirmiştir. Denildi ki: Yüceliğini. Denildi ki: Rahmetini. Denildi ki: Sükunetini. Bu beyanın aslı şu anlamdadır: Şiddetli korku ve hüzün sonrasında hangi şekilde sükun bulacaksa kalpleri o şekilde güven doldu ve sükunet buldu. İster meleklerle ister başka durumlarla. Cenab-ı Hak, ashabının dönmesi ve ondan ayrılmaları ona zor geldiğinde resulünün kalbine güven verdi.

      Bir de göremediğiniz askerler gönderdi. Bunlar meleklerdir. Böylece inkar edenlerin cezasını verdi. Savaş ve hezimetle. Bu, onların cezası idi.

      Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi. Bu beyanda Mutezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, kafirleri dost edindikten sonra onları müminler olarak nitelemiştir. Dost edinme, Mutezile'nin söylediği gibi onları imandan çıkarmamıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        enzele (اَنْزَلَ)

        Kök: n-z-l

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan n-z-l harflerinin etimolojik olarak yukarıdan aşağıya doğru bir inişi, bir yere konaklamayı ve yerleşmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda fiil, ilahi bir yardımın veya kuvvetin yukarıdan, yani yüce bir makamdan yeryüzündeki bir boyuta aktarılmasını simgeler.

        Râgıb el-İsfahânî, inzal kelimesini ilahi lütufların, meleklerin veya görünmez yardımların Allah katından kullara ulaştırılması olarak tanımlar. Burada bağlam gereği, görünmeyen bir gücün müminlerin kalbine ve bulundukları konuma inmesi, onlara nüfuz etmesi söz konusudur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantiğinde n-z-l kökünün dikey bir iletişim ve müdahale ekseni kurduğuna dikkat çeker. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki mesafenin, Allah'ın kendi katından indirdiği güçler ile kapatıldığını, kelimenin bu ayette salt fiziksel bir hareketi değil, ontolojik ve ilahi bir müdahaleyi anlattığını ifade eder.

        sekînetehu (سَكِينَتَهُ)

        Kök: s-k-n

        İbn Fâris, s-k-n kökünün hareketin zıttı olan durağanlık, sükûnet, yatışma ve huzur bulma anlamlarına geldiğini açıklar. Kalpteki endişe, sarsıntı ve telaşın giderek yerini sarsılmaz bir durağanlığa ve güvene bırakmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, sekîneti korku ve paniğin ardından gelen, insan ruhunu yatıştıran ilahi bir güven duygusu olarak ele alır. Ayetteki bağlamıyla, yaşanan kaotik korku halinin ve içsel sarsıntının ilahi bir dokunuşla dinginliğe dönüşmesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin İbranice ve Aramice'deki "Shekhinah" (İlahi mevcudiyet, Tanrı'nın varlığının inmesi) kavramına dayandığını ileri sürer. Bu sözcüğün Arapçaya sükûnet anlamıyla geçtiğini ancak Kur'an'da tıpkı köken dillerinde olduğu gibi sıradan bir duygu durumu olarak değil; ilahi yardımın, koruyucu varlığın ve ilahi huzurun gökten inmesi şeklindeki teolojik boyutunu muhafaza ettiğini belgeler.

        Theodor Nöldeke, kelimenin Yahudi literatüründeki "Shekhinah" teriminden Arapçaya uyarlandığı görüşünü destekler. Ona göre bu kelime, basit bir psikolojik rahatlamadan ziyade Tanrı'nın doğrudan varlığını hissettiren, inananlara cesaret veren manevi bir otorite ve güç aktarımıdır.

        Toshihiko Izutsu, sekînet kavramının İslam öncesi Arap toplumundaki salt fiziksel yatışma veya sükûnet anlamından, Kur'an ile birlikte derin bir teolojik ve psikolojik anlama evrildiğini analiz eder. İnananların kalbine dışarıdan "inen" bu sükûnet, imanın ve ilahi himayenin getirdiği sarsılmaz güvenin bir tezahürüdür.

        Celaleddin el-Suyuti, bu tür kelimelerin farklı dillerdeki kökenlerine dair görüşleri aktarırken, kelimenin Kur'an'ın nazil olduğu dönemde Arapçalaşmış (müarreb) olarak kullanıldığını, İbranice/Süryanice kökenli olsa dahi Arapça dilbilgisi kurallarına tam uyum sağladığını ve ilahi huzur/güven anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamına dikkat çekerek, bu ayette sekînetin yoğun panik ve bozgun anında Müslümanların kalbine doğrudan Allah tarafından indirilen, onları yeniden toparlayan, dağılmalarını önleyerek iradelerini geri kazandıran psikolojik bir destek ve manevi bir direnç unsuru olarak işlev gördüğünü ifade eder.

        cünûden (جُنُودًا)

        Kök: c-n-d

        İbn Fâris, c-n-d kökünün sertlik, katılık ve bir araya toplanmış yardımlaşma grupları anlamını taşıdığını belirtir. Kelime Arapçada sert zeminler için kullanıldığı gibi, ortak bir amaca yönelik toplanmış sağlam askeri birlikleri ve güçleri de ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi bir liderin etrafında toplanmış, ona destek veren ve güç katan topluluklar, yardımcı kuvvetler olarak tanımlar. Ayette bahsedilen "görülmeyen ordular", doğrudan ilahi iradenin hizmetindeki ve fiziksel gözle algılanamayan manevi/meleki güçlerdir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Aramice "gudda" veya Pehlevice "gund" (ordu, askeri birlik, topluluk) kelimelerinden Arapçaya geçmiş eski bir alıntı sözcük olabileceğini iddia eder. Ancak Kur'an döneminde kelimenin tamamen Arapçanın yapısına entegre olduğunu ve savaş terminolojisinin temel kavramlarından biri haline geldiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin etimolojik kökeninin Farsça olabileceği yönündeki görüşlere yer verse de, Arapçada çoğul (cünûd) ve tekil (cünd) kalıplarıyla asker, askeri birlik ve yardımcı kuvvetler anlamında son derece yaygın bir kullanıma sahip olduğunu doğrular.

        keferû (كَفَرُوا)

        Kök: k-f-r

        İbn Fâris, k-f-r kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyi örtmek, üstünü kapatmak ve gizlemek" olduğunu kesin olarak vurgular. Tohumu toprağa gizlediği için Arapçada çiftçiye de kâfir dendiğini hatırlatarak, inkar edenlerin de hakikati, kanıtları ve ilahi lütufları örttükleri için bu isimle anıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin örtmek temel anlamından yola çıkarak, bağlamdaki kullanımının Allah'ın varlığını, mesajını ve nimetlerini örtmek, yani nankörlük etmek ve hakkı bilinçli bir şekilde reddetmek olduğunu tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlam dünyasında "küfr" kavramının geniş bir semantik analize tabi tutulması gerektiğini savunur. Kelimenin "nimetlere nankörlük etmek" (şükrün zıddı) aşamasından, "Allah'ı ve mesajını mutlak reddediş" (imanın zıddı) aşamasına nasıl geçtiğini inceler. Ayetteki azap ve cezalandırma bağlamı, kelimenin sadece pasif bir inanmama durumu değil, hakikati bilinçli bir şekilde örtme ve ona karşı durma (aktif isyan) eylemine dönüştüğünü gösterir.

        Arthur Jeffery, "küfr" kelimesinin dini bir terim olarak "imansızlık/inkarcılık" anlamı kazanmasında Süryanice "kafara" kelimesinin dini literatürdeki kullanımının büyük bir etkisi olduğunu ileri sürer. Hristiyan Süryani kültüründe de gerçeği reddetmek ve inançtan çıkmak anlamında kullanılan bu kök, Kur'an'da hakikati inkar edenleri tanımlamak için başat bir teolojik terim halini almıştır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik boyutuna değinerek, hakikatin üzerinin örtülmesinin insanın kendi fıtratına yaptığı en büyük yabancılaşma olduğunu; ayette bu fiili işleyenlere uygulanan azabın da, hakikati örtme eyleminin hem manevi hem de ilahi boyuttaki kesin bir karşılığı olarak ortaya çıktığını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X