Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 21. Ayet

    يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yubeşşiruhum rabbuhum birahmetin minhu veridvânin vecennâtin lehum fîhâ na’îmun mukîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Rab'leri onları kendi rahmeti, hoşnutluğu ve cennetleriyle müjdeliyor; onlar için orada kesintisiz nimetler vardır.

      Rab'leri onları kendi rahmetiyle müjdeliyor. Rab'leri onları kendi rahmetiyle müjdeliyor. Bu beyan şu anlama gelebilir: Yani dünyada onlara yardım ve düşmanlarına karşı zaferle müjdeliyor. Tıpkı "Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin, kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın" mealindeki beyan gibi. Bütün bunlar Allah'ın rahmetiyleydi. Rahmetiyle mealindeki beyan, âhirette onlar için olacak sevap ve lütuf anlamına da gelebilir.

      Hoşnutluğu. Yani aynı şekilde Cenab-ı Hak onları "Rabb'iniz sizden razıdır" diye müjdeliyor. Cennetleriyle müjdeliyor; onlar için orada kesintisiz nimetler vardır. Yani onları içinde kesintisiz nimetler bulunan cennetleriyle müjdeliyor. Daim olan nimetler ve lütufla müjdeliyor.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yübeşşiruhüm (يُبَشِّرُهُمْ)

        Sözcüğün kökü "b-ş-r" harflerinden meydana gelir. Asıl anlamı derinin dış yüzeyi (beşere) olmakla birlikte, sevindirici bir haber vermek, müjdelemek anlamlarında eylem olarak kullanılır. Ayette tef'il babında "müjdeler/müjde verir" (yübeşşiru) şeklinde geniş zamanlı bir fiil olarak yer alır.

        İbn Fâris, kökün temel anlamının insanın derisi (beşere) ve güzellik olduğunu belirtir. Sevindirici ve çok güzel bir haber alındığında, insanın yüzünde (derisinde) oluşan fiziksel aydınlanma, renk değişimi ve mutluluk ifadesi sebebiyle bu haber verme eylemine "tebşir" (müjdeleme) denildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, beşaret kelimesini, insanı derinden sevindiren ve yüzünün rengini değiştiren özel haber olarak tanımlar. Ayette Allah'ın müminleri fiil formunda "müjdelemesi", ahiretteki ödülün onlara sadece bir bilgi olarak aktarılmadığını; o müjdenin doğrudan ruhlarında ve yüzlerinde kalıcı bir aydınlanma yaratacak ilahi bir lütuf ve ihsan eylemi olduğunu gösterir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın beyani (retorik) estetiğinde "tebşir" kelimesinin psikolojik işlevine dikkat çeker. Ona göre, bir önceki ayette bahsedilen hicret, savaş (kıtal), mallardan ve canlardan vazgeçme (cihad) gibi son derece meşakkatli ve ağır eylemlerin oluşturduğu gergin atmosfer, bu ayetin başındaki "yübeşşiruhüm" fiiliyle anında dağılır. Kelime, müminlerin çektiği tüm acıları tek bir hamlede umuda ve ferahlığa dönüştüren edebi bir zirvedir.

        Rabbühüm (رَبُّهُم)

        Kelimenin kökü "r-b-b" harfleridir. Eğitmek, terbiye etmek, beslemek, ıslah etmek, koruyup gözetmek, efendi ve sahip olmak anlamlarına gelir. Ayette "onların Rabbi" (Rabbühüm) şeklinde iyelik zamiriyle birlikte, müjdeyi veren mutlak özne olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi ıslah etmek, besleyip büyütmek ve onu aşama aşama kemale (olgunluğa) erdirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin, bir varlığı tedricen geliştirip en mükemmel haline ulaştıran Yaratıcı için kullanılan özel bir sıfat olduğunu söyler. Ayette "Allah müjdeler" (yübeşşiruhümullâh) yerine "Rableri müjdeler" (Rabbühüm) ifadesinin seçilmesinin hikmetine değinerek, cihad eden müminlerin ilahi bir şefkat, terbiye ve koruma (rabbaniyet) altında olduklarını; bu müjdenin o şefkatli ilişkinin doğrudan bir neticesi olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "Rab" kavramının salt kudret ve kahır sahibi uzak bir "Tanrı" figüründen ziyade, inananlarıyla kişisel, koruyucu ve yetiştirici (paternalistik olmayan ama şefkatli) bir bağ kuran ilahi otoriteyi temsil ettiğini analiz eder. Müminler dünyada her şeylerini (canlarını ve mallarını) O'nun yolunda feda etmişler, "Rableri" de onları yapayalnız bırakmayarak kendi mutlak güvencesi altındaki ebedi lütuflarla müjdelemiştir.

        Bi-rahmetin (بِرَحْمَةٍ)

        Sözcüğün kökü "r-h-m" harflerinden meydana gelir. Acımak, şefkat göstermek, korumak, iyilik ve lütufta bulunmak demektir. Ayette harf-i cer ile "bir rahmetle" anlamında geçer.

        İbn Fâris, kökün temelinde incelik, acıma ve şefkat duygusunun yattığını belirtir. "Rahîm" (anne rahmi) kelimesi de yavruyu sarmalayan, onu dış tehlikelerden koruyan ve şefkatle besleyen bir yuva olduğu için aynı etimolojik kökten gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmetin, iyilik ve lütufta bulunmayı gerektiren bir acıma duygusu olduğunu söyler. Ancak rahmet Allah'a nispet edildiğinde, insani bir acıma psikolojisi değil, doğrudan doğruya "lütufta bulunma ve nimete boğma" iradesi (ihsan) anlaşılır. Ayette kelimenin belirli (marife) değil de belirsiz (nekra/tenvinli) olarak "rahmetin" şeklinde zikredilmesi, bu ilahi lütfun insan aklının sınırlarını ve tasavvurunu aşan, tarifsiz ve devasa boyutta bir rahmet olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, "r-h-m" kökünün Sami dilleri havzasındaki, özellikle Aramice ve Süryanicedeki teolojik köklerine dikkat çeker. "Rahmâ" (şefkat, lütuf) kavramının Geç Antik Çağ Hristiyanlık ve Yahudilik literatüründe Yaratıcı'nın kullarına karşı en temel ve kapsayıcı vasfı olduğunu belirtir. Kur'an'ın da bu evrensel monoteist şefkat kavramını alarak, cihad eden müminlere verilecek müjdenin ilk ve en kuşatıcı unsuru (bi-rahmetin) olarak merkeze yerleştirdiğini ifade eder.

        Rıdvânin (وَرِضْوَانٍ)

        Kelimenin kökü "r-d-v" (veya r-d-y) harfleridir. Razı olmak, hoşnut olmak, kabul etmek ve onaylamak anlamlarına gelir. Rıdvan, rıza kelimesinin mübalağalı (abartılı) formudur ve çok büyük bir hoşnutluğu ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının uysallık, teslimiyet, itirazı terk etmek ve bir şeye karşı içsel bir tatmin duyarak onu kabul etmek olduğunu belirtir. Öfkenin (gadab) ve reddetmenin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "rıdvan" kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarından razı olması, onların amellerini en güzel şekilde onaylaması bağlamında kullanıldığını söyler. Ayette rahmetten hemen sonra zikredilmesi, cennetteki fiziksel veya ruhsal nimetlerin ötesinde, bizzat Yaratıcı'nın "mutlak hoşnutluğuna" ve onayına erişmenin ulaşılabilinecek en üstün manevi ödül (makam) olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın cihad ve hicret ayetlerinin hemen peşinden gelmesinin teolojik anlamına değinir. Müminlerin canlarını ve mallarını feda etmelerinin asıl gayesi savaşta ganimet elde etmek veya kabilevi bir zafer kazanmak değil, sadece Yaratıcı'nın bu mutlak onayını (rıdvan) kazanmaktır. Rıdvan, kişinin ontolojik olarak Allah tarafından "kabul edildiğinin" ve ebediyen tasdiklendiğinin ilanıdır.

        Cennâtin (وَجَنَّاتٍ)

        Sözcüğün kökü "c-n-n" harflerinden meydana gelir. Bir şeyin üstünü örtmek, onu gizlemek ve kapatmak demektir. "Cennet" kelimesinin çoğulu olan cennât; ağaçlarının, yapraklarının ve bitki örtüsünün sıklığı sebebiyle toprağı görünmez kılan, gölgeli ve eşsiz güzellikteki bahçeler demektir. Ayette ahiret yurdunu nitelemektedir.

        İbn Fâris, kökün temel manasının dışarıdan görünmeyecek şekilde bir varlığı örtmek (ihfa) olduğunu belirtir. Ağaçları çok gür olan bahçeye, karanlığın etrafı örtmesine (cinnetü'l-leyl), anne karnında gizlenen yavruya (cenin) ve gözle görülmeyen varlıklara (cin) bu kökten dolayı aynı isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, cennet kelimesinin dünyevi gösterişli bahçeler için de kullanılabileceğini, ancak ayetteki "cennât" (cennetler) ifadesinin doğrudan ahirette müminler için hazırlanmış, insan idrakini aşan ebedi mutluluk yurtları olduğunu belirtir. Kelimenin çoğul formda gelmesi, ilahi mükafatın çeşitliliğini, katmanlarını ve sonsuz genişliğini simgeler.

        Arthur Jeffery, cennet (Gannath) kavramının İbranice ve Süryaniceden (Gan Eden) gelen teolojik bağlarına işaret eder. Monoteist kültür havzasında "ilahi bahçe" kavramının evrensel bir ahiret ve nihai huzur motifi olduğunu, Kur'an'ın bu mefhumu Arapça köküyle (c-n-n) alarak, inananlara sunulan en büyük somut kurtuluş müjdesi olarak yerelleştirdiğini ifade eder.

        Naîmun (نَعِيمٌ)

        Kelimenin kökü "n-a-m" harfleridir. Yumuşaklık, bolluk, rahatlık, pürüzsüzlük ve haz veren şey demektir. Nimet kökünden türeyen "naîm", eksiksiz, saf ve kesintisiz mutluluk/refah anlamına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının hayatın kolaylığı, yumuşaklığı, genişliği ve her türlü ihtiyaçtan azade bir refah içinde olmak olduğunu belirtir. Darlığın, pürüzün ve meşakkatin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, nimetin insana lezzet veren, onu mutlu kılan her türlü iyilik olduğunu söyler. "Naîm" sıfatı ise mübalağa (abartı) formunda olup, içinde hiçbir acı, yorgunluk veya eksiklik barındırmayan en saf mutluluğu ifade eder. Ayette cennetlerin içinde sadece bitkilerin ve fiziksel güzelliklerin değil, doğrudan insan ruhunu ve bedenini sonsuz bir doyuma ulaştıran "mutlak bir refahın" (naîm) bulunduğunu belirtir.

        Mukîmun (مُّقِيمٌ)

        Sözcüğün kökü "k-v-m" harflerinden meydana gelir. Ayakta durmak, dikilmek, devam etmek ve bir yere yerleşmek anlamlarına gelir. İf'al babında ism-i fail olan "mukîm"; varlığını sürekli kılan, yerleşik olan, devamlı ve kalıcı olan demektir. Ayette "naîm" kelimesinin sıfatı olarak geçer (sürekli ve kalıcı nimetler).

        İbn Fâris, kökün temelinde dimdik ayakta durmak, eğilmemek ve sebat etmek manasının yattığını belirtir. İkamet eylemi, bir yerde geçici olarak değil, kalıcı ve sabit olarak bulunmak, oradan bir daha ayrılmamaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, mukîm kelimesinin, zamanın geçmesiyle veya mekanın değişmesiyle yok olmayan, süreklilik arz eden varlıklar için kullanıldığını söyler. Ayette "naîm" (nimet) kelimesinin bu sıfatla nitelenmesi, ahiret nimetlerinin dünyevi nimetler gibi sonlu, geçici, bozulmaya veya tükenmeye mahkum olmadığını; hiçbir şekilde eksilmeden sarsılmaz ve ebedi bir şekilde (mukîm) devam edeceğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) tasavvurunda "beka/ikamet" (kalıcılık) fikrinin önemini inceler. Cahiliye dönemi Bedevi zihninde her güzel şey, her güç ve her mutluluk "Dehr"in (kör zamanın) aşındırmasıyla yok olmaya ve ölüme (fena) mahkumdu. Izutsu'ya göre Kur'an, bu "mukîm" sıfatıyla dünyevi tükenmişlik algısını kırar; dünyada canını ve malını feda eden müminler için sonsuz kalıcılık (ebediyet) kavramını en büyük ve mantıksal mükafat olarak zihinlere yerleştirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X