Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 14. Ayet

    قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâtilûhum yu’ażżibhumu(A)llâhu bi-eydîkum veyuḣzihim veyensurkum ‘aleyhim veyeşfi sudûra kavmin mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin.

      Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin. Yüce Allah, savaşmanın insanlara zor ve ağır geldiğini bildiğinden müminlere kâfirlerle savaşmayı emretmiştir. O, müminlere yardım ve onların eliyle ötekileri cezalandırma vadinde bulunmuştur. Onların eliyle cezalandırma iki anlama gelebilir. Öldürme ve yok etme manasında olabilir. İkinci olarak esir alma ve tutuklama anlamına gelmesi de mümkündür. Onları rezil rüsvay etsin. Aynı şekilde bu beyan da iki anlama gelebilir. İlki, hezimete uğratma ve zelil kılma manasına gelebilir. İkincisi, rezil rüsvay etmenin ahirette olması da mümkündür. Tıpkı "Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok ki onu rezil etmiş olursun" mealindeki beyanda olduğu gibi. Rezil etme, içinde rezillik ve aşağılanma bulunan cezadır. Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın mealindeki beyanda, Mutezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Zira onlar Allanın insan fiillerine kudretinin bulunmadığı görüşündedirler. Cenab-ı Hak bu ayette kendisinin, onların eliyle ötekileri cezalandırdığını bildirmektedir. Eğer Cenab-ı Hak insan fiillerine güç yetiremeseydi, kâfirleri onların eliyle değil, kendi eliyle cezalandırırdı.

      Sizi onlara karşı başarılı kılsın. Cenab-ı Hak onlara karşı başarı, zafer ve kâfirlerin rezil rüsvay olacaklarını vadetmiştir. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: "De ki: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah ya katından bir bela gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir". Aynı şekilde ''Allah ya katından bir bela gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir" mealindeki beyanda da Mutezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, onlara katından veya belirttiğimiz üzere müminlerin eliyle ceza vereceğini bildirmiştir.

      İnananların yüreklerine su serpsin. Onların kalplerinin Allah'ı inkar etme ve Hz. Peygamber'i yalanlama sebebiyle acı duymuş olması mümkündür. Bunun üzerine Cenab-ı Hak yüreklerine su serpmeyi vadetmiştir. Bu iki şekilde olabilir. ilki, onların müslüman ve böylelikle kardeş olmalarıdır. Dolayısıyla onlar, üzüldükleri ve acı duydukları hususlara mukabil mutlu ve huzurlu olacaklardır. Bu, onların kalplerinin ferahlatılmasıdır. İkincisi, öldürmek ve hezimete uğratmakla onların kalplerini ferahlatacaktır. Onlar öldürülecek ve hezimete uğratılacaklardır. Bunda onların kalplerinin ferahlatılması vardır. Zira onların kalbi yalanlama, Allah'ın ayetlerini inkar sebebiyle acı duymuştur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâtilûhüm (قَاتِلُوهُمْ)

        Sözcüğün kökü "k-t-l" harflerinden meydana gelir. Asıl anlamı bir canlının hayatına fiziksel olarak son vermek, öldürmek ve şiddet uygulamaktır. Ayette "kâtile" (mufaale/işteşlik) babında ve emir kipinde "onlarla savaşın, çarpışın" manasında kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde doğrudan doğruya bir varlığı cansız bırakma, ona şiddetle galip gelme fikrinin bulunduğunu belirtir. Kelime mufaale babına girdiğinde, tek taraflı bir cinayetten çıkarak, her iki tarafın da birbirini öldürmeye kastettiği karşılıklı bir çarpışma ve askeri mukabele halini alır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıtal" eyleminin düşmanla göğüs göğüse, fiziksel bir mücadeleye girmek olduğunu söyler. Bu ayetteki emrin, daha önce yapılmış olan antlaşmaları bozan ve taşkınlık yapan zümreye karşı verilmiş nihai ve kesin bir askeri müdahale kararı olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an metninin tarihsel evrimi içerisinde bu kelimenin kullanımına dikkat çeker. Ona göre, Mekke döneminin "pasif direniş ve sabır" eksenli dilinden sonra, Medine dönemindeki bu tarz "kâtilû" (savaşın) emirleri, inanan cemaatin artık meşru şiddet tekelini elinde bulunduran, uluslararası antlaşmalar yapan ve bozanlara karşı yaptırım uygulayabilen tam teşekküllü bir siyasi otoriteye dönüştüğünün dilsel ispatıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dönemin tarihsel ve siyasi bağlamıyla doğrudan ilişkili olduğunu vurgular. Ona göre buradaki savaş emri soyut bir "kötülükle mücadele" çağrısı değil, doğrudan doğruya antlaşmayı ihlal eden (naks) ve İslami otoriteyi ortadan kaldırmak için kurumsal olarak örgütlenen Mekkeli elitlere (eimmetel-kufr) yönelik somut, hukuki ve politik bir askeri operasyon emridir.

        Yu'azzibhüm (يُعَذِّبْهُمُ)

        Kelimenin kökü "a-z-b" harfleridir. Etimolojik kökenine dair "tatlılığı gidermek" (azb) veya "engellemek, alıkoymak" (ta'zib) şeklinde iki temel yaklaşım bulunur. Ayette "Allah onlara azap etsin/cezalandırsın" şeklinde ilahi bir fiil olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının kişiyi şiddetle engellemek, onu yapmakta olduğu eylemden acı vererek alıkoymak olduğunu belirtir. İlahi cezanın, faili günahından ve isyanından zorla kopardığı için bu kökle isimlendirildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, azabın insanın varlığına, bedenine ve ruhuna ağır bir acı veren, hayatındaki tüm tatlılığı söküp alan sürekli bir ceza olduğunu söyler. Ayette müşriklerin cezalandırılmasının bizatihi Allah'a atfedilmesi, bu savaşın kişisel bir intikam değil, ilahi adaletin tecellisi olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin İslam savaş hukukundaki (siyer) rölüne işaret eder. Ayette azabın (cezanın) doğrudan Allah tarafından verileceği belirtilmesine rağmen, bu cezanın "Müslümanların elleriyle" olacağının söylenmesi, İslami ordunun yeryüzünde meşruiyetini ilahi yasadan alan bir "kolluk kuvveti" veya "infaz mercii" konumuna yükseltildiğini gösterir. Savaş, düşmana yönelik ilahi yaptırımın hukuki aracı kılınmıştır.

        Eydîküm (بِأَيْدِيكُمْ)

        Sözcüğün kökü "y-d-y" harflerinden oluşur. İnsanın uzvu olan "el" (yed) kelimesinin çoğuludur (eydî). Arapçada el kelimesi mecazen güç, kuvvet, iktidar, mülkiyet ve aracı olmak anlamlarında da kullanılır. Ayette "sizin ellerinizle" (bi-eydîküm) tamlaması içerisinde yer alır.

        İbn Fâris, kelimenin öncelikle doğrudan bedensel uzvu anlattığını, ancak dildeki genişleme (mecaz) yoluyla bir şeyin üzerinde tasarruf hakkına sahip olmayı, kuvveti ve fiili müdahaleyi de ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, elin insanın eylemlerini gerçekleştirdiği en temel alet olması hasebiyle, Kur'an'da genellikle "kudret, irade ve icraat" manasında kullanıldığını söyler. Allah'ın azabının inananların "elleriyle" gelmesi, müminlerin o çatışmada salt birer araç olmadıklarını; kendi özgür iradeleri, cesaretleri ve fiziki eylemleriyle ilahi planın aktif icracıları olduklarını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu ayetteki söyleminin insanın varoluşsal statüsünü (ontolojisini) nasıl yükselttiğine dikkat çeker. İslam öncesi dönemde Arap, kaderin veya doğa güçlerinin elinde oyuncak konumundayken; bu ayette insan eli (eydîküm), bizzat Mutlak Yaratıcı'nın (Allah'ın) yeryüzündeki adaletini sağlayan vasıtaya dönüşmüştür. Izutsu'ya göre bu durum, inanan insana devasa bir psikolojik güç ve eşi görülmemiş bir teolojik sorumluluk yükler.

        Yuhzihim (وَيُخْزِهِمْ)

        Kelimenin kökü "h-z-y" harfleridir. Rezil olmak, aşağılanmak, onurunu kaybetmek, şiddetli bir zillet ve utanç yaşamak demektir. Ayette "ve onları rezil etsin / aşağılasın" anlamında Allah'ın müşriklere yönelik ikinci fiili olarak yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde salt fiziksel bir acıdan ziyade; insanın içine düştüğü alçaltıcı durum, itibar suikastı, zillet ve toplum önündeki rüsvalığın yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hızy kavramını insanın kendi kusur, günah ve ihanetinden dolayı hissettiği, dışarıdan da bariz şekilde görülebilen derin utanç hali olarak açıklar. Allah'ın müşrikleri "hızy" ile cezalandırması, savaş meydanında sadece kılıçtan geçirilerek ölmelerini değil; siyasi meşruiyetlerini, kabilevi onurlarını ve toplum içindeki kibirli duruşlarını tamamen kaybetmelerini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dönemin sosyolojik arka planı ve Arap onur kültürü üzerinden analiz edilmesi gerektiğini söyler. Cahiliye toplumunda şeref, itibar ve asabiyet her şeyin üstündedir. Bu ayetteki "yuhzihim" eylemi, doğrudan Mekkeli aristokratların psikolojisini hedefler. Onlar için yenilmekten ve ölmekten daha ağır olan tek şey, eski kölelerinin ve dışladıkları Müslümanların kılıçları altında "rezil olup aşağılanmak" ve toplumsal statülerini (hızy) ebediyen yitirmektir.

        Yensurküm (وَيَنصُرْكُمْ)

        Sözcüğün kökü "n-s-r" harflerinden meydana gelir. Yardım etmek, korumak, arka çıkmak ve birine düşmanına karşı galibiyet/zafer kazandırmak demektir. Ayette "ve size onlara karşı yardım etsin/zafer versin" manasında yer alır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının zayıf düşmüş veya yardıma muhtaç birine el uzatarak onu ayağa kaldırmak, güçlendirmek ve karşısındakine üstün kılmak olduğunu belirtir. Nusret, hem bedensel hem de lojistik ve manevi desteği kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, nusret eylemini, bir savaşta veya husumette hakkı savunan tarafa yönelik ilahi bir güç aktarımı olarak tanımlar. Ayette Müslümanlara yönelik zafer vaadinin "yensurküm" fiiliyle verilmesi, zaferin sayısal çoğunluktan veya askeri dehadan değil, doğrudan Allah'ın desteklemesinden kaynaklandığına işaret eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki gelişimine dikkat çeker. "n-s-r" kökünün Aramice ve Süryanicede de (netar/nasar) "korumak, muhafaza etmek ve kurtarmak" anlamlarında kullanıldığını belirtir. Kur'an, ilahi himaye ve kurtuluş mefhumunu bu köklü Sami kelimesi üzerinden Araplaştırarak askeri bir zafer vaadine dönüştürmüştür.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ dini savaşlarında "ilahi yardım" (divine aid) konseptinin merkezi bir yeri olduğunu hatırlatır. Tıpkı Bizans veya Sasani metinlerinde orduların "Tanrı'nın yardımıyla" düşmanı ezeceği retoriği gibi, Kur'an da burada "yensurküm" eylemiyle inanan orduya mutlak bir teolojik moral aşılar. Ancak buradaki fark, zaferin doğrudan antlaşmayı bozanların "rezil edilmesi" (hızy) adlı ahlaki ve hukuki bir sonuca bağlanmış olmasıdır.

        Yeşfi (وَيَشْفِ)

        Kelimenin kökü "ş-f-y" harfleridir. İyileşmek, hastalıktan kurtulmak, ferahlamak ve bir derdin sona ermesi anlamlarına gelir. Ayette "ve şifa versin / ferahlatsın" anlamında mecazi bir eylem olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bedeni veya ruhu istila eden bir illetin, zayıflığın veya derdin ortadan kalkması, varlığın kendi doğal ve sağlıklı denge durumuna geri dönmesi fikrinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, şifa kelimesinin bedensel hastalıklardan iyileşmeyi anlattığı gibi, mecazi olarak cehaletten, şüpheden, hüzünden ve içsel acılardan kurtulmayı da kapsadığını söyler. Bu ayetteki şifa, Müslümanların kalplerini kemiren üzüntünün, geçmişte gördükleri işkencelerin yarattığı öfke ve acı hissiyatının ilahi zaferle birlikte yatışıp huzura kavuşmasını betimler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu kelimeyle oluşturduğu edebi beyanına (retoriğine) vurgu yapar. Ona göre ayette "şifa" kelimesinin kullanılması, savaşı kan dökücü ve vahşi bir eylem olmaktan çıkarıp "tedavi edici" (terapötik) bir düzleme taşır. Savaş, yıllarca zulme, sürgüne ve işkenceye maruz kalmış inanan toplumun kolektif travmasının onarılması, adaletin tecellisiyle kalplerin iyileşmesi ve manevi bir "şifa" bulma sürecidir.

        Sudûra (صُدُورَ)

        Sözcüğün kökü "s-d-r" harflerinden meydana gelir. Bir şeyin ön tarafı, başı, başlangıcı ve karşılık gelen kısmı demektir. "Sadr" kelimesinin çoğulu olan sudûr, bedensel olarak "göğüsler" anlamına gelse de, Kur'an'da mecazen kalbin, sırların, duyguların ve hislerin merkezi olarak kullanılır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının varlığın en belirgin, en önde duran ve dışa açılan ön cephesi olduğunu belirtir. İnsanın göğsü de bedeninin ön cephesi olduğu için bu isimle anılmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, sadr kelimesinin Kur'ani kullanımında, kalbi çevreleyen bir kap veya avlu işlevi gördüğünü söyler. Ayette "mümin bir kavmin göğüslerine şifa verir" (yeşfi sudûra kavmin mu'minîn) denilmesi, kinin, intikam hissinin, kederin ve ruhani acıların doğrudan bu bölgede (sadr) hissedilmesi sebebiyledir. Şifa, doğrudan bu fırtınalı his merkezine inmektedir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojik yapısında "sadr" kavramının psikolojik rölünü derinlemesine analiz eder. Izutsu'ya göre "kalp" (kalb) akli idrakin ve kararın merkeziyken; "sadr" (göğüs), o karardan önce duyguların, hıncın, korkunun ve öfkenin kabardığı, çalkalandığı karanlık ve geniş alandır. Mekkeli müşriklerin ihanetleri ve zulümleri, müminlerin göğüslerinde (sudûr) ağır bir yara ve öfke birikimi yaratmıştır. Ayet, savaşın salt toprak kazanmak için değil, bu yara almış "göğüslerdeki" insan fıtratına ait acıların, ilahi adalet yardımıyla yatıştırılıp tatmin edilmesi için yapıldığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X