Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 12. Ayet

    وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in nekeśû eymânehum min ba’di ‘ahdihim veta’anû fî dînikum fekâtilû e-immete-lkufri(ﻻ) innehum lâ eymâne lehum le’allehum yentehûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şayet antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozarlar ve dininizi karalamaya kalkışırlarsa, siz de küfrün elebaşılarıyla vuruşun; çünkü onların yeminleri yok sayılır. (Böyle yaparsanız) belki vazgeçerler.

      Şayet antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozarlarsa. Yeminlerini mealindeki "eymanehum" (أيمانهم) antlaşmaların kendisi anlamına gelmesi mümkündür. Tıpkı "antlaşma yaptığınız zaman Allalı'a verdiğiniz sözü yerine getirin" mealindeki beyan gibi. Cenab-ı Hak burada antlaşmaları bildirmiş sonra da "kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın" buyurmuştur. Şayet antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozarlarsa mealindeki ilahi beyanın, antlaşma yaptıktan sonra onu bozmamak için ettikleri yeminler ve bunu pekiştirmek manasında olması da mümkündür. Zira onların adetinde antlaşmayı bozmak vardır. Dininizi karalamaya kalkışırlarsa. Onların, dine dair yaptıkları karalamalar açıktır.

      Siz de küfrün elebaşılarıyla vuruşun. Elebaşılarıyla savaşma emrinin elebaşılarına. özel kılınmasının sebebi halkın her zaman liderlerini taklit ediyor, onların görüşleri ve yönetimleriyle hareket ediyor olmasıdır. Eğer onlarla savaşırlarsa halk da onlara uyar. İkincisi, onların liderlerinin her ne kadar ibadet önderleri olsalar da manastır ehli gibi olmadıklarına dair şüphelerin giderilmesi içindir. Manastırda yaşayanlarla savaşılmadığı gibi onlarla savaş terkedilmez. Çünkü manastırda bulunanlar, insanlardan ve her türlü menfaatten uzaklaşmışlar ve kendilerini ibadete adamışlardır. Liderler ise böyle değildir. Üçüncüsü, özellikle liderlerle savaşma emredildi. Çünkü onlar, eğer liderlerle savaşırlarsa küfürde onların önderleri kalmaz. Böylelikle inkarcılık bütünüyle ortadan kalkar. Bu, tıpkı "fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" mealindeki ilahi beyan gibidir.

      Çünkü onların yeminleri yok sayılır. Bu beyan şu manaya gelebilir: Yani antlaşmayı bozduktan sonra onların antlaşması yok sayılır. Yani eğer bozarlarsa onlarla olan antlaşmaya riayet etmeyin. Onların yeminleri yok sayılır mealindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani onlar antlaşmayı bozduktan sonra onlarla yeni antlaşma yapmayın. Çünkü onlar antlaşmayı bozmaya alışmışlardır. İkincisi, Cenab-ı Hak, bunu, antlaşmaya hiçbir zaman uymayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında söylemiştir. Bu ayetin, elifin kesralı okunduğu "la imane lehüm" (لا إيمان لهم) başka bir kıraatı da vardır: Yani onların imanı yoktur. Yani onlar hiçbir zaman iman etmeyeceklerdir. Eğer böyleyse, bu, Allah'ın hiçbir zaman iman etmeyeceklerini bildiği bir topluluk hakkındadır. Onların yeminleri yok sayılır beyanının neticesi iki açıdan ortaya çıkar. Bunlardan biri şudur: Antlaşma sahipleri antlaşmayı bozarlarsa bu antlaşma bozulur ve o kimseler bu şekilde bırakılırlar. Antlaşmanın bozulması sonrasında ise bunlarla savaşılır. Bunlar, zimmet antlaşmasını bozan zimmiler gibi değildirler. Zira zimmiler bu hal üzere bırakılmazlar. Aksine zimmet hukukuna geri döndürüıürler. Bizimle onlar arasındaki zimmet hukuku ortadan kalkmaz. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların imanı yoktur. Yani onların tasdiki yoktur. (Böyle yaparsanız) belki vazgeçerler. Antlaşmayı bozmaktan.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nekesû (نَكَثُوا)

        Sözcüğün kökü "n-k-s" harflerinden meydana gelir. Asıl anlamı itibarıyla eğrilmiş, bükülmüş veya dokunmuş bir ipi çözmek, bozmak ve parçalamak demektir. Ayette, yapılmış olan yeminlerin ve antlaşmaların şartlarını ihlal etmek, verilen sözden dönmek anlamında kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde sağlamlaştırılmış, örülmüş bir yapının çözülerek eski dağınık haline geri döndürülmesi eyleminin yattığını belirtir. Etimolojik olarak fiziksel bir "ip bozma" eylemi olan bu kelimenin, zamanla Arapçada mecazi bir boyut kazanarak antlaşmaları (ahd) ve yeminleri (yemîn) bozmak anlamında kurumsallaştığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, naks kelimesinin sağlam atılmış bir düğümü veya eğrilmiş bir yünü geri çözmek olduğunu söyler. Kur'an'ın yeminleri bozma eylemini bu kelimeyle nitelemesinin son derece edebi bir istiare (metafor) olduğunu; tıpkı çözülen bir ipin işlevini yitirmesi gibi, bozulan bir sözleşmenin de tarafları bağlayıcı hiçbir hukuki veya ahlaki gücünün kalmadığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunda yemin ve antlaşma (ahd) kurumlarının sosyolojik ağırlığını analiz eder. Izutsu'ya göre "naks" eylemi, sadece bir kural ihlali değil; kabile onurunu, toplumsal güveni ve bedevi ahlak sistemini (mürüvvet) kökünden sarsan büyük bir ahlaksızlıktır. Kur'an, müşriklerin antlaşmalarını "çözüp bozmalarını" (nekesû) bu kelimeyle tasvir ederek, onların kendi öz ahlaki kodlarına bile ihanet ettiklerini tesciller.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin siyasi bağlamına dikkat çeker. Ona göre bu fiil, sıradan bir güven kırıklığından ziyade, Hudeybiye gibi stratejik bir barış antlaşmasının maddelerini kasten ve fiilen ihlal eden Mekkeli müşriklerin uluslararası hukuktaki "ihanetini" betimler. Savaş emrinin verilmesinin en meşru ve yasal dayanağı, karşı tarafın bu aktif "naks" (bozma) eylemidir.

        Eymânehüm (أَيْمَانَهُم)

        Kelimenin kökü "y-m-n" harfleridir. Sağ taraf, sağ el, güç, kuvvet, bereket ve yemin anlamlarına gelir. Yemin kelimesinin çoğulu olan "eymân", insanların bir konuda verdikleri kesin ve bağlayıcı sözleri, antları ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün doğrudan bedensel bir uzuv olan "sağ el" ile bağlantılı olduğunu belirtir. Arap kültüründe sağ elin gücü, bereketi ve dürüstlüğü simgelediğini; iki kişinin bir sözleşme yaparken sağ ellerini birbirine vurarak (musafaha) ant içmeleri sebebiyle, verilen bağlayıcı söze de "yemin" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, sağ elin insanın en güçlü ve savunucu uzvu olmasından hareketle kelimenin etimolojik gelişimini ele alır. Kişinin verdiği sözü tıpkı sağ eliyle korur gibi şiddetle muhafaza etmesi gerektiği için bu eyleme yemin dendiğini söyler. Ayette müşriklerin "yeminlerini" (eymânehüm) bozmaları, kendi iradeleriyle kendi güçlerini ve toplumsal itibarlarını (sağ ellerini) felç etmeleri anlamına gelir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu onaylamakla birlikte, Sami dilleri havzasındaki "sağ el" ve "kutsal yemin" bağlantısına işaret eder. İbranice ve Süryanicede de sağ elin (yamin/yamina) gücü ve Tanrısal onayı simgelediğini belirtir. Jeffery'e göre, kutsal sayılan yeminlerin bozulması (naks-ı eymân), tüm Sami kültürlerinde en ağır dini ve diplomatik suçlardan biri olarak kabul edilirdi; Kur'an bu evrensel algıyı kendi hukuki metnine entegre etmiştir.

        Ta'anû (وَطَعَنُوا)

        Sözcüğün kökü "t-a-n" harflerinden meydana gelir. Asıl anlamı itibarıyla mızrak veya süngü gibi delici bir aletle vurmak, saplamak ve yara açmak demektir. Mecazi olarak ise birini sözle yaralamak, ayıplamak, iftira atmak, kınamak ve değerlere saldırmak manalarını taşır.

        İbn Fâris, kökün temelinde doğrudan doğruya fiziksel bir yaralama ve delme eyleminin bulunduğunu belirtir. Bir insana mızrakla saplamaya "ta'n" dendiği gibi, onun onuruna, şerefine veya kutsallarına dil uzatarak orada manevi bir yara açmaya da dildeki genişleme yoluyla "ta'n" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ta'n" eylemini fiziki saldırıdan dil ile yapılan saldırıya geçiş (istiare) olarak tanımlar. Ayette müşriklerin "dininize dil uzatırlarsa" (ta'anû fî dîniküm) şeklinde zikredilmesi, onların sadece siyasi bir antlaşmayı bozmakla kalmadıklarını; İslam'ın inanç esaslarına, peygamberine ve kutsallarına karşı aktif bir karalama, alay etme ve ideolojik dekonstrüksiyon kampanyası başlattıklarını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin kullanımının savaşın sadece toprağı veya bedeni korumak için değil, aynı zamanda inancın (dinin) onurunu korumak için yapıldığını gösterdiğine değinir. Müşriklerin ta'n eylemi (dini ayıplamaları), psikolojik ve ideolojik bir savaştır. Antlaşmayı bozmalarının (naks) yanına dini değerlere saldırıyı (ta'n) eklemeleri, askeri mukabeleyi (kıtal) kaçınılmaz kılan nihai kırmızı çizgidir.

        Eimmete (أَئِمَّةَ)

        Kelimenin kökü "e-m-m" harfleridir. Öne geçmek, yönelmek, kastedilen asıl şey olmak ve liderlik yapmak anlamlarına gelir. "İmam" kelimesinin çoğulu olan eimme; önderler, komutanlar, fikir babaları ve kitleleri peşinden sürükleyen lider kadrosu demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının her şeyin öncüsü, temeli ve kendisine doğru yönelinen hedefi olduğunu belirtir. İmam, bir topluluğun önünde duran ve o topluluğun eylemlerini hizaladığı, kopyaladığı ve itaat ettiği merkez şahıstır.

        Râgıb el-İsfahânî, imam kelimesinin hem hidayet (doğru yol) önderleri hem de dalalet (sapıklık) önderleri için kullanılabilecek nötr bir kavram olduğunu söyler. Ayette "küfrün önderleri" (eimmetel-kufr) şeklinde bir isim tamlaması olarak geçmesi, müşrik toplumun sıradan fertlerini değil; inkarı kurumsallaştıran, savaşı finanse eden, antlaşmaları bozan ve halkı kışkırtan Mekkeli oligarşik elitleri doğrudan hedef aldığını gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "a'imma" kavramının bu ayetteki politik ağırlığına dikkat çeker. Reynolds'a göre Kur'an, müşrik kitleyi kör ve düzensiz bir kalabalık olarak görmez; karşıda son derece hiyerarşik, stratejik kararlar alabilen (antlaşma bozmak gibi) ve "küfrü" (eski düzeni) bir sistem olarak savunan organize bir liderler kadrosu vardır. Savaşın sıradan halktan ziyade doğrudan bu "başlara/elitlere" yöneltilmesi emri, İslam'ın erken dönem askeri ve siyasi stratejisinin ne kadar odaklı olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam savaş hukuku (siyer) açısından bu kelimenin hayati bir prensip içerdiğini belirtir. "Küfrün önderleriyle savaşın" (kâtilû eimmetel-kufr) emri, krizin kaynağını kurutmaya yönelik bir taktiksel emirdir. Sıradan ve güdümlü kitleler (tebaa) yerine, fitneyi çıkaran, antlaşmayı kendi çıkarları için bozan karar alıcı mekanizmanın (liderlerin) imha edilmesi hedeflenir. Bu, modern savaş doktrinlerindeki "merkezi komuta kontrol sistemini" (center of gravity) hedef alma mantığıyla dilsel bir paralellik taşır.

        El-Kufri (الْكُفْرِ)

        Sözcüğün kökü "k-f-r" harflerinden meydana gelir. Temel anlamı örtmek, gizlemek ve bir şeyin üstünü kapatmaktır. Dini literatürde, Allah'ın varlığını, birliğini, nimetlerini ve gönderdiği ayetleri inatla reddetmek, gerçeğin üstünü örtmek anlamında kullanılır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi perdelemek ve gizlemek olduğunu belirtir. Hakkı ve ilahi hakikati bile bile inkar edip kendi vicdanını ve aklını bu gerçeğe karşı "örten" kişilere bu yüzden kâfir, eylemlerine de küfür denilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında küfrün, pasif bir inançsızlıktan ziyade aktif bir direniş ve nankörlük olduğunu analiz eder. Bu ayette küfür, "eimme" (önderler) kelimesiyle birleşerek kurumsal bir kimlik kazanır. Izutsu'ya göre "küfrün önderleri", sadece zihinsel olarak inanmayanlar değil; tevhidi sistemi (İslam'ı) yok etmek için çalışan, Mekke'nin sosyo-ekonomik putperest düzenini silahla ve propagandayla korumaya yemin etmiş agresif ideologlardır.

        Arthur Jeffery, kelimenin teolojik gelişiminin Sami dilleri havzasındaki "örtmek/kefaret ödemek" (İbranice kipper, Süryanice kapper) kavramlarıyla ilişkili olduğunu, ancak Kur'an'ın bu kökü tamamen inkar ve "ilahi nimete nankörlük" merkezli özgün bir teolojik eksene yerleştirdiğini ifade eder.

        Yentehûn (يَنتَهُونَ)

        Kelimenin kökü "n-h-y" harfleridir. Bir şeyin sonuna varmak, nihayete ermek, durmak, vazgeçmek ve engellemek anlamlarına gelir. Ayette ifti'al babında, "son verirler, vazgeçerler" manasında geniş zaman/şimdiki zaman fiili olarak (umulur ki vazgeçerler / leallehüm yentehûn) yer alır.

        İbn Fâris, kökün temelinde bir şeyin varabileceği en uç noktaya ulaşması ve orada kesilmesi fikrinin bulunduğunu belirtir. Eylem bağlamında kullanıldığında, kişinin yaptığı işi kesmesi, ondan el çekmesi ve onu sonlandırması anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, intiha (son bulma/vazgeçme) kavramını, bir failin süregelen eylemini (bu ayet bağlamında dini kınamayı ve antlaşmayı bozmayı) durdurması olarak açıklar. "Savaşın" (kâtilû) emrinin hemen ardından "umulur ki vazgeçerler" denmesinin, savaşın asıl gayesinin düşmanı kökten yok etmek (imha) değil; onu haksız eyleminden, ihanetinden ve saldırganlığından vazgeçirmek (ıslah/caydırıcılık) olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin İslam savaş hukukunun "amacı" (maksadı) açısından kritik olduğuna işaret eder. İslam'da savaş, bizatihi bir amaç değil, adaleti tesis etmek için başvurulan zorunlu bir araçtır. Savaşın nihai hedefi intikam almak değil, küfrün önderlerinin organize ettiği o "ihanet ve saldırı" durumunun son bulmasını (yentehûn) sağlamaktır. Düşman bu saldırganlıktan vazgeçtiği an, savaşın meşru zemini de "nihayete" erer.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu şiddetli askeri emirlerin (kâtilû) arasına yerleştirdiği "lealle" (umulur ki/belki) edatı ve "yentehûn" (vazgeçerler) eyleminin psikolojik derinliğine dikkat çeker. İlahi otorite, en azılı ve ihanet etmiş düşmanına karşı dahi kapıyı tamamen kapatmaz. Askeri gücün (kılıcın) caydırıcılığı, onların zihinlerindeki o kibirli inkarı kırıp onları düşünmeye ve yanlışlarından dönmeye (intiha) zorlayacak psikolojik bir şok işlevi görür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X