Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 9. Ayet

    اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İşterav bi-âyâti(A)llâhi śemenen kalîlen fesaddû ‘an sebîlih(i)(c) innehum sâe mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın ayetlerini basit bir menfaate değiştiler, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Bakın, onların yapageldikleri ne kötü!

      Allah'ın ayetlerini basit bir menfaate değiştiler. Bu beyanın O'nun kesin delilleri manasına gelmesi mümkündür. Bununla Kur'an ayetleri ve Hz. Muhammed'in kastedilmiş olması da mümkündür. Yine "ayetleri" anlamındaki beyanıyla O'nun dininin kastedilmiş olması da mümkündür.

      Böylece insanları Allah yolundan engellediler. Yani insanların, Hz. Peygamber'in yolundan gitmesini engellediler. Denildi ki: İnsanların Allanın dini İslam'a girmesini engellediler. Bakın, onların yapageldikleri ne kötü! Yani insanların, Allah'ın dini İslam'a girmelerini ve Hz. Muhammed'e (s.a.) uymalarını engellemekle yapmış oldukları ne kötüdür! En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İşterev (اشْتَرَوْا)

        Sözcüğün kökü "ş-r-y" harflerinden meydana gelir. Temel anlamı itibarıyla satmak, satın almak ve iki şeyi birbiriyle değiş tokuş yapmak (trampa) demektir. Ayette, müşriklerin Allah'ın ayetlerini verip karşılığında dünyevi ve geçici bir bedeli "satın almaları" eylemini ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir malı elden çıkarıp yerine başka bir mal veya bedel alma fikrinin yattığını belirtir. Arapçada bu fiil hem "satmak" hem de "satın almak" gibi birbirine zıt iki eylemi aynı anda karşılayabilen (ezdâd) kelimelerdendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iştira" (satın alma) eylemini Kur'an'ın mecazi kullanımı bağlamında açıklar. Ona göre bu kelime, kişinin kendi özgür iradesiyle değerli ve kalıcı olanı (ilahi hakikati), değersiz ve geçici olanla (dünyevi menfaatle) takas etmesini simgeler. Ayette müşriklerin bu eylemi, ahlaki ve teolojik bir iflasın "ticari" bir dille ifade edilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal dünyasında Mekke döneminin ticari dilinin nasıl teolojik bir ahlak sistemine dönüştürüldüğünü bu kelime üzerinden analiz eder. Izutsu'ya göre Mekkeliler tüccar bir toplumdu ve Kur'an onlara kendi anladıkları dilden, "kar-zarar" hesapları üzerinden hitap etmiştir. Allah'ın ayetlerini dünyevi çıkarlara "değişmek/satın almak", varoluşsal anlamda en büyük ticari ziyandır.

        Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ ticaret terminolojisindeki yerine değinerek, Süryanicedeki "şra" (çözmek, serbest bırakmak, bedelini ödeyip almak) köküyle olan etimolojik ve anlamsal bağına işaret eder. Bu kullanımın, Ortadoğu'nun ortak ticari ve dini lügatinde "manevi olanın maddiyata feda edilmesi" şeklindeki yerleşik bir deyimi yansıttığını öne sürer.

        Âyât (آيَاتِ)

        Kelimenin kökü "e-y-y" (veya e-v-y) harfleridir. Açık alamet, nişan, ibret, mucize ve kanıt anlamlarına gelen "âyet" kelimesinin çoğuludur. Ayette "Allah'ın ayetleri" (âyâtillâh) tamlaması içerisinde, vahyi, ilahi mesajları ve evrendeki/tarihteki ilahi işaretleri kapsar.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi diğerlerinden ayıran, onun ne olduğunu açıkça ortaya koyan belirgin iz ve nişan olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesini, algılanabilen (zahir) bir şeyden yola çıkarak, algılanamayan (batın) bir hakikatin kavranmasını sağlayan işaret olarak tanımlar. Allah'ın ayetleri, akıl sahiplerini doğrudan Yaratıcı'nın varlığına, birliğine ve vahyinin gerçekliğine götüren kesin yol göstericilerdir.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dilleri ailesindeki, özellikle de Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" (işaret, mucize, alamet) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Jeffery'e göre Kur'an, İbrahimi dinler geleneğinde peygamberlerin getirdiği mucizeleri ve ilahi vahiyleri tanımlamak için kullanılan bu köklü terimi alıp kendi teolojik merkezine oturtmuştur.

        Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki etimolojik akrabalığı tasdik eder. İbranicedeki "oth" ve Süryanicedeki "âthâ" kelimelerinin, ilahi gücün yeryüzündeki tecellileri için kullanıldığını, Kur'an'ın da "âyât" kelimesiyle bu kadim teolojik kavramı kusursuz bir şekilde Arapçalaştırdığını ifade eder.

        Semenen (ثَمَنًا)

        Sözcüğün kökü "s-m-n" harflerinden meydana gelir. Bir malın karşılığı, bedel, fiyat ve değer anlamlarına gelir. Ayette "az bir bedel" (semenen kalîlen) tamlaması içinde yer alır.

        İbn Fâris, kökün temelinde bir şeyin alım satım esnasında belirlenen maddi karşılığının ve ederinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, semen kelimesinin aslen bir şeyin ticari değişim değeri olduğunu söyler. Ancak Kur'ani bağlamda "semen" kelimesinin, müşriklerin ilahi ayetleri reddetmek uğruna elde ettikleri her türlü makam, şöhret, siyasi güç ve kabilevi çıkarı kapsayan genel bir metafor olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin surenin tarihsel bağlamıyla okunması gerektiğine dikkat çeker. Ona göre buradaki "bedel" (semen), soyut bir kavramdan ziyade, dönemin müşrik elitlerinin (özellikle antlaşmayı bozanların) elde etmeyi umdukları askeri üstünlük, ganimet beklentisi veya kabileler arası prestij gibi son derece somut, dünyevi ve siyasi menfaatlerdir.

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        Kelimenin kökü "k-l-l" harfleridir. Sayıca, miktarca veya değerce az olmak, yetersiz kalmak, kıymetsiz olmak anlamlarına gelir. Semen (bedel) kelimesinin sıfatı olarak "az, değersiz, önemsiz" manasını taşır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde çokluğun ve bolluğun tam zıddı olan "azlık, darlık ve eksiklik" fikrinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kıllet (azlık) kavramının hem niceliksel (sayı) hem de niteliksel (değer/kalite) olabileceğini söyler. Ayetteki "az bir bedel" ifadesinin, müşriklerin elde ettiği maddi çıkarın miktarından ziyade; Allah'ın rızasına, ahiret yurduna ve ilahi hakikate kıyasla, bütün bir dünya mülkü bile olsa ontolojik olarak "değersiz ve az" kalacağını ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu sıfatlamanın varoluşsal bir ironi taşıdığına değinir. İnsan doğası gereği çoğaltma (tekâsür) hırsı içindedir ve müşrikler de bu eylemi devasa çıkarlar elde etmek için yapmışlardır. Ancak Kur'an, ilahi perspektiften bakıldığında, hakikatten kopuk elde edilen her makamın ve gücün aslında bir hiçlik, koca bir "azlık" (kalîl) olduğunu bu kelimeyle tesciller.

        Saddû (فَصَدُّوا)

        Sözcüğün kökü "s-d-d" harflerinden oluşur. Birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, mani olmak, yüz çevirmek ve saptırmak anlamlarına gelir. Ayette, müşriklerin sadece kendilerinin inanmamakla kalmayıp, başkalarını da Allah'ın yolundan zorla veya hileyle çevirmelerini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeye doğru yönelmiş olanı, o yönden çevirmek, durdurmak ve önüne bir set çekmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sadd" kelimesini iki boyutuyla açıklar. Birincisi, kişinin kendi içinde hakikatten yüz çevirmesi; ikincisi ise aktif bir şekilde dışarıya müdahale ederek başkalarının hakikate ulaşmasına fiziki veya psikolojik bariyerler (sed) kurmasıdır. Ayetteki formu, müşriklerin yeni inancın yayılmasını durdurmak için başvurdukları kurumsal ve aktif engelleme çabalarını karşılar.

        Gabriel Said Reynolds, "s-d-d" kökünün medeni ayetlerdeki kullanım yoğunluğuna dikkat çeker. Reynolds'a göre bu kelime, müşriklerin pasif birer inançsız (kâfir) olmaktan çıkıp, İslam topluluğunun varoluşuna kasteden, diplomatik yolları tıkayan ve inananları dinlerinden döndürmek için şiddet/baskı uygulayan (persecutors) aktif muhariplere dönüştüklerinin dilsel kanıtıdır. Antlaşmaların feshine giden sürecin ana nedenlerinden biri bu "sadd" eylemidir.

        Sebîlihi (سَبِيلِهِ)

        Kelimenin kökü "s-b-l" harfleridir. Üzerinde yürünen yol, cadde, gidişat, yöntem ve vasıta anlamlarına gelir. Ayette "Allah'ın yolu" (sebîlillâh) tamlaması içerisinde kullanılarak, tevhidi, İslam dinini ve bu dine uygun yaşam tarzını ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının rahatça uzayıp giden, açık ve pürüzsüz hat olduğunu belirtir. İnsanların sürekli gidip gelmesiyle belirginleşen yola bu kökten sebîl dendiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, sebîl kelimesini, insanı hedefine ulaştıran kolay ve açık yol olarak tanımlar. Allah'ın yolu ifadesinin, hem itikat (inanç) hem de şeriat (eylem) düzleminde kişinin kurtuluşa ermesini sağlayan ilahi yasaları ve ahlaki prensipleri bütünüyle kapsadığını söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Aramice ve Süryanicedeki "şbîlâ" (yol, patika) kelimesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirtir. Dini metinlerde "Tanrı'nın yolu" veya "kurtuluş yolu" şeklindeki metaforik kullanımın kadim Sami geleneklerinde yaygın olduğunu, Kur'an'ın da bu evrensel dini metaforu kullanarak tevhidi bir hayat nizamını (İslam'ı) tanımladığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "yol" metaforunun merkezi bir yer tuttuğunu analiz eder. Izutsu'ya göre "Sebîlullah" (Allah'ın yolu), doğrudan doğruya "Tağut'un yolu" (putperestlik, haksızlık, cehalet) kavramının zıddıdır. Müşriklerin bu "yoldan alıkoymaları", sadece bireysel bir engelleme değil, Arap Yarımadası'nda inşa edilmekte olan yeni etik, politik ve teolojik sisteme (yola) karşı kılıçla verilmiş ontolojik bir savaştır.

        Sâe (سَاءَ)

        Sözcüğün kökü "s-v-e" harflerinden meydana gelir. Çirkin olmak, kötü olmak, zarar vermek, üzmek ve iğrenç olmak anlamlarına gelir. Ayette bir kınama fiili (fiil-i zem) olarak "ne kötü oldu / ne çirkindir" manasında yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde iyiliğin, güzelliğin ve sevincin (hüsn ve sürur) tam zıddı olan; insana keder veren, tabiatı rahatsız eden her türlü kötülük ve çirkinliğin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kelimesini, insanın bedenine, ruhuna, malına veya itibarına isabet eden ve onu kedere boğan her türlü musibet ve kötülük olarak tanımlar. Ayetteki "sâe" fiilinin, müşriklerin ayetleri satma ve yoldan alıkoyma eylemlerinin ilahi adalet terazisindeki iğrençliğini, ahlaki düşüklüğünü ve nihayetinde varacağı akıbetin çirkinliğini vurgulayan şiddetli bir kınama olduğunu söyler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın belağatında kınama fiillerinin (sâe, bi'se) kullanımındaki estetik ve psikolojik etkiye dikkat çeker. Ona göre "sâe" kelimesi, salt hukuki bir ceza beyanı değil, aynı zamanda estetik bir reddiyedir. Müşriklerin antlaşmayı bozup hakikati satmaları, insan fıtratının dahi midesini bulandıracak derecede ahlaken "çirkinleşmiş" (sû') bir eylem olarak zihinlere kazınır.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        Kelimenin kökü "a-m-l" harfleridir. Yapmak, etmek, çalışmak, bir işi bilerek ve kastederek ortaya koymak demektir. Ayette sürekli şimdiki zaman/geniş zaman formunda (yapıp duruyorlar / işliyorlar) yer alarak müşriklerin eylemlerinin sürekliliğini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının, iradeye ve bir amaca dayalı olarak bir fiil icra etmek, güç sarf ederek bir iş üretmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" arasındaki ince teolojik farka değinir. Fiil, cansız varlıklardan veya bilinçsizce çıkan sıradan hareketleri de kapsarken; amel, akıl sahibi bir canlının, belirli bir niyet ve kasıtla (bilerek ve isteyerek) yaptığı eylemdir. Ayetteki "ya'melûn" kelimesi, müşriklerin İslam'a karşı düşmanlıklarını tesadüfen veya anlık bir öfkeyle değil, son derece bilinçli, planlı ve kastî bir çabayla (amel) yürüttüklerini gösterir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin süreklilik bildiren muzari (şimdiki zaman) kipiyle gelmesinin önemine vurgu yapar. Ayet, "geçmişte şöyle yaptılar" diyerek konuyu kapatmaz; müşriklerin hakikati engelleme ve antlaşmaları ihlal etme eylemlerini (amellerini) sistematik bir politika haline getirdiklerini, bu eylemin sürekliliğinin de Müslümanlara verilen savaş izninin (berâet) hukuki gerekçesini oluşturduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X