Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 5. Ayet

    فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-iżâ inseleḣa-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum veḣużûhum vahsurûhum vak’udû lehum kulle mersad(in)(c) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte feḣallû sebîlehum(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.

      Haram aylar çıkınca. Bazı âlimler haram ayların, antlaşma ve güvenlik ayları olduğunu söylemiştir, Çıkınca, Bu aylar çıkınca ve geçince, Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Bazıları haram ayların, Allah'ın yaratmış olduğu ve haram kıldığı aylar olduğunu söylemiştir, Tıpkı "Doğrusu Allah'a göre ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır" meâlindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bulduğunuz yerde onları esir alın. Yani bütün mekanlarda, Çünkü "haysü" (حيث) kelimesi mekan ifade etmektedir, Cenab-ı Hak, bütün mekanlarda onların öldürülmesini emretmiştir, Çünkü herhangi bir yeri özel olarak bildirmemiştir, Diğer âlimler, "harem bölgesi hariç diğer mekanlar" olduğunu söylemişlerdir, Bunun delili Bakara süresinde bildirilen şu ilahi beyandır: "Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın, Fitne, öldürmekten daha kötüdür, Mescid-i Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın". Cenab-ı Hak Mescid-i Haram dışında her yerde onlarla savaşmayı emretmiştir, Bu beyanın, onların harem bölgesine girmeleri durumu hariç, öldürülmeleri manasında olması da mümkündür, Eğer harem bölgesine girerlerse -ki Hz, Ali'nin hac sırasında "Biliniz ki bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" beyanıyla müşriklerin buraya girmeleri ve haccetmeleri yasaklanmıştı- bu durumda girerlerse öldürülürler, Yasaklandıktan sonra oraya girmeleri bize karşı savaş başlatmaları demek olur, Mescid-i Haram'da bizimle savaşırlarsa onlarla savaşırız. Tıpkı "Mescid-i Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün" mealindeki ilâhi beyan gibi. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları alın. Denildi ki onları esir alın. Onları kuşatın. Denildi ki onları hapsedin. Onları her geçit yerinde gözetleyin. "Mersad" (المرصد) yol demektir. "Müşrikleri öldürün" mealindeki beyanla sanki Cenab-ı Hak, onlara güç yetirmeleri ve buna imkan bulmaları durumunda onları öldürmelerini, imkan bulmaları durumunda onları esir almalarını, kaleye girmeleri durumunda onları hapsetmelerini, imkan bulmamaları durumunda ise kaçmamaları için geçitleri korumalarını emretmiştir. "Ersadtü lehu" (أرصدت له) denildiğinde "fırsat bulmayı bekledim" manası kastedilir. "Terassadtühu" (ترصدته) denildiğinde ise "onu bekledim" manası kastedilir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Her geçit. Yani sizi gözetledikleri her yol. Sanki Cenab-ı Hak, durum ötekiler için zorlaşsın, böylelikle iyice daralsınlar ve boyun eğsinler diye bunu emretmiştir. Bunda darulharbe giyim ve eşya çeşitleri ile yararlanacakları şeyler taşımanın yasak olduğuna delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak onları kuşatmayı, yolları ve geçitleri korumayı emretmiştir ki durum onlar için zorlaşsın ve sıkıntıya düşsünler. Böylelikle boyun eğsinler. Halbuki oraya taşınan mallar onların durumunu genişletir. Esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Onları esir alın ve kuşatın mealindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani kabul etmek mecburiyetinde kalmaları için onlara kesin deliller getirin. Eğer size boyun eğerlerse onları bırakın; eğer boyun eğmezlerse onları bulduğunuz yerde öldürün.

      Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Allah ayetin başında müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün buyurarak müşrikleri öldürmeyi emretmiştir. Burada Cenab-ı Hak şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın buyurmuştur. Dolayısıyla ayetin zahirine göre iman edip de namaz kılmayan ve zekat vermeyenlerle savaşmamız gerekir. Çünkü yüce Allah, onlarla savaşmayı, iman, namaz kılma ve zekat verme durumuyla ortadan kaldırmıştır. Eğer onlar bunları yerine getirmezlerse onları öldürme vacip olur. Hz. Ebu Bekir es-Sıddik böyle yapmıştır: 0, Araplar zekatı vermemek suretiyle irtidat ettiklerinde onlar boyun eğip bunu yerine getirinceye kadar onlarla savaşmıştır. Enes'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.) vefat ettiğinde Araplar toplu bir şekilde irtidat etmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer "Ey Ebu Bekir Araplar'ın tümüyle savaşmak mı istiyorsun?" dedi. Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Eğer Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik eder, namaz kılar ve zekat verirlerse kanları ve malları korunmuş olur:' Allah'a and olsun ki! Resulullah'a verdiklerinden bir keçi yavrusunu dahi bana vermezlerse bu sebeple onlarla savaşırım. Hz. Ömer şöyle demiştir: Ebu Bekir'in görüşünün, onun kalbinde genişletildiğini gördüğümde onun hak üzere olduğunu anladım. Bazı rivayetlere göre söz konusu Arap kabileleri "Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik eder, namaz kılarız, fakat zekat vermeyiz" demişlerdi. Hz. Ömer ve Bedir ehli sahabe Hz. Ebu Bekir'e gelerek "Onları bırak. İslam onların kalbine iyice yerleşince ve sağlamlaşınca onlar zekatı verirler" demişlerdir. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki Resulullah'ın aldığı zekatı (ikal) bana vermezlerse onlarla savaşırım:' Yine o şöyle demiştir: "Resulullah üç şey hakkında savaşmıştır: Allah'tan başka ilahın olmadığına şahitlik etmek, namaz kılmak ve zekat vermek. Allah şayet tövbe ederler, namazıarını kılarlar ve zekatların. verirlerse artık onları serbest bırakın buyurmuştur. Allah'a yemin ederim ki bunun üzerinde bir şey istemem, bundan bir şey de eksiltmem:' Bunun üzerine onlar "Biz zekatı vereceğiz, ama sana ödemeyeceğiz" dediler. Hz. Ebu Bekir ise "Allah'a yemin olsun Resulullanın aldığı gib almadıkça ve bunu yerine koymadıkça kabul etmem" demiştir. Diğer âlimler bu ayet hakkında şöyle demişlerdir: Şayet tövbe ederler, namazıarını kılarlar ve zekatlarını verirlerse mealindeki beyan belirtilen iki ibadetin yerine getirilmesi değil, kabul edilmesi ve bunlara iman edilmesi hakkındadır. Çünkü onların zekat mallarının üzerinden bir yıl geçinceye kadar bunları tutmaları ve vermemeleri mümkün değildir ki onlar zekatın verilmesi sebebiyle sorumlu tutulsunlar. Bu durum bunun kabul ve ikrar etme manasında olduğunu göstermektedir. Bu alimler Resulullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadisi de görüşlerine delil getirmişlerdir: ''Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak bana emredildi. Her kim bu sözü söylerse bir hak karşılığı olma durumu hariç kanı ve canı korunmuştur". Yine bu âlimler dedi ki: Bazı rivayetlerde "Bana Allah'tan başka ilah olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğumu söyleyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bunu söylerlerse şöyle şöyle korunmuş olurlar" ifadeleri geçmektedir. Bazı rivayetler ''Allah'tan başka ilah olmadığını, benim Allah'ın elçisi olduğumu söyleyinceye, namaz kılıncaya ve zekat verinceye kadar insanlarla savaşmam em re dildi. Eğer bunları yaparlarsa şöyle şöyle korunmuş olurlar" şeklindedir. Rivayetlerde belirtmiş olduğumuz eklemeler ve eksiklikler, bunun farklı topluluklar hakkında olduğunu, bunların yerine getirilmesi değil, kabul edilmesi ve bunlara inanılması manasında olduğunu göstermektedir. Bunları kabul etmeyen kimse ''Allantan başka ilah yoktur" derse bu, zahiri bakımdan iman olur. ''Allantan başka ilah yoktur" deyip, "Muhammed Allah'ın elçisidir" demeyen kimse, eğer bunu söylerse iman etmiş olur. Bu ikisini ikrar edip namaz ve zekatı ikrar etmeyen kimse, eğer bunu ikrar ederse iman etmiş olur. Bu kişi, bunları ikrar etmiş ve bunlara iman etmiş olur, yerine getirmiş olmaz. Görmez misin ki devlet başkanları onlardan isteseler de bundan kaçınsalar da zekat alabilirler. Eğer yerine getirmek imanın şartlarından biri olsaydı, bunlardan zorla alma hususunda iman etmiş olmazlardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnseleha (انْسَلَخَ)

        Sözcüğün kökü "s-l-h" harflerinden meydana gelir. Temel anlamı itibarıyla soyulmak, derisi yüzülmek, bir şeyin dış kabuğundan sıyrılıp çıkması demektir. Ayette "haram aylar çıktığında/bittiğinde" (fe-iza'nseleha'l-eşhuru'l-hurumu) bağlamında kullanılarak, zamanın tükenmesi mecazi bir dille ifade edilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin dış kabuğundan veya derisinden sıyrılıp ayrılması olduğunu belirtir. Yılanın gömlek değiştirmesi gibi fiziksel bir ayrılışı ifade eden kelimenin, zaman için kullanıldığında, bir vaktin bitip tükenmesi, adeta zamanın üzerinden o koruyucu örtünün kalkıp gitmesi anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, derinin bedenden ayrılması anlamından yapılan bir istiare (metafor) ile kelimenin bu ayette haram ayların bitip tükenmesini, verilen sürenin son bulmasını ifade ettiğini söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arap dilindeki mecazi kullanımının ayetin hissiyatını derinleştirdiğini vurgular. Ayetteki kullanımıyla, müşriklere tanınan o dokunulmazlık zırhının, tıpkı bir derinin bedenden sıyrılıp atılması gibi tamamen ortadan kalktığını, bu eylemin geri dönüşü olmayan kesin bir bitişi simgelediğini ifade eder.

        El-Hurum (الْحُرُمُ)

        Kelimenin kökü "h-r-m" harfleridir. Yasaklanmış, saygıdeğer, hürmet edilmesi gereken, dokunulmaz anlamlarına gelir. Haram aylar (el-eşhuru'l-hurum) tamlaması içerisinde savaşmanın ve kan dökmenin yasak olduğu kutsal zaman dilimlerini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin yasaklanması, men edilmesi ve ona müdahalenin engellenmesi olduğunu belirtir. Sıradan olmayan, korunmuş, saygı duyulan ve ihlal edilmesi büyük bir suç sayılan şeylere "haram" denildiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, haram kavramının helalin zıttı olduğunu ve yapılması din, akıl veya yasa tarafından kesin olarak yasaklanmış şeyleri karşıladığını söyler. Ayetteki bağlamıyla, içinde savaşmanın şiddetle yasaklandığı ve tarafların birbirine saldırmaktan men edildiği dokunulmaz ayları belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "haram" kavramını Arap sosyolojisi üzerinden inceler. Bu kavramın İslam öncesi Arap kabile toplumunda da var olan, belirli mekânların (Harem) ve zamanların mutlak dokunulmazlığını ifade eden kadim bir tabular sistemi olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, bu köklü sosyolojik tabuyu alıp, onu ilahi yasanın bir parçası haline getirerek yeniden tasdik etmiş ve yeni siyasi yapının savaş/barış hukukunu bu zaman dilimlerinin bitişine (insilah) bağlamıştır.

        Arthur Jeffery, Sami dillerindeki etimolojik bağlara dikkat çeker. "h-r-m" kökünün Sami havzasında çok yaygın olduğunu, İbranicede "herem" (kutsal, Tanrı'ya adanmış ve dolayısıyla insanların dokunmasına veya dünyevi amaçlarla kullanmasına yasaklanmış şey) anlamına geldiğini belirtir. Arapçadaki kullanımının, Yakın Doğu'nun bu kadim kutsiyet ve yasak mefhumunun dilsel bir devamı olduğunu savunur.

        Faktulû (فَاقْتُلُوا)

        Sözcük "k-t-l" kökünden türemiştir. Temel anlamı öldürmek, canını almak, hayatına son vermektir. Ayetteki "fe-uktulû" (öyleyse öldürün) formu, haram ayların bitimiyle birlikte uygulanacak askeri yaptırımı emreden kesin bir fiildir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir canlının hayatına son vermek, onu cansız bırakmak olduğunu belirtir. Doğasında şiddet, galibiyet ve yok etme fikri barındırır.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin ruhu bedenden ayırmak ve fiziksel hayatı sonlandırmak anlamına geldiğini söyler. Ayetteki kullanımının, doğrudan savaş hukukuna dair kesin bir askeri emri ifade ettiğini; dokunulmazlık süresinin bitimiyle birlikte, ahdini bozan ve düşmanlıkta ısrar eden kitleye karşı aktif çatışmanın başlatılmasını zorunlu kıldığını aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki öldürme emrinin bağlamsal önemine dikkat çeker. Bu ifadenin mutlak ve sınırsız bir katliam fermanı olmadığını, surenin başından beri çerçevesi çizilen "antlaşmalarına ihanet eden müşrik muhariplere" yönelik spesifik bir cezai ve askeri yaptırım olduğunu belirtir. Kelime, hukuki bir fesih metninin ardından gelen savaş halinin resmen ilanıdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an metninin kronolojik gelişiminde "k-t-l" kökünün kullanım alanlarına işaret eder. Geç Mekke ve özellikle Medine dönemlerindeki retorikte bu kökün askeri bağlamda yoğunlaşmasının, cemaatin artık sadece pasif ve ezilen bir inanç grubu olmaktan çıkıp, kendi egemenlik alanını savunan ve gerektiğinde meşru şiddet tekelini kullanan siyasi bir otoriteye dönüştüğünün dilsel ve sosyolojik kanıtı olduğunu savunur.

        Vahsurûhüm (وَاحْصُرُوهُمْ)

        Kelimenin kökü "h-s-r" harflerinden meydana gelir. Daraltmak, kuşatmak, engellemek, hapsetmek, bir yere sıkıştırmak anlamlarına gelir. Ayette muhariplere yönelik askeri kuşatma emri olarak (onları kuşatın/ablukaya alın) yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde birini bir yere sıkıştırmak, onun hareket alanını daraltmak ve dışarı çıkmasına engel olmak anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hasr eylemini, bir insanı bir yere hapsetmek ve onun hareket, kaçış veya tasarruf hakkını elinden almak olarak tanımlar. Savaş bağlamında bu kelimenin, düşmanın yollarını kesmek, onları kalelerinde, sığınaklarında veya bölgelerinde muhasara altına almak ve her türlü lojistik, askeri kaçış yollarını tıkamak anlamına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi surenin savaş konsepti içinde değerlendirir. Bu kelimenin, ayetteki diğer taktiksel emirlerle (öldürmek, yakalamak) birleştiğinde, dönemin Arap Yarımadası'ndaki savaş stratejilerinin (muhasara, abluka, çember daraltma) net bir resmini sunduğunu belirtir. Müşriklere karşı yürütülecek topyekûn operasyonda, onların hareket kabiliyetlerinin felç edilmesini emreden stratejik bir askeri terimdir.

        Mersad (مَرْصَدٍ)

        Sözcüğün kökü "r-s-d" harfleridir. Gözetlemek, pusu kurmak, beklemek, bir şeyin yolunu gözlemek demektir. Mersad, ism-i mekân formunda olup, gözetleme yeri, pusu noktası veya geçit anlamına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyin yolunu beklemek, birini dikkatle gözetlemek ve ona karşı tetikte/hazırlıklı durmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rasıd kelimesinin birini gözetleyen fail, mersad kelimesinin ise bu gözetlemenin ve pusu faaliyetinin yapıldığı mekân olduğunu söyler. Ayette "oturulacak/tutulacak her gözetleme yeri" anlamında kullanılarak, düşmanın her hareketinin izlenmesi, olası geçiş güzergâhlarının kapatılması ve onlara karşı daimi bir teyakkuz halinde (pusuda) olunması gerektiğinin emredildiğini aktarır.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ayetteki askeri terminolojisinin detaylı kullanımına dikkat çeker. Erken dönem Müslüman topluluğunun sadece soyut teolojik tartışmalar yapmadığını; aynı zamanda hayatta kalma ve otorite kurma mücadelesi veren bir yapının gerektirdiği somut askeri taktikleri (pusu kurma, stratejik geçitleri tutma, istihbarat toplama) uyguladığını bu kelime üzerinden analiz eder.

        Tâbû (تَابُوا)

        Kelimenin kökü "t-v-b" harflerinden oluşur. Dönmek, geri dönmek, bir şeyden pişmanlıkla vazgeçmek demektir. Ayette eylem halinde "tövbe ederlerse" şeklinde, müşriklere sunulan yegâne kurtuluş şartı olarak yer alır.

        İbn Fâris, kökün temelinde insanın bulunduğu veya gittiği kötü bir halden, asıl olana, iyiye ve doğruya "geri dönmesi" fikrinin yattığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, tövbenin, sadece korkudan dolayı durmak olmadığını; aklın ve kalbin bir eylemin (şirkin) çirkinliğini kavrayarak ondan vazgeçmesi ve Allah'a yönelmesi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamıyla, müşriklerin kılıç veya kuşatma korkusuyla değil, inatlarını kırıp şirki kesin bir dille terk ederek İslami otoriteye teslim olmalarını ve tevhidi kabul etmelerini simgelediğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, savaş ve kan dökmenin (kıtal) şiddetle emredildiği bu sert ayette bile tövbenin anında işletilebilir bir çıkış yolu olarak sunulmasının altını çizer. Izutsu'ya göre bu durum, Kur'an'ın yapısındaki merhamet ve kurtuluş (rahmet) boyutunun asla kapanmadığına işaret eder. Tövbeye sığınan kişinin, bir saniye önce "öldürülmesi gereken düşman" statüsündeyken anında "kardeş" statüsüne geçmesi, "t-v-b" eyleminin İslam hukukundaki dönüştürücü, radikal ve hayat kurtarıcı gücünü gösterir.

        Es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        Sözcüğün kökü "s-l-v" harfleridir. Dua etmek, yönelmek, desteklemek anlamlarına gelir. Terim olarak, belirli hareketleri (kıyam, rüku, secde) içeren İslami ibadeti ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının dua, tebrik, rahmet ve övgü olduğunu belirtir. Dini terminolojide ise Allah'a yönelişin somutlaştığı ritüele bu ismin verildiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlük anlamının dua ve yakarış olduğunu, ancak şeriatta belirli rükünleri ve şartları olan fiili ibadetin adı olduğunu söyler. Bu ayette müşriklerin sadece kalben tövbe etmelerinin ötesinde, bu tövbenin samimiyetinin dışa vurumu ve İslam toplumuyla sosyolojik olarak bütünleşmenin ilk fiziksel ispatı olarak zikredildiğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin büyük ihtimalle Aramice veya Süryanicedeki "slotha" (dua, ibadet yeri) kelimesine dayandığını iddia eder. Kur'an'ın, Hristiyanlık ve Yahudilikte de kurumsal olarak bilinen bu ibadet kavramını alıp, şekli ve teolojik yönünü İslami tevhidi merkeze alarak yeniden inşa ettiğini belirtir.

        Christoph Luxenberg, salât kelimesinin Süryani kökenli olduğu ve asıl anlamının doğrudan dua veya yakarış olduğu görüşünü destekler. Ona göre Kur'an'ın bu kelimeyi kullanımı zamanla evrilmiştir; Medine dönemine ait bu tarz siyasi-hukuki ayetlerde salât, artık salt bireysel bir duadan çıkıp, Müslüman topluluğa (ümmete) dahil olmanın görünür, kurumsal ve politik aidiyet sembolü haline gelmiştir.

        Ez-Zekâte (الزَّكَاةَ)

        Kelimenin kökü "z-k-v" harfleridir. Temizlenmek, arınmak, artmak, çoğalmak ve bereketlenmek anlamlarına gelir. Terim olarak, malın belli bir kısmının ihtiyaç sahiplerine verilmesini ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının büyüme, artma ve saflığa/temizliğe kavuşma olduğunu belirtir. Zekat veren kişinin malının manevi olarak temizlendiği ve bereketlendiği inancıyla bu mali ibadete zekat denildiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, zekat kelimesinin hem malın hem de nefsin temizlenmesini (tezkiye) kapsadığını ifade eder. Ayette namazla birlikte zikredilmesinin, inancın sadece bedensel bir teslimiyetle değil, aynı zamanda toplumun mali yükümlülüklerine ortak olmakla, serveti paylaşarak pratik bir bağlılık göstermekle ispatlanacağına işaret ettiğini aktarır.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin de Aramice/Süryanice köklerine dikkat çeker. Süryanicedeki "zakutha" (dürüstlük, doğruluk, hayırseverlik) kelimesinin Arapçaya geçtiğini, Kur'an'ın bu ahlaki kavramı, İslam devletine verilen resmi bir mali vergi ve teolojik bir arınma ritüeli olarak kavramsallaştırdığını öne sürer.

        Fe-hallû (فَخَلُّوا)

        Sözcük "h-l-l" kökünden türemiştir. Temel anlamı boşaltmak, serbest bırakmak, bir şeyin bağını çözmek, engeli kaldırmak demektir. Ayette "yollarını serbest bırakın" (fe-hallû sebîlehüm) şeklinde eylem olarak geçer.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyi kendisini tutan bağlardan çözmek, mekanı tahliye etmek veya kişiyi rahat bırakmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, haliya (boş olmak) kökünden hareketle, kelimenin önündeki engelleri kaldırıp yolları açmak anlamına geldiğini söyler. Ayette, tövbe edip namaz kılan ve zekat verenlerin artık önceki kuşatmadan (hasr) ve askeri hedeften (katl) çıkarıldıklarını, haklarındaki ablukanın derhal kaldırılması ve seyahat/yaşam özgürlüklerinin geri verilmesi gerektiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin İslam savaş ve barış hukukundaki "can ve mal güvenliğinin tesisi" (ismet) kavramının pratik uygulaması olduğuna değinir. Şartları yerine getirenlerin yollarının açılması ve serbest bırakılmaları, hukukun üstünlüğünü ve devletin verdiği sözün teminatını gösterir; şahsi intikam veya kin gütmenin önüne geçilerek yeni statünün resmen tanındığını ilan eder.

        Ğafûrun (غَفُورٌ)

        Kelimenin kökü "ğ-f-r" harflerinden meydana gelir. Örtmek, gizlemek, kusurları bağışlamak demektir. Allah'ın günahları çokça bağışlayan, cezalandırmaktan vazgeçen merhametli yönünü anlatan abartılı (mübalağa) ism-i fail sıfatıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi sıkıca örtmek ve tehlikelere karşı korumak (Arapçada başı koruyan miğfere de bu kökten "miğfer" denir) fikrinin yattığını belirtir. Ğafûr, kulunun günahını bir örtüyle kapatan ve onu azaptan koruyan demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, ğufran ve mağfiret kavramlarının, Allah'ın kulunu cezalandırmaktan ve kusurlarını teşhir edip rezil etmekten koruyan ilahi bir perde olduğunu söyler. Bu ismin, böylesine sert askeri emirler içeren bir ayetin sonunda yer almasının, müşriklerin eski düşmanlıklarının ve Müslümanlara verdikleri zararların, tövbe ettikleri an hesabı sorulmaksızın tamamen örtüleceğini kesin bir dille garanti ettiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Ğafûr isminin surenin ve ayetin bağlamındaki teolojik işlevine dikkat çeker. Ayetin başındaki şiddetli savaş, öldürme ve kuşatma (kıtal, hasr) atmosferi, cümlenin sonunda bu sıfatla bir anda yatışır. Siyasi ve askeri boyutu ne kadar sert olursa olsun, İslami mücadelenin nihai ufkunun düşmanı imha etmek değil; ıslah etmek, geçmişi örtmek ve nihayetinde bağışlamak olduğunu belirten ilahi bir mühürdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X