اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tevbe 4, tevbe suresi 4. ayet, tevbe suresi, takva, sadakat, ahde vefa, allah, müşrik, sevgi
-
Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilahare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Allah haksızlıktan sakınanları sever.
Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilahare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu ayet "Allah ve resulünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!" mealindeki ilâhi beyanıyla bağlantılıdır. Yani 'ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilahare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz:' Cenab-ı Hak, müslümanlara yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve onlara karşı kimseye arka çıkmayanlar için antlaşmayı süresinin sonuna kadar tamamlamayı emretmiştir. Fakat antlaşmaları bozmayı adet haline getirenler için yapılan antlaşma tamamlanmaz, aksine bozulur. Aynı şekilde bu âlimler, 'Allah ve resulünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!" mealindeki ilâhi beyanı bozma olarak yorumlamışlardır. Bu ayetin "inkarcıları elem veren bir azapla müjdele" mealindeki ilâhi beyanın bağıntı cümlesi (sıla) olması da mümkündür. Bu durumda elem veren azap öldürme ve esir alma olur. Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: İnkarcıları öldürülmek ve esir alınmakla müjdele; ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilahare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna. Size karşı yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirenler mealindeki beyan şu manaya da gelebilir: Yani antlaşmalı olduğunuz sürece size ihanet etmeyenler. Sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar. Yani sizin aleyhinize müşriklerden kimseye yardım etmeyenler ve bilgi vermeyenler. Yani bunu yapmayanlar. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Tıpkı "eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Allah ahdini bozanları asla sevmez" mealindeki ilâhi beyan gibi. Cenab-ı Hak ihanet etme endişesi durumunda antlaşmayı bozmayı emretmiş; eğer ihanet etmemişlerse ve onların aleyhine başkalarına arka çıkmamışlarsa antlaşmayı tamamlamayı emretmiştir. "İnkarcıları elem veren bir azapla müjdele ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşrikler müstesna" mealindeki ilâhi beyan, "Bilin ki siz Allahı acizliğe düşüremezsiniz" mealindeki beyanın şu manaya geldiğini göstermektedir: Yani siz Allah'ın dostlarını dünya azabı konusunda aciz bırakamazsınız. Çünkü müşriklerin tümü ahiret azabı konusunda eşittir ve bunda ortaktır. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar. Bazı âlimler şöyle demiştir: Söz konusu topluluğun süresi antlaşma halinde bulunanlar için kurban gününden sonra dört ay olup rebiülahir ayının onuncu günüdür. Antlaşması bulunmayanlar için ise muharrem ayının sonuna kadar olup elli gündür. Bazı âlimler şöyle demiştir: Ancak Hudeybiye'de kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden. Allah ve resûlü onların antlaşmalarını dört ay içerisinde feshetmemiştir. Sonra bu dört ay içerisinde size karşı yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna. Yani müşriklerden size karşı savaşta kimseye yardım etmeyenler. Yani bunu yapmayanlar. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Bu süre dört aydır. Allah haksızlıktan sakınanları sever. Yani günahlardan ve şirkten sakınanları.
Yorumu Yorumla
-
Yenkusûküm (يَنقُصُوكُمْ)
Sözcüğün kökü "n-k-s" harflerinden meydana gelir. Temel anlamı itibarıyla eksiltmek, azaltmak, noksanlaştırmak ve bir şeyin bütünlüğünü bozmak demektir. Ayette, yapılan antlaşmanın şartlarından herhangi bir şeyi eksiltmemek, verilen sözü ihlal etmemek bağlamında olumsuz eylem formunda (lem yenkusûküm / size eksiklik yapmadılar) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin tamlık ve kemal halinden aşağı düşmesi, eksilmesi olduğunu belirtir. Bu kelimenin, maddi bir varlığın azalması için kullanıldığı gibi, manevi yükümlülüklerin, sözlerin ve antlaşmaların şartlarının tam olarak yerine getirilmeyip bozulması (ahdi nakzetmek) durumunda da kullanıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "noksan" kavramını tamlığın (kemal) zıddı olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla kelimenin, antlaşma yapılan müşrik kabilelerden bazılarının, aradaki ahdin hukuki ve fiili hiçbir maddesini çiğnememelerini, verdikleri teminata eksiksiz bir biçimde sadık kalmalarını ifade ettiğini vurgular.
Yuzâhirû (يُظَاهِرُوا)
Kelimenin kökü "z-h-r" harfleridir. Zahr, arka ve sırt anlamına gelir. Bu kökten türeyen muzâheret (zıhar), birine arka çıkmak, sırt sırta vermek, desteklemek ve yardım etmek anlamlarını taşır. Ayette olumsuz eylem formunda (lem yuzâhirû) yer alarak, Müslümanların aleyhine başka bir düşman gruba destek olmamayı, arka çıkmamayı ifade eder.
İbn Fâris, "z-h-r" kökünün temelinde iki ana anlam olduğunu söyler: Birincisi bir şeyin açık, görünür ve belirgin olması; ikincisi ise insanın veya hayvanın sırt kısmıdır. Yardım etme ve destekleme anlamındaki kullanımın "sırt" kavramından türediğini; savaşta veya zor durumda iki kişinin sırt sırta vererek birbirini koruması metaforundan hareketle "arka çıkmak" manasını kazandığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojisini doğrudan beden uzvu olan "sırt" (zahr) ile açıklar. Düşmana karşı birine destek olmanın, ona adeta aşılmaz bir sırt/arka sağlamak olduğunu aktarır. Ayette, istisna edilen müşrik kabilelerin, antlaşmayı bozmadıkları gibi, İslam düşmanlarına askeri, lojistik veya istihbari hiçbir arka çıkma eyleminde bulunmadıklarının bu kelimeyle tescillendiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi dönemin kabileler arası ittifak ve siyaset düzlemi üzerinden okur. Ona göre "yuzâhirû" fiili, basit bir yardımlaşmadan ziyade, askeri ve stratejik bir işbirliğini, düşman saflarında yer alarak veya onlara örtülü destek sunarak mevcut saldırmazlık paktını fiilen delme eylemini karşılar. Bu ayet, dış politikada tarafsızlığını ve ahdini koruyan grupların ayrı tutulduğunu gösterir.
Eetimmû (فَأَتِمُّوا)
Sözcük "t-m-m" kökünden türemiştir. Bir şeyin eksiksiz, noksansız ve kusursuz bir şekilde nihayetine erdirilmesi, tamamlanması demektir. Ayette "feetimmû" (öyleyse tamamlayın / sonuna kadar riayet edin) şeklinde kesin bir emir kipi olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin ulaşabileceği en son noktaya, yetkinlik ve kemal sınırına eksiksiz bir şekilde varması anlamının bulunduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "tamam" kelimesinin, bir varlığın veya eylemin dışarıdan hiçbir eke, ilaveye veya düzeltmeye ihtiyaç duymayacak şekilde bütünlüğe kavuşması olduğunu belirtir. Ayetteki "antlaşmalarını tamamlayın" emrinin, sözleşmeye sadık kalan müşriklere karşı Müslümanların da aynı sadakati eksiksiz göstermeleri, belirlenen sürenin son gününe kadar yükümlülüklerini kusursuzca yerine getirmeleri gerektiği anlamına geldiğini vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin kullanımının İslam savaş ve barış hukukundaki "ahde vefa" ilkesinin katılığına işaret ettiğini belirtir. Karşı taraf yükümlülüklerini eksiltmediği (yenkusû) sürece, Müslümanların antlaşmayı keyfi olarak bozamayacaklarını, süreyi eksiksiz olarak sonlandırmak (itmam) mecburiyetinde olduklarını hukuki bir kesinlikle ortaya koyduğunu ifade eder.
Müddetihim (مُدَّتِهِمْ)
Kelimenin kökü "m-d-d" harflerinden meydana gelir. Asıl anlamı çekmek, uzatmak, yaymak ve mühlet vermektir. "Müddet", başlangıcı ve sonu belli olan, uzatılmış belirli bir zaman dilimini ifade eder. Ayette antlaşmanın geçerlilik süresinin sonunu belirtmek üzere yer alır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi boylamasına çekip uzatmak olduğunu belirtir. Zaman için kullanıldığında, tayin edilmiş ve sınırları çizilmiş bir vakit aralığı (müddet) anlamına geldiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "medd" kavramını zaman veya mekan boyutunda bir genişletme ve çekme eylemi olarak tanımlar. Ayette geçen "müddetihim" (onların süreleri) ifadesinin, her bir antlaşmanın kendi özel şartlarında belirlenmiş olan nihai vadeyi kastettiğini aktarır.
Müttekîn (الْمُتَّقِينَ)
Kelimenin kökü "v-k-y" harfleridir. Vikaye; bir şeyi ona zarar verecek, eziyet edecek şeylerden korumak, sakınmak ve muhafaza etmek demektir. Müttekî, korunan, sakınan ve takva sahibi olan kimse anlamına gelir.
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temelinde, dışarıdan gelebilecek bir tehlikeye, acıya veya zarara karşı bir kalkan/siper edinmek, nefsi muhafaza etmek fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dini terminolojide takvanın (vikaye), ruhu günahlardan ve ilahi cezayı gerektirecek eylemlerden korumak olduğunu söyler. Bu ayette "Allah müttekîleri sever" şeklinde geçmesinin son derece manidar olduğunu vurgular; zira burada takva, sadece ritüelistik bir ibadet hali olarak değil, düşman da olsa verilen "söze sadık kalmak", hukuku çiğnemekten "sakınmak" ve antlaşmayı bozma haksızlığından "korunmak" şeklinde yüksek bir ahlaki eylem olarak sunulmuştur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "takva" kavramını derinlemesine analiz eder. Izutsu'ya göre takva, basit bir "Tanrı korkusu" değil, ilahi otoriteye karşı duyulan derin saygıdan neşet eden dinamik bir ahlaki sorumluluk ve otokontrol mekanizmasıdır. Bu ayet bağlamında Izutsu, Kur'an'ın "takva" kavramını sosyal ve siyasi bir zemine taşıdığını; savaş ve çatışma ortamında dahi antlaşmalara dürüstçe riayet etmenin (ahde vefa), İslam'ın temel ahlaki direği olan takvanın en somut göstergelerinden biri olarak kabul edildiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki bu teolojik vurgunun, uluslararası ilişkiler ve siyaset etiği açısından kritik olduğuna değinir. Allah'ın müttekîleri sevmesi ifadesi, devletler arası hukuka ve verilen sözlere riayet etmenin salt pragmatik bir diplomatik kural değil, doğrudan ilahi rızayı celbeden, ihlali ise şirke ve küfre yaklaşan dini bir yükümlülük (takva) sayıldığını gösterir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla