Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 3. Ayet

    وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veeżânun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-nnâsi yevme-lhacci-l-ekberi enna(A)llâhe berî-un mine-lmuşrikîne(ﻻ) verasûluh(u)(c) fe-in tubtum fehuve ḣayrun lekum(s) ve-in tevelleytum fa’lemû ennekum ġayru mu’cizi(A)llâh(i)(k) vebeşşiri-lleżîne keferû bi’ażâbin elîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yine Allah ve resulünden bu büyük hac günü insanlara duyurudur: Allah ve resûlünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur. Şayet tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur; eğer sırt çevirirseniz bilin ki siz Allah'ı acizliğe düşüremezsiniz. (Resulüm!) İnkârcıları elem veren bir azapla müjdele!

      Yine Allah ve resûlünden bu büyük hac günü insanlara duyurudur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Allah ve resûlünden duyurudur. Yani bildirimdir. Namaz ezanı da bu kökten olup bir duyurudur. "Bir çeşit duyuruda bulundum" denilir. Ebû Avsece de aynı görüşü benimsemiştir.

      Allah ve resûlünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur mealindeki ilâhi beyanda müfessirlerin benimsediği "antlaşmayı bozma" manasına dair delil vardır. Çünkü "Allah ve resulünden bir ihtardır" mealindeki ilâhi beyanda antlaşmanın yerine getirilmesi ve belirtilen süreye kadar tamamlanması manası vardır. Rivayette anlatıldığına göre Resulullah (s.a.) "Berae" suresi nazil olduğunda Ebû Bekir'i (r.a.) müminlerin hac görevlerini yapmalarıyla ilgilenen hac emiri olarak gönderdi. Resulullah, insanlara tebliğ etmek üzere onunla "Berae" suresinin ilk kırk ayetini de gönderdi. Sonra Ali b. Ebû Talib (r.a.) onun peşinden gitti ve ona yetişti. Ali (r.a.), Ebû Bekir'den (r.a.) bu ayetleri aldı. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) Resulullah'a döndü ve O'na "annem ve babam sana feda olsun benim hakkımda bir şey mi nazil oldu?" dedi. Resulullah şu cevabı verdi: "Hayır, fakat benim adıma benim veya benden olan birinin dışında kimse tebliğ edemez. Ey Ebû Bekir! Sen benimle mağarada bulunmuş olmaktan, benim İslam kardeşim olmaktan ve kıyamet günü havuzda benimle olmaktan razı olmaz mısın?" Ebû Bekir (r.a.) "Evet, ya Resulallah" diye cevap verdi. Hz. Ebû Bekir insanlara emirlik yaptı, Hz. Ali de "Berae" suresini tebliğ etti. Hz. Ali hac mevsiminde bulundu ve insanlara bu sureyi okudu: Antlaşma konusunda dört ay dışında Allah ve resulünden bir fesihtir. Dolayısıyla onlar bu süre boyunca serbestçe dolaşacaklardır.

      Büyük Hac Günü

      Büyük hac günü. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bu, kurban günüdür. Çünkü bunda Kâbe'nin tavaf edilmesi ve hac ibadetinden söz edilmektedir. Bazı âlimler ise Arafat günü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu, Arafat'ta vakfe yapılan gündür ve bununla hac tamamlanmaktadır. Zira hadiste bildirildiği üzere "Hac Arafat'tır". Bir diğer hadiste şöyle bildirilmiştir: "Her kim bir gece veya gündüz Arafat'ta vakfeye yetişir ve bizimle cem ederek namaz kılarsa haccı tamamlanmış ve görevini ifa etmiş olur". Buna yetişmekle hac tamamlanmış, kaçırmakla hac kaçırılmış olur. Hasan-ı Basrî'den rivayet edilmiştir ki kendisine "Büyük hac (hacc-ı ekber) nedir?" diye sorulmuştur. O, buna şöyle cevap vermiştir: Bu, müslümanlarla müşriklerin beraber hac ettikleri senedir. Onlar Mekke'de toplanmışlardır. Aynı gün yahudilerin de hıristiyanların da bayramıydı. Bundan önce de sonra da böyle bir gün olmamıştır. Dolayısıyla Allah, bu günü "büyük hac (hacc-ı ekber)" olarak isimlendirmiştir. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Allah'ın hıristiyanların ve yahudilerin bayramlarını "büyük hac" olarak isimlendirmesi mümkün değildir. Bu, onların üzerine gazabın ve lanetin indiği gündür. Fakat bu günde her türden yaratılmışların toplanması dolayısıyla böyle isimlendirmiş olması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "o büyük günde -ki, işte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar-" mealindeki ilâhi beyanda olduğu gibi haşir gününü büyük gün olarak isimlendirmiştir.

      "Büyük hac" konusunda sahabe farklı görüşler ileri sürmüş, farklı rivayetler de söz konusu olmuştur. Abdullah b. Zübeyr'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) Arafat günü "bu günün ne olduğunu bilir misiniz?" diye sorumuş, onlar da "Evet, haram gün ve büyük hac günüdür" demişlerdir. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, bu gününüzün haram oluşu gibi kanlarınızı ve mallarınızı size kıyamet gününe kadar haram kılmıştır". Hz. Ömer'den (r.a.) kendisine "büyük hac" hakkında sorulduğu rivayet edilmiştir. O 'Arafat günüdür" demiştir. Yine ondan Arafat günü onların karşısına geçerek şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bugün "büyük hac" günüdür, bugün aranızdan hiç kimse oruç tutmasın. İbnü'z-Zübeyr'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bugün Arafat günü, "büyük hac" günüdür. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) kurban günü kırmızı bir deve üzerinde insanlara hitap ettiği ve şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bugün ne günüdür bilir misiniz? Bugün kurban günüdür, bugün büyük hac günüdür". Bazı rivayetlerde İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: Gördüm -veya işittim- ki Resulullah (s.a.) kurban günü Veda Haccı sırasında Cemerat'ta "Bugün ne günüdür?" diye sormuştur. Onlar "Kurban günüdür" demişlerdir. O, "Bu ne şehridir?" diye sorunca onlar "Bu, haram beldedir" cevabını vermişlerdir. Yine O, "Bu hangi aydır?" diye sormuş, onlar "Haram aydır" demişlerdir. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurmuştur: "Bugün büyük hac günüdür. Bu günün ve bu beldenin haram oluşu gibi kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız size haramdır:' Sonra "tebliğ ettim mi?" buyurmuştur. Haris'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ali'ye (r.a.) "büyük hac" hakkında sordum, o da "Kurban günüdür" demiştir. Muğire b. Şube'den rivayet edilmiştir ki kendisi bayram günü hutbe okumuş ve burada "Bugün kurban ve büyük hac günüdür" demiştir. İbn Abbas'tan "Büyük hac, kurban günüdür" dediği rivayet edilmiştir. Bu konuda üçüncü bir görüş vardır. Rivayet edilmiştir ki: Resulullah'ın Amr b. Hazm'a göndermiş olduğu mektupta "Küçük hac, umredir" yazılmıştır. İbn Abbas'ın "Umre, küçük hacdır" dediği rivayet edilmiştir. Abdullah b. Şeddad'a büyük hac hakkında sorulmuş, o da "Büyük hac kurban günüdür; küçük hac ise umredir" demiştir. Amr b. Hazm'ın hadisi ise bir mektubun anlatımıdır. Bunda büyük hac günü hakkında bir açıklama bulunmamaktadır. Onda küçük hac belirtilmektedir. Hz. Ali ve İbn Ömer'in rivayeti olmasa "Arafat, büyük hac günüdür" denilmesi mümkün olurdu. Çünkü Arafat'ta haccın farzı eda edilmektedir. Bu farz vakfedir. Kim bunu kaçırırsa haccı kaçırmış olur. Bunun kurban günü olduğu da söylenebilir. Çünkü o gün ziyaret tavafı eda edilir. Bu tavaf da farzdır. Yine hac menasikinin çoğu o gün eda edilir. Hatta kurban gününün büyük hac günü olması daha uygundur. Çünkü hacı Arafat günü haccın farzlarından birini yapmaktadır. Bu farz vakfedir. Kurban günü haccın farzlarından başka bir farzı eda etmektedir. Bu farz ziyaret tavafıdır. Bu farzla birlikte hac menasikinin çoğunu eda etmektedir. Dolayısıyla bu iki gün, her birinde hac farzlarından birinin eda edilmesi bakımından eşit olmaktadır. Kurban gününün Arafat gününe göre içinde hac menasikleri yapılması bakımından fazlalığı vardır. Arafat gününde ise hac menasikinden sadece vakfe yapılmaktadır. Bazı âlimler umrenin farz oluşuna Amr b. Hazm'ın rivayet etmiş olduğu "Küçük hac, umredir" sözünü delil göstermişlerdir. Umre hac olarak isimlendirildiğinde büyük olanı hac olmaktadır. Daha önce bu konudaki yorumu belirtmiştik. Hz. Ali, Ebû Hureyre ve İbn Ebû Evfa'dan (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Büyük hac, kurban günüdür. Hz. Ömer ve İbn Abbas'tan bu günün Arafat günü olduğu nakledilmiştir.

      Şayet tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur. Yani eğer bulunduğunuz halden tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur. Çünkü onlar kalplerinde olan korkudan emin olurlar. Bu korku ve endişe müşriklerin kalbinde olur. Nitekim bir rivayete göre Hz. Peygamber "iki aylık mesafeden korku salmakla desteklendim" buyurmuştur. Eğer sırt çevirirseniz. Bildirdiğimiz hususlardan. Bilin ki siz Allah'ı acizliğe düşüremezsiniz. Yani Allah'ın azabından ve cezasından kurtulamazsınız. Şayet tövbe ederseniz mealindeki ilâhi beyan şu manaya gelebilir: Yani antlaşmayı bozmaktan dolayı tövbe ederseniz. Bu kendi iyiliğinize olur. Dünyada. Daha uygun olanı ise şudur: Şayet tövbe eder ve müslüman olursanız, bu durum, dünyada ve ahirette kendi iyiliğinize olur.

      Hz. Muhammed'in Nübüvveti

      Bazı rivayetlerde Hz. Ali'ye (r.a.) "Ne ile gönderildin?" diye sorulmuş o da buna şöyle cevap vermiştir: "Şu dört şeyle: Cennete ancak iman etmiş bir nefis girebilir. Resulullah'la antlaşması bulunan kimselerin antlaşmaları dört aydır. Hiç kimse çıplak olarak Kâbe'yi tavaf etmeyecektir. Bugünden sonra hiçbir müşrik harem bölgesine giremeyecektir". Bazı rivayetlerde "Bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" ifadesi geçmektedir. Aynı şekilde Cenab-ı Hak ayet-i kerimede "Artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" buyurmuştur. Bunda Hz. Muhammed'in nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o, hac mevsiminde halkın gözü önünde "Bundan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir" buyurmuştur. Halbuki onlar sayıca çok ve kuvvetli, mürninler ise sayıca az ve zayıf durumdaydı. Ayrıca bu çağrıdan sonra hiç kimse hac veya başka bir sebeple Mekke'ye girmeye cesaret etmemiştir. Bu durum, bütün bunların kendilerinden değil, Allah'ın yardımıyla olduğunu göstermektedir.

      (Resulüm!) İnkarcıları elem veren bir azapla müjdele! Bu azap öldürme ve esir almadır. Bundan maksadın ahiretteki azap olması da mümkündür.

      İnsanların bir kısmı nakledilen söz konusu rivayeti Hz. Ali'nin hilâfete müstehak olduğuna ve onun Hz. Ebu Bekir'e göre daha hak sahibi olduğuna delil göstermiştir. Bu rivayete göre Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir'i hac emiri olarak göndermiş, onunla birlikte de tebliğ etmek üzere "Berae" suresini göndermiştir. Sonra arkasından Hz. Ali'yi (r.a.) göndermiş, o Hz. Ebu Bekir'den bunu almıştır. Hz. Ebu Bekir Hz. Peygamber'e dönmüş ve "Benim hakkımda bir şey indi mi?" diye sormuştur. O da "Hayır, fakat benim veya benden olan bir kişinin dışında hiç kimse benim adıma tebliğ edemez" buyurmuştur. Buna ilişkin delil, Hz. Peygamber'in "Benim adıma ancak benden olan bir kimse tebliğ edebilir" sözüdür. Fakat Resulullanın bu görevi Ali'ye (r.a.) şu sebepten vermiş olması da mümkündür: Arap geleneklerine göre yapılmış bir antlaşma ancak kendi kavminden biri aracılığıyla bozulabilirdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, müşriklerin kendisine karşı bir delillerinin kalmaması ve "antlaşmamız bozulmamıştır" dememeleri için Ali'yi (r.a.) görevlendirmiştir. Bu konuda şöyle de denilebilir: Ali'yi (r.a.) savaş konusunda görevlendirmiştir. Çünkü savaş konusunda o, EbU Bekir'den (r.a.) daha basiretli ve daha kuvvetliydi. Resulullah, Ebu Bekir'i (r.a.) haccı ve menasikini yerine getirmekle görevlendirdi. Ebu Bekir (r.a.) ibadetlerin yürütülmesi, Ali (r.a.) ise savaş işlerinin yürütülmesinde görevlendirilirdi. Hilâfete olan ihtiyaç ibadetlerin yürütülmesi içindir. Bu konuda şöyle de denilebilir: EbU Bekir (r.a.) Hac mevsiminin emiriydi, Ali (r.a.) ise hacca davet edici idi. Yaşadığımız dünyada emir, değer bakımından davette bulunandan daha yüce, konum bakımından ondan daha büyüktür. Yine Resulullah Ali'ye (r.a.) bunu emretmiştir. Çünkü böyle yapmak, emirin kendisinin davette bulunmasından daha ulaşılabilir ve daha duyurulabilir bir durumdur. En doğrusunu Allah bilir.

      ​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ezân (أَذَانٌ)

        Sözcüğün kökü "e-z-n" harflerinden meydana gelir. Kökün temel anlamı itibarıyla "kulak" (üzün) kelimesinden türetilmiştir. Bir şeye kulak vermek, işitmek, bilmek ve duyurmak anlamlarını taşır. Ayette, büyük hac gününde insanlara yönelik yapılan umumi ve kesin bir "ilan, duyuru, bildiri" manasında kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde işitme organı olan kulağın bulunduğunu belirtir. Kelimenin eylem formuna dönüştüğünde, bir bilgiyi insanların kulaklarına ulaştırmak, onları bir durumdan yüksek sesle ve açıkça haberdar etmek anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ezân" kelimesini sıradan bir bilgilendirmeden ziyade, kitleleri ilgilendiren önemli bir meselenin yüksek sesle ve herkesin duyacağı şekilde ilan edilmesi olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımının, gizli kalmış bir kararın değil, aleniyet kazanmış mutlak bir hükmün ilanı olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihsel ve siyasi bağlamı içerisinde analiz eder. Ona göre bu ayetteki "ezân", salt dini bir ritüele çağrı anlamında değildir. Mekke fethinin ardından tesis edilen yeni İslami otoritenin, hac mevsimi gibi tüm kabilelerin toplandığı bir zeminde, müşriklerle olan tüm siyasi ve hukuki bağların koparıldığını duyurduğu resmi bir devlet ültimatomu, bir "manifesto" niteliğindedir.

        El-Hacc (الْحَجِّ)

        Kelimenin kökü "h-c-c" harfleridir. Bir şeye yönelmek, bir yeri kastetmek, art arda gitmek ve delil getirmek (hüccet) anlamlarına gelir. İslami literatürde, Kâbe'yi ve etrafındaki kutsal mekanları belirli bir zamanda özel ibadetlerle ziyaret etmeyi ifade eder. Ayette "hacc-ı ekber" (en büyük hac) tamlaması içerisinde geçer.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bir amaca, bir hedefe yönelmek ve bu yönelişi sürekli kılmak olduğunu belirtir. Kutsal mekanların her yıl düzenli olarak ziyaret edilmesi ve kitlelerin oraya akın etmesi sebebiyle bu özel ibadete "hac" denildiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, hac kelimesinin etimolojik olarak sıradan bir ziyareti değil, "dinî bir gaye ve yüceltme kastıyla" yapılan yönelişi ifade ettiğini vurgular. Ayetteki "büyük hac günü" (yevmü'l-haccı'l-ekber) ifadesinin, kitlelerin en yoğun olduğu, Arafat vakfesi veya bayram günü gibi haccın en önemli menasikinin yerine getirildiği vakti işaret ettiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, Sami dilleri havzasında çok daha derin ve ortak bir geçmişi olduğunu belirtir. İbranicedeki "hag" ve Süryanicedeki "haggâ" kelimelerinin festival, bayram ve kutsal mekan etrafında dönüş (tavaf) anlamlarına geldiğini hatırlatır. Jeffery'e göre Kur'an, Arap Yarımadası'nda kadim dönemlerden beri bilinen bu kültürel ve dinsel terimi alıp, ona mutlak bir monoteist (tevhid) öz yükleyerek yeniden inşa etmiştir.

        Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki etimolojik akrabalığa dikkat çeker. Özellikle eski Sami inançlarında kutsal merkezler veya mabetler etrafında yapılan dairesel dönüşlerin (tavaf) "h-g-g" köküyle bağlantılı olduğunu, Kur'an'ın bu dilsel mirası İbrahimi bir bağlamda kullandığını ifade eder.

        Tübtüm (تُبْتُمْ)

        Sözcük "t-v-b" kökünden türemiştir. Asıl anlamı dönmek, geri gelmek, bir şeyden vazgeçmektir. Dini terminolojide günahı terk edip Allah'a yönelmek, pişmanlık duymak demektir. Ayette "eğer (şirkten) tövbe ederseniz" şeklinde, müşriklere sunulan bir kurtuluş kapısı olarak eylem formunda yer alır.

        İbn Fâris, kökün temelinde insanın bulunduğu bir yoldan, bir eylemden veya bir halden asıl olana "geri dönmesi" fikrinin yattığını belirtir. Tövbe, isyandan itaate doğru yapılan bir içsel ve dışsal dönüş hareketidir.

        Râgıb el-İsfahânî, tövbeyi sadece sözlü bir af dileme değil, aklın ve kalbin bir eylemin çirkinliğini idrak etmesiyle ondan tamamen vazgeçmesi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, müşriklerin inatlarını kırıp şirki terk etmelerinin ve Allah'ın birliğini kabul ederek hakikate rücu etmelerinin kastedildiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki-teolojik yapısında "tevbe" kavramını büyük bir varoluşsal dönüşüm anı olarak okur. Izutsu'ya göre bu kelime, müşrikler için sıradan bir pişmanlık değil, zihniyet ve aidiyet değiştirmektir. Şirk bir isyan ve Allah'tan uzaklaşma iken, tevbe; kibri bırakıp, teslimiyete (İslam'a) ve yaratılışın asıl gayesine radikal bir şekilde geri dönüştür. Bu ayette tövbe, siyasi bir ateşkes olmanın ötesinde, teolojik bir arınma teklifidir.

        Tevelleytüm (تَوَلَّيْتُمْ)

        Kelimenin kökü "v-l-y" harflerinden meydana gelir. Yakın olmak, yan yana bulunmak, yönelmek veya yüz çevirip sırt dönmek gibi birbirine zıt anlamlar barındırır. Ayette tefe'ul babında kullanılarak "yüz çevirmek, haktan arka dönüp uzaklaşmak" manasını taşır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının iki şey arasında hiçbir mesafe kalmayacak şekilde peş peşe gelmek ve bitişmek olduğunu belirtir. Ancak bu ayetteki eylem kalıbının, kişinin yüzünü bir şeyden başka bir yöne çevirmesi, yani "sırt dönüp gitmesi" manasında kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aldığı form itibarıyla hakikatten bilerek ve isteyerek kaçmayı, sunulan tövbe teklifine ve ilahi mesaja sırt çevirerek kendi inatçı tutumunda kalmayı tercih etmeyi ifade ettiğini aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "tevellî" kavramının Kur'ani bağlamda psikolojik bir yabancılaşma olduğuna işaret eder. Sunulan açık hakikate rağmen kişinin yüz çevirmesi, sadece fiziksel bir uzaklaşma değil, içsel bir inat, hakikate karşı geliştirilen bilinçli bir sağırlık ve körlük halidir.

        Azâb (عَذَابٍ)

        Sözcüğün kökü "a-z-b" harfleridir. Etimolojik kökenine dair iki farklı görüş öne çıkar. Birincisi "azb" (tatlı su/tatlılık) kelimesinden, insanın hayatındaki tatlılığı ve rahatlığı gideren, yok eden şey anlamında türediği; ikincisi ise "engellemek, alıkoymak" manasındaki ta'zib kökünden geldiğidir.

        İbn Fâris, kelimenin kökenindeki "engellemek" anlamına vurgu yapar. Kişiyi yapmakta olduğu eylemden şiddetle alıkoyan, ona acı vererek onu durduran cezalandırma eylemine bu sebeple "azap" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, azabın insanın varlığına, bedenine ve ruhuna ağır bir acı veren, onu yıpratan ve perişan eden sürekli ceza olduğunu söyler. Kök anlamıyla irtibatlandırarak, cehennem azabının veya dünyevi şiddetli cezaların, insanın hayatındaki tüm "tatlılığı ve huzuru" söküp atması sebebiyle bu isimle anıldığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, Geç Antik Çağ'da özellikle Hristiyan ve Yahudi eskatolojisindeki (ahiret inancı) şiddetli ceza tasvirlerinin "azab" kelimesinin dini terminolojideki kullanım derinliğini etkilemiş olabileceğine dikkat çeker.

        Elîm (أَلِيمٍ)

        Kelimenin kökü "e-l-m" harflerinden oluşur. Acı duymak, şiddetli sızı hissetmek, bedensel veya ruhsal ıstırap çekmek anlamlarına gelir. "Elîm", acı veren, can yakan manasında abartılı (mübalağalı) bir ism-i fail veya sıfattır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının doğrudan doğruya hissedilen şiddetli ağrı, acı ve dert olduğunu belirtir. Bu kelimenin sadece fiziksel yaralanmaları değil, ruhsal çöküntüyü ve manevi acıyı da kapsadığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "elem" kelimesini, insanın tabiatına, fıtratına zıt olan ve onda şiddetli bir rahatsızlık uyandıran şey olarak tanımlar. Ayette "azâbun elîm" (acı verici azap) şeklinde geçmesinin, azabın sıradan bir ceza olmadığını, insanın hem bedeninin en ince noktalarına kadar hissedeceği hem de ruhunu sarsacak derecede kalıcı ve nüfuz edici bir ıstırap olduğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kendine has edebi tasvir metodolojisine (beyanına) dikkat çeker. Ona göre "elîm" sıfatı, azap kelimesinin yanına eklendiğinde, sadece cezanın miktarını değil, niteliğini de belirler. Bu, inkar edenlerin (kâfirlerin) ilahi hakikate karşı gösterdikleri duyarsızlık ve kalplerindeki katılıkla (kasvet) tam bir tezat oluşturacak şekilde, onların varlıklarında en derin acıyı hissettirecek ilahi bir karşılıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X