فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: rezillik, kafirler, tevbe 2, kudret, mühlet, tevbe suresi, tevbe suresi 2. ayet, allah, arz
-
Yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın; fakat bilin ki asla Allah'ı aciz bırakamazsınız ve Allah inkarcıları ergeç rezil rüsvay edecektir.
Yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın. Yani dört ay daha yeryüzünde dolaşın ve gezin. Yani antlaşma süresince.
Fakat bilin ki asla Allah'ı aciz bırakamazsınız. Yani bilin iz ki müminler sizinle bir süreliğine antlaşma yapmıştır. Bu sürenin sonunda siz Allantan kaçamazsınız. Bu beyan şu manaya da gelebilir: Siz Allah'ın dostlarını, bu sürenin bitiminden sonra antlaşmayı bozma hususunda aciz bırakamazsınız. Ve Allah inkarcıları ergeç rezil rüsvay edecektir. "el-Hızyü" (الخزي), rezil edici azaptır ki onların başına gelecek ve onları rezil rüsvay edecektir. Bu azabın, ahirette olacağı bildirilen rezil rüsvay etme olması da mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Fesîhû (فَسِيحُوا)
Sözcüğün kökü "s-y-h" harflerinden oluşur. Temel anlamı suyun yeryüzünde akıp gitmesi, engelsizce yayılmasıdır. Buradan hareketle insanın yeryüzünde serbestçe dolaşması, seyahat etmesi anlamını kazanmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde suyun yerdeki akışkanlığının ve yayılımının yattığını belirtir. İnsanların eylemleri için kullanıldığında ise bir kısıtlama, engel veya tutsaklık olmaksızın yeryüzünde gidip gelmek, rahatça dolaşmak anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik kökenindeki "akan su" mecazına değinerek, bu ayetteki emir kipinin (fesîhû) antlaşmaları bozulan müşriklere tanınan dört aylık süreyi ifade ettiğini belirtir. Bu mühlet zarfında tıpkı suyun engelsizce akması gibi, onların da herhangi bir saldırı korkusu duymadan, can güvenlikleri sağlanmış olarak yeryüzünde serbestçe dolaşabileceklerini aktarır.
Eşhurin (أَشْهُرٍ)
Kelimenin kökü "ş-h-r" harfleridir. Temel anlamı bir şeyin görünür, açık, belirgin ve meşhur olmasıdır. "Şehr" kelimesi ay (zaman birimi) anlamına gelir ve çoğulu "eşhur"dur.
İbn Fâris, kökün asıl manasının açığa çıkmak, yayılmak ve bilinirlik olduğunu söyler. Gökyüzündeki ayın (hilal) çıkıp görünür hale gelmesiyle insanların zaman dilimini belirlediğini, bu nedenle herkes tarafından açıkça bilinen bu döngüye "şehr" adının verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zaman birimi olan ayın (şehr), gök cismi olan kamerin belirginleşmesiyle tanınmasından dolayı etimolojik olarak bu kökten türediğini vurgular. Ayette dört ay (erbeate eşhur) olarak belirtilen mühletin, gizli saklı olmayan, herkes tarafından açıkça bilinen, taraflar arasında şüpheye yer bırakmayan somut ve ilan edilmiş bir zaman dilimini ifade ettiğini aktarır.
Mu'cizî (مُعْجِزِي)
Kelimenin kökü "a-c-z" harflerinden meydana gelir. Acz; zayıflık, bir şeyin gerisinde kalma, güç yetirememe ve yetersizlik anlamlarına gelir. "Mu'ciz" ise birini aciz bırakan, zayıf düşüren veya birinden kaçıp kurtulan demektir. Ayette "ğayru mu'cizîllâhi" (Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz / O'ndan kaçıp kurtulamazsınız) şeklinde ism-i failin çoğul formuyla yer alır.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyin arka veya son kısmı olduğunu, zamanla "bir işi başarmaktan geri kalmak, güçsüzlük" manasına evrildiğini ifade eder. İnsanın gücünün tükendiği ve geride kaldığı duruma acziyet denir.
Râgıb el-İsfahânî, acz kavramını kudretin (güç ve yeteneğin) zıttı olarak tanımlar. "Mu'ciz", karşısındakinin kudretini yok edip onu aciz hale getiren veya gücüyle onu aşandır. Ayette müşriklerin yeryüzünde serbestçe dolaşsalar bile Allah'ın azabından kaçıp kurtulamayacakları, ne yaparlarsa yapsınlar ilahi iradeyi ve kuşatmayı atlatamayacakları gerçeğinin bu kelimeyle vurgulandığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, "a-c-z" kökünün Kur'an'daki kullanımında ontolojik bir duruma dikkat çeker. Izutsu'ya göre insanın acziyeti, Allah'ın mutlak kudreti karşısındaki değişmez varoluşsal gerçekliğidir. Müşriklerin kendi dünyevi, kabilevi veya askeri güçlerine güvenerek ilahi planı bozabileceklerini sanmaları trajik bir yanılgıdır; zira insan ontolojik olarak "aciz", Allah ise mutlak galiptir.
Muhzî (مُخْزِي)
Sözcük "h-z-y" kökünden türemiştir. Hızy; rezil olmak, aşağılanmak, şiddetli bir utanç ve perişanlık yaşamak demektir. "Muhzî", rezil eden, aşağılayan anlamında ism-i faildir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın içine düştüğü alçaltıcı durum, zillet ve rüsvalık yattığını belirtir. Bu durum sadece fiziksel bir zayıflığı değil, aynı zamanda manevi ve psikolojik bir çöküntüyü, onur kaybını kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "hızy" kavramını, insanın kendi kusur veya günahından dolayı hissettiği, dışarıdan da bariz şekilde görülebilen aşırı utanç ve zillet hali olarak açıklar. Ayette Allah'ın "muhzî" (rezil eden) sıfatıyla anılmasının, verilen mühletin sonunda inkarcıların sadece askeri veya bedensel bir yenilgiye uğramayacaklarını, aynı zamanda kibirlerinin kırılacağını, itibar ve onurlarını da kaybederek zelil bir duruma düşürüleceklerini ifade ettiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dönemin sosyolojik arka planıyla ve Arap kültürüyle okunması gerektiğini söyler. Cahiliye Arap toplumunda itibar, onur ve şeref her şeyden üstün tutulurdu. Öztürk'e göre Allah'ın müşrikleri "hızy" (rezillik/zillet) ile nitelemesi, kılıçla ölmekten çok daha ağır olan toplumsal statü kaybını, asabiyetten doğan kibrin yerle bir olmasını ve siyasi arenadan tamamen silinmeyi ifade eden son derece vurucu bir tehdittir.
El-Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)
Kelimenin kökü "k-f-r" harfleridir. Örtmek, gizlemek, bir şeyin üstünü kapatmak anlamlarına gelir. Kâfir, gerçeği örten, inkar eden kimse demektir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyi örtmek ve perdelemek olduğunu belirtir. Çiftçiye tohumu toprağa örttüğü için, geceye de karanlığıyla eşyanın üstünü örttüğü için Arapçada "kâfir" dendiğini aktarır. Dini literatürde ise bu kelime, hakkın, nimetin ve gerçeğin üzerini örtenler için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, küfrü "nimeti örtmek (nankörlük)" ve "dini gerçeği örtmek (inkar)" olarak ayırır. Ayetteki "kâfirîn" kelimesinin, Allah'ın varlığına, mutlak otoritesine ve elçisinin mesajına dair hakikati bile bile inatla gizleyen, varoluşsal gerçeği red örtüsüyle kapatan ve düşmanlıkta direten kimseleri tanımladığını söyler.
Toshihiko Izutsu, "k-f-r" kavramını Kur'an'ın anlamsal dünyasının merkezine yerleştirir. Izutsu'ya göre küfür, sıradan, pasif bir inançsızlık durumu değil, insanın fıtratındaki gerçeği kasten ve kibirle bastırması eylemidir. Bu kelime, imanın (güven ve tasdik) ve şükrün tam zıddı olarak, Yaratıcı'ya karşı aktif bir isyanı, sözleşmeyi (ahdi) bozmayı ve nankörlüğü simgeler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, küfür kavramının ontolojik bir körlük ve yabancılaşma olduğuna işaret eder. İnsanın kendi varoluşsal doğasını ve Allah'ın evrendeki/kendindeki ayetlerini örtmesinin, nihayetinde onu ilahi rahmetten koparıp manevi bir karanlığa mahkum etmesi anlamına geldiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "kâfirîn" kelimesinin Kur'an'daki kullanımının Geç Antik Çağ polemikleri bağlamında ele alınması gerektiğini öne sürer. Reynolds'a göre bu kelime, salt putperestleri değil; ilahi mesajı reddederek Allah'ın otoritesine meydan okuyan, inatçı bir tutumla vahye karşı düşmanca bir tavır takınan ve antlaşmaları hiçe sayan tüm aktif muhalif grupları niteleyen şemsiye bir teolojik kategoridir. Bu ayet bağlamında da doğrudan Müslümanlarla siyasi ve askeri çatışma içinde olan, inatçı inkarcı cepheyi işaret eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla