Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 1. Ayet

    بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Berâetun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-lleżîne ‘âhedtum mine-lmuşrikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah ve resulünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!

      Allah ve resûlünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir! Teyil ehlinin bir kısmı şöyle demiştir: Bu beyan, Resulullah ile süresi belirlenmemiş bir antlaşma halinde olan bir topluluk hakkındadır. Cenab-ı Hak, süresiz olan antlaşmanın bozulmasını emretmiş ve bu antlaşmayı şu ilahi beyanda bildirdiği dört ay ile sınırlandırmıştır: "Yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın". Bazı alimler şöyle demiştir: Bu beyan, dört aydan daha az süreli bir antlaşma halinde olan bir topluluk hakkındadır. Cenab-ı Hak, dört aya tamamlamayı emretmiştir. Bu görüşün delili "onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz" ilahi beyandır. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Bu ayet, antlaşmaları bozma adeti olan bir topluluk hakkında­dır. Bu, tıpkı şu ilahi beyanda bildirildiği gibi: Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında yaptıkları antlaşmayı bozanlardır". Cenab-ı Hak ayette bildirmiş olduğu üzere dört ay antlaşma süresi vermesini, bundan sonrada savaşmasını emretmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah ve resulünden bir fesih bildirimidir! mealindeki ayet nazil olduğunda Resulullah, bunu insanlara okuması için Ali'yi [b. Ebu Talib] hac panayırına göndermiştir. Ali (r.a.) belirttiğimiz üzere Allah ve resulünden dört ay müddeti dışındaki antlaşmalar hakkında antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı bir fesih bildiri­midir! mealindeki ayeti onlara okumuştur. Bunların hepsi fesih bildirimidir mealindeki beyanı bozma manasına hamletmişlerdir. Bize göre bu mananın dışında bir manaya da gelebilir. Bu mana şudur: Allah ve resulünden, antlaşmayı yerine getirme ve buna uyma konusunda antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı ihtardır! Burada, "beraet" (براءة), bozma anlamında değil, yerine getirme ve tamamlama manasındadır. Çünkü Cenab-ı Hak antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere yönelik diye buyurmuştur. Onlara yönelik beraet, onlara eman verme ve onlarla antlaşma yapmaktır. Eğer bozma manasında olsaydı Cenab-ı Hak, "antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden" diye buyururdu. Dolayısıyla bu durum, söz konusu kavramın, onlara yönelik antlaşmanın tamamlanması ve bunun yerine getirilmesi demek olduğunu göstermektedir. Bazı dil alimlerinin "Beraet, eman vermek demektir" şeklindeki sözleri bu yorumu desteklemektedir. "Ona beraet yazdım" denilince "ona eman verdim" kastedilir. Bu belirtmiş olduğumuz görüş, söyledikleri diğer görüşlerden daha uygundur. Müfessirleri kastediyorum.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Berâet (بَرَاءَةٌ)

        Sözcüğün kökü "b-r-e" harflerinden oluşur. Temel anlamı itibarıyla bir şeyden uzaklaşmak, ilişiği kesmek, bir yükümlülükten veya istenmeyen bir durumdan kurtulmak demektir. Tevbe Sûresi'nin bu ayetinde, daha önce yapılmış olan antlaşmaların feshedilmesi ve bağların kesin olarak koparılması bağlamında kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde iki farklı anlam yattığını belirtir: Birincisi yaratmak (Bâri' isminde olduğu gibi), ikincisi ise bir şeyden uzaklaşmak ve ayrılmaktır. Sözcüğün bu ayetteki kullanımı ikinci anlama dayanır. İbn Fâris'e göre burada "berâet", müşriklerle olan ahdin (antlaşmanın) kesilip atılması ve onlardan tamamen uzaklaşılması anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, sözcüğün etimolojik olarak hoşa gitmeyen, istenmeyen bir durumdan sıyrılmak ve ondan azade olmak anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki bağlamıyla, Müslümanların müşriklerle aralarındaki muahede (antlaşma) yükümlülüklerinden tamamen kurtulmalarını, bu bağın hukuki ve fiili olarak sona ermesini ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunun sosyo-linguistik yapısı üzerinden kelimeyi analiz eder. Cahiliye dönemi Arap kabile kültüründe bir yemin veya antlaşmanın (ahd) bozulmasının son derece ağır bir durum olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre bu ayetteki "berâet" ilanı, sıradan bir sözleşme feshinden ziyade, toplumsal yapıyı kökünden sarsan, yeni bir dini ve siyasi otoritenin eski düzene ait tüm kabilevi antlaşmaları ilahi bir kesinlikle lağvetmesi anlamına gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve bağlamsal gerçekliğine dikkat çeker. Ona göre bu ayetteki "berâet", dönemin siyasi şartları içerisinde müşriklere verilmiş nihai bir ültimatomdur. Kelime, salt bir dini arınma veya uzaklaşmadan çok, Arap Yarımadası'ndaki mevcut statükonun bitirilişini simgeleyen siyasi ve teolojik bir savaş ya da ilişki kesme ilanıdır.

        Allah (اللَّهِ)

        Kelimenin kökeni konusunda etimolojik olarak "e-l-h" (ilâh) veya "v-l-h" köklerinden türediği yönünde görüşler bulunur. Belirli harf-i tarif (el) alarak "el-ilâh" formundan zamanla "Allah" lafzına dönüştüğü kabul edilir.

        İbn Fâris, sözcüğün ibadet edilen, tapınılan varlık anlamına gelen "ilâh" kökünden geldiğini belirtir. Bu ismin, uluhiyet sıfatını kendinde barındıran tek ve mutlak varlığa işaret ettiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah" lafzının bizzat Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu ve etimolojik olarak "el-ilâh" kelimesinden türediğini savunur. Bu kullanımın, ibadete layık yegâne varlığın O olduğu gerçeğini dilsel olarak da mühürlediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenini daha geniş bir Sami dilleri havzasında inceler. "Allah" isminin ve kökü olan "ilâh" kelimesinin, Aramice ve Süryanice'deki "Alaha" kelimeleriyle kökensel bir bağa sahip olduğunu belirtir. Jeffery'e göre kelime, İslam öncesi dönemde Arap Yarımadası'ndaki Hristiyan ve Yahudi topluluklar ile Hanifler tarafından bilinen ve Yüce Yaratıcı'yı tanımlamak için kullanılan bir isimdi. Kur'an, bu bilinen lafzı alarak mutlak monoteizm (tevhid) bağlamında yeniden tanımlamış ve şirkin bütün unsurlarından arındırmıştır.

        Theodor Nöldeke de Sami dilleri arasındaki etimolojik akrabalığa dikkat çekerek, İbranicedeki "Elohim", Süryanicedeki "Alaha" ve Arapçadaki "Allah" lafızlarının aynı dilsel ve kültürel kökenden beslendiğini ifade eder. Nöldeke'ye göre kelime, Yakın Doğu'nun kadim dini geleneğinin dilsel bir mirasıdır.

        Resûl (رَسُولِهِ)

        Kelimenin kökü "r-s-l" harflerinden meydana gelir. "Göndermek, birbiri ardınca yollamak" anlamlarına gelen bu kök, "resul" formunda "kendisine bir mesaj verilerek gönderilen elçi" manasını taşır.

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde, bir şeyin yumuşaklıkla, kolaylıkla ve peş peşe gönderilmesi anlamının bulunduğunu söyler. "Resûl", ilahi mesajı insanlara aktarmak üzere peş peşe gönderilen elçileri ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi Allah'ın mesajını (risaletini) taşıyan elçi olarak tanımlar. Bu ayette Allah ile Resûl'ünün yan yana zikredilmesinin önemine değinerek, müşriklere yönelik ilişki kesme (berâet) ilanının sadece ilahi bir karar değil, aynı zamanda yeryüzündeki idari ve siyasi otorite olan Resûlullah tarafından da uygulanan mutlak ve bağlayıcı bir hüküm olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery, elçi anlamındaki "resûl" kelimesinin Sami dillerinde yaygın olarak "göndermek" kökünden türediğini belirtir. Özellikle dini bir terim olarak "ilahi elçi" manasında kullanılmasının, İbrahimi dinler geleneğinde ve özellikle Süryanicedeki "şliha" (elçi/havari) kavramıyla paralel bir gelişim gösterdiğini öne sürer.

        Âhedtüm (عَاهَدتُّم)

        Sözcük "a-h-d" kökünden türemiştir. Koruma, riayet etme, söz verme, yemin ve antlaşma anlamlarına gelir. Ayetteki "âhedtüm" fiil formu, "sizin (karşılıklı olarak) antlaşma yaptığınız" anlamını taşır.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyi korumak, kollamak ve bir söze bağlı kalmak olduğunu belirtir. Ahd, kişinin yerine getirmekle yükümlü olduğu, bozulmaması gereken kesin bir sözdür.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahd" kelimesini bir şeyi zaman zaman yoklayarak durumunu muhafaza etmek şeklinde tanımlar. Ayetin bağlamına uygun olarak, Müslümanlar ile müşrikler arasında geçmişte tesis edilen ve karşılıklı yükümlülükler içeren antlaşmaların bu kelimeyle ifade edildiğini, ancak surenin ilk ayetindeki "berâet" ilanıyla bu koruma ve sözleşme durumunun kesin olarak feshedildiğini aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "ahd" kavramının çok kritik bir yeri olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre "ahd", İslam öncesi Arap ahlak sisteminin (mürüvvet) temel direklerinden biridir. Kur'an, bu kabilevi sadakat ve sözleşme kavramını alarak ona teolojik bir boyut kazandırmıştır. Bu ayette antlaşmaların (ahd) iptal edilmesi (berâet), basit bir diplomatik manevra değil, tevhidi merkeze alan yeni bir dünya görüşünün, şirk temelli eski düzenle arasındaki tüm köprüleri atması şeklinde okunmalıdır.

        Müşrikîn (الْمُشْرِكِينَ)

        Kelimenin kökü "ş-r-k" harfleridir. Ortak olmak, pay sahibi olmak, iki şeyin birbirine karışması anlamlarına gelir. Müşrik, Allah'a zatında, sıfatlarında veya fiillerinde ortak koşan kimse demektir. Ayette belirli (el-takısı almış) ve çoğul formda kullanılarak antlaşma yapılan müşrik toplulukları kasteder.

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki şeyin birbirine karışması ve ortaklık bulunması olduğunu belirtir. Bu kelimenin teolojik kullanımı, bir varlığı Allah'a denk tutarak onu ilahlıkta O'na ortak kılmak (şirk) şeklindedir.

        Râgıb el-İsfahânî, şirki ikiye ayırır: Büyük şirk (Allah'a uluhiyette ortak koşmak) ve küçük şirk (gösteriş/riya). Bu ayette geçen "müşrikîn" kelimesinin, büyük şirke sapanları, yani doğrudan puta tapan ve Müslümanlarla daha önceden antlaşmaları bulunan Mekkeli ve civarındaki Arap kabilelerini ifade ettiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, "şirk" kavramını doğrudan "tevhid" (Allah'ın birliği) kavramının zıttı olarak ele alır. Izutsu, Kur'an'ın Arapça ticari ve sosyal bir terim olan "ortaklık" (şirket/şirk) kelimesini alıp, onu affedilmez nihai teolojik günaha nasıl dönüştürdüğünü analiz eder. Müşrikler, evrenin mülkiyetinde ve yönetiminde Allah'a sözde "ortaklar" tayin edenlerdir.

        Gabriel Said Reynolds, "müşrikûn" kavramının Kur'an'daki kullanımının Geç Antik Çağ bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Reynolds'a göre Kur'an'ın müşrik olarak tanımladığı kitle, her zaman taştan putlara tapan ilkel paganlar olmayabilir; bu kavram, monoteizmi tahrif eden, şefaatçi varlıklara (melekler, azizler vb.) ilahi vasıflar atfeden daha geniş bir inanç sapmasını da kapsayabilir. Ancak Tevbe Sûresi'nin ilk ayeti özelinde, kelimenin doğrudan tarihsel bağlamdaki Mekkeli muhalifleri ve Arap kabilelerini hedef aldığı açıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X