Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tekâsür Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tekâsür Sûresi, 5. Ayet

    كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَق۪ينِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kellâ lev ta’lemûne ‘ilme-lyakîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hayır! Keşke kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız!"

      En doğrusunu Allah bilir ya, onların bu dünyada sahip oldukları kanaat ve zanlarının geçersiz olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu görmez misin? ‘“Allah’ın vâdi gerçektir, kıyâmet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur’ denildikçe, ‘Kıyâmet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz dediniz”. Onlara azap indiğinde tehdit edilen azap gerçekleşmiş ve onun gerçekliğini yakînî bir bilgi ile öğrenmiş olurlar. Bazıları dediler ki: (Üçüncü âyet olan) “kellâ sevfe ta‘lemûn” (كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ) cümlesi ölüm anında bilmelerine, (4. âyet olan) “sümme kellâ sevfe ta‘lemûn” (ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ) cümlesi ise kabir anında bilmelerine dairdir. Hz. Aliden (r.a.) de benzer bir yorum rivayet edilmiştir. Buna göre o şöyle demiştir: “Biz kabir azabının varlığından şüphe etmekteydik. Sonunda bu sûre indi (şüphemiz yok oldu)”. İkinci bir izah daha vardır, o da şöyledir: Onlar kendi kendilerine ulema geçiniyorlardı ve kendilerinin hak inanç üzere olduğunu düşünüyorlardı. Lâkin Allah Teâlâ onlara, bildiklerinin bir zandan ibaret olduğunu açıkladı. Şu âyete bakmaz mısın: “Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir”. Kesin olanın, başlarına gelen (azap) olduğunu ve kendi bildiklerinin kesin bir bilgi olmayıp sadece şek ve zandan ibaret bulunduğunu görürler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ta'lemun (تَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayn-lam-mim) kökünün temel manasının bir şeyi diğerinden ayıran belirgin iz, işaret ve nişan olduğunu; ilim kavramının da bilineni bilinmeyenden tefrik etmeye yarayan zihni bir alamet teşkil ettiğini belirtir. Beşinci ayetteki kullanımda bu fiil, "lev" (şayet) edatıyla birlikte gelerek, mevcut hırs ve rekabet perdesinin ancak böylesi kesin bir bilgiyle yırtılabileceğine dair şartlı bir idrak haline işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, ilmin bir şeyin hakikatini tüm yönleriyle kavramak olduğunu ifade ederek, buradaki "ta'lemun" ifadesinin salt bir malumattan ziyade, insanı eylem ve tutum değişikliğine zorlayacak kadar güçlü bir "farkındalık" potansiyelini temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın semantik dünyasındaki bilgi hiyerarşisi içinde ele alır ve buradaki bilme eyleminin, dünyevi tutkularla (tekâsür) körleşmiş zihnin, eşyanın gerçek tabiatını kavraması için ihtiyaç duyduğu "metafizik görü" olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin şart kipiyle olan bağlantısına dikkat çekerek, bu bilme eyleminin gerçekleşmemesinin insanı dünyevi bir illüzyona hapsettiğini, şayet bu bilgi hasıl olsaydı insanın davranışlarının kökten değişeceğini edebi bir vurguyla belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamının teorik bir bilgilenmeden öte, insanın varoluş amacını ve sonuçlarını idrak etmesi olduğunu, bu "bilme"nin gerçekleşmesi durumunda "tekâsür" yarışının anlamsızlığının hemen kavranacağını ifade eder.

        İlme (عِلْمَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayn-lam-mim) kökünden gelen bu ismin, zihnin bir şeyi tam olarak kavramasını sağlayan "belirginlik" ve "açıklık" manasına geldiğini, belirsizliğin zıddı olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının burada bir sonraki kelime olan "yakîn" ile birleşerek bilginin en üst mertebesine, yani hiçbir kuşku barındırmayan kesin kavrayışa işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "ilm"in sadece veri toplamak değil, varlığın nihai anlamını çözmekle eşdeğer görüldüğünü; beşinci ayetteki "ilm"in, insanın dünyadaki körlüğünü tedavi edebilecek yegane entelektüel ve ruhani ilaç olarak sunulduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin buradaki kullanımının "yakîn" ile olan ontolojik bağını vurgulayarak, bu bilginin insanı varlık sahasında sağlam bir zemine oturtan ve sarsılmaz bir kanaate ulaştıran "hakikat bilgisi" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kavramın, dünyevi başarı ve çokluk yarışına odaklanmış zihnin ihtiyaç duyduğu "basiret" ve "deruni anlayış" manasına geldiğini, bu bilginin eksikliğinin insanı "tekâsür" afetine sürüklediğini kaydeder.

        El-Yakîn (الْيَقِينِ)

        İbn Fâris, "y-k-n" (ye-kaf-nun) kökünün temel anlamının "kararlılık", "sükûnet" ve "şüphenin tamamen kalkması" olduğunu; tıpkı suyun bir kapta durulup dibe çökmesi (yakene'l-mâü) gibi, bilginin de zihinde hiçbir sarsıntıya yer bırakmayacak şekilde oturması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yakîn"in ilmin fevkinde bir mertebe olduğunu, zira her ilmin yakîn içermeyebileceğini ancak yakînin şüpheyi tamamen dışlayan, aklen ve kalben tam bir mutmainlik hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "yakîn" kavramını Kur'an epistemolojisinin zirve noktası olarak tanımlar ve bunun "zann" (sanı) ve "şek" (şüphe) dünyasından mutlak gerçeklik dünyasına geçişi temsil ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, kavramın erken Mekke vahyindeki eskatolojik kesinliği pekiştiren bir işlev gördüğünü, hitap edilen kitlenin dünyevi değerlerine karşı sarsılmaz ve mutlak bir hakikat standardı getirdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yakîn"in sadece bir bilgi türü değil, aynı zamanda bir varoluş tarzı olduğunu; insanın hakikati sanki gözüyle görüyormuşçasına (aynel yakîn öncesi zihni kesinlik) kabul etmesi halini yansıttığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "ilme'l-yakîn" terkibinin, insanın dünyada iken henüz ölümü ve ahireti bizzat tecrübe etmeden, akli ve kalbi delillerle ulaşabileceği en üst düzey "kesin bilgi" mertebesini ifade ettiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X