Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tekvir Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tekvir Sûresi, 23. Ayet

    وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُب۪ينِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekad raâhu bil-ufuki-lmubîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Andolsun ki onu (vahiy meleğini) apaçık ufukta görmüştür."

      Hasan-ı Basrî dedi ki: Hz. Peygamber (a.s.) Rabb'ini kalbi ile gördü, yani O'nun azametini ve saltanatını asla mahlûkata bir benzerlik olmayacak biçimde idrak etti. "Ufuk" özellikle belirtilmiştir, çünkü bereketler ve melekler ve her türlü hayır ufuktan iner. Yoksa murâd- ilâhî bütün mekânlardır. Tefsircilerin diğerleri ise burada görülenin Cibrîl aleyhisselâm olduğunu söylemişlerdir. Nakledildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Cibrîl aleyhisselâmdan kendisini gerçek suretinde göstermesini istemişti. Cibrîl aleyhisselâm ona şöyle dedi: "Yeryüzü beni almaz, ancak sen sabah namazını kıldığın zaman göğün ufkuna bak, beni işte orada göreceksin". Öyle dediği gibi de yaptı ve onu gerçek şekli nasılsa öyle gördü, sonra ona yaklaştı o kadar ki "aralarında iki yay kadar ya da daha az bir mesafe kaldı", "Ufuk" kelimesinin belirtilmesi şundan dolayı idi: Çünkü bir varlık arzın dört bucağından oluşan ufukta olmadığı zaman görülmez. O yüzden ufuk belirtilmiştir. Zira uzakta olan varlığın görülmesi ancak ufukta olduğu zaman mümkün olur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Raâ (رَآهُ)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün temel anlamının gözle veya kalp ile (aklen) idrak etmek, görmek ve farkına varmak olduğunu, ayette bu fiilin peygamberin vahiy meleğini şeksiz şüphesiz, doğrudan gözleriyle gördüğünü ve bu müşahedenin mutlak bir kesinlik taşıdığını belirttiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, fiilin hem fiziksel görmeyi hem de zihinsel kavramayı kapsadığını, ancak burada Cebrail'in asli suretiyle ufukta belirmesinin doğrudan fiziksel ve görsel bir idrak (rü'yet-i basar) olarak gerçekleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, fiilin Kur'an'daki epistemolojik kullanımına dikkat çekerek, bu görme eyleminin sıradan bir sanrı, rüya veya sübjektif bir vecd halinden ziyade, nesnel, inkar edilemez ve dış dünyada gerçekleşen varoluşsal bir karşılaşmayı ifade ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekke surelerindeki vahyin meşruiyetini savunan bağlamda, bu görsel idrak fiilinin peygamberin tecrübesini doğrulamak ve müşriklerin "cinlenme" (mecnun) iddialarını çürütmek için en güçlü otantiklik delili olarak sunulduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin vahiy elçisi olan Cebrail'i kendi asli ve devasa melek formunda uyanıkken ve çıplak gözle net bir biçimde gördüğünü anlattığını, bu eylemin peygamberlik davasının hakkaniyetini şahsi ve sarsılmaz bir tecrübeyle temellendirdiğini aktarır.

        Ufuk (الْأُفُقِ)

        İbn Fâris, e-f-k kökünün temel anlamının bir şeyin ucu, kenarı, sınırı ve en uç noktası olduğunu, kelimenin gökyüzünün yeryüzüyle birleşiyormuş gibi göründüğü en uzak sınırlarını ve kenarlarını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gök kubbenin etrafı ve görülebilen en geniş sınırları manasına geldiğini, ayette meleğin bu denli geniş bir alanı kaplayarak belirmesinin onun azametini ve mekansal olarak inkar edilemez bir şekilde var olduğunu anlattığını kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin güneşin doğduğu yer olan doğu ufkuna veya gökyüzünün en yüksek ve en açık noktasına işaret ettiğini, meleğin tüm gökyüzünü kaplayacak bir haşmetle bu noktada ortaya çıktığını aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ufuk kavramının yeryüzü ile gökyüzü, fiziki alem ile melekut alemi arasındaki sınır çizgisini sembolize ettiğini, vahiy meleğinin bu sınırda görünmesinin iki alem arasındaki doğrudan irtibatı ve ilahi mesajın yeryüzüne iniş anındaki görkemi yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin meleğin görüldüğü muazzam mekanı tanımladığını, Cebrail'in gökyüzünün bütün sınırlarını ve doğu ufkunu tamamen kaplayacak bir heybetle peygamberin karşısına çıktığını, bunun da görülen şeyin küçük bir silüet veya hayal olmadığını kanıtladığını ifade eder.

        Mübîn (الْمُبِينِ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün temel anlamının iki şeyin birbirinden ayrılması, uzaklaşması ve bu ayrışma neticesinde ortaya çıkan mutlak açıklık, netlik ve belirginlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem kendisi açık olan hem de başka şeyleri açıklığa kavuşturan, gizliliği ve kapalılığı ortadan kaldıran manasına geldiğini, ayette ufku niteleyerek o anki görüş alanının her türlü karanlık, pus veya şüpheden uzak, son derece aydınlık ve berrak olduğunu ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlam dünyasındaki epistemolojik değerine vurgu yaparak, "apaçık" olma vasfının burada peygamberin vizyoner tecrübesine mutlak bir kesinlik (yakin) kattığını, bu kelimenin vahyin kaynağını sanrılardan, sisli kahin rüyalarından veya şeytani illüzyonlardan kesin bir şekilde ayıran bir güvenlik mührü işlevi gördüğünü belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ufkun bu sıfatla nitelendirilmesinin, peygamberin meleği gördüğü anın ve mekanın hiçbir göz yanılmasına ihtimal vermeyecek kadar aydınlık ve şüphe götürmez derecede net olduğunu gösterdiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatın müşriklerin şüphelerini kökünden kazımak amacıyla kullanıldığını, meleğin karanlıkta, bulanık bir ortamda veya gölge şeklinde değil, gün ışığında, gökyüzünün en net, en berrak ve en apaçık yerinde görüldüğünü vurgulayarak vahiy tecrübesinin inkar edilemez fiziksel gerçekliğini ortaya koyduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X