وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tekvir Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: deli değil, apaçık ufuk, tekvir suresi 22. ayet, tekvir 22, arkadaş, peygamber, tekvir suresi, görme
-
"Bu kadar beraber yaşadığınız kişi kesinlikle mecnun değildir."
Kimi şöyle demektedir: Kâfirler ona delilik ve cinnet nispet ettiler, çünkü Hz. Peygamber (a.s.) Cibrîl'i kendi suretinde gördüğünde baygınlık geçiriyor ve Cibrîl kendisine her vahiy getirişinde yüzünün rengi değişiyordu. İşte bundan dolayı ona mecnun demiştir. Kimi de şöyle demişlerdir: Onların Hz. Peygamber'e delilik ve cinnet nispet etmeleri, onun yeryüzünde yaşayan insanlara muhalefet etmesinden dolayı idi. Yeryüzünde zorba hükümdarlar, firavunlar vardı ki bunların âdeti kendilerine karşı çıkan herkesi öldürmeleri ve onlara işkence etmeleriydi. Hal böyle iken onun bütün insanlığa meydan okuyan bir çıkışta bulunması, asla karşı koyamayacağı güç odaklarına karşı kendisini hedef kılacağından özünü ve ruhunu riske atmaktı. Gücü asla yetmeyecek kimselere karşı çıkmak ve kendisini onların düşmanlıklarına hedef kılmak olsa olsa onun ahmaklığı ve deliliğinden dolayı olabilirdi. İşte bu yüzden ona mecnun demişlerdi. Kimileri de şöyle dedi: Sözü edilen sebepler yüzünden ona cinnet nispet etmediler, bilakis kendilerini buna sevk eden şiddetli ahmaklıkları ve beyinsizlikleri yüzünden karşı bir tavır aldılar ve ona bir keresinde "mecnun" bir başka defasında "sihirbaz", başka bir zamanda da "Ona bir beşer öğretiyor" dediler. Başka bir kez de "Bu olsa olsa bir uydurma olabilir" dediler. Onlar, Hz. Peygamber'e (a.s.) bu sözünü ettiğimiz hususların hepsini nispet etmekteydiler. Bunu yaparken bir araştırma yaptıklarından değil, sırf inatçılıkları ve beyinsizlikleri yüzünden akıllarına gelen her türlü iftirada bulunmaktan geri kalmamışlardır. Görmez misin onlar, Resûlullah'a birinde mecnun diğerinde sihirbaz dediler. Oysa bu ikisi birbirleriyle tamamen çelişir. Çünkü sihirbaz bilgi ve hünerde en son noktaya ulaşan kimse demektir, mecnunluk ise cehalette son sınırdır. Eğer onlar yaptıkları bu isnatları bir araştırma ve düşünme sonucu yapsalardı o takdirde böyle saçma sapan ve tutarsız sözler söylemezlerdi. Bu durumda zaten Hz. Peygambere (a.s.) itaatini engellemeye çalıştıkları kimseler nezdinde ona yapılan isnatlarında cehaletleri de ortaya çıkardı. Aksine tek bir isnat ve söz üzerinde söz birliği edip onda da ısrarla dururlar ve bunun sonucunda akılları karıştırma çabaları gayesine ulaşabilirdi. Belki de böylece Hz. Peygamber'e (a.s.) insanların uymalarına engel olmaya ilişkin maksatları hâsıl olmuş olurdu.
İnkârcılara "Onu bir beşer öğretmiştir"; "Kur'ân kendisinin uydurduğu bir düzmecedir" şeklindeki kuruntularında da durum aynıdır. Onlar bu ithamlarında da farklı sözler söylemişlerdir. Çünkü onun Kur'an'ı uydurmuş olması ve kendi düzmesi olduğu iddiası, onun kendiliğinden bilen biri olduğunu, başkasının öğretmesine ihtiyaç duymadığını ifade eder. Bir başkasından öğrenmeye ihtiyacının bulunması, onun Kur'ân'ı bizzat kendisinin uydurmaktan aciz olduğunu ve bu konuda cahil bulunduğunu ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki onlar Hz. Peygamber'e delilik isnadında bulunurlarken onda kendilerince beliren birtakım alâmetlere dayanmamışlar, aksine beyinsizlikleri ve sırf inatçı tavırları yüzünden akıllarına gelen her türlü iftirada bulunmaktan geri kalmamışlardır.
Onlar Hz. Peygamber'in (a.s.) Cibril aleyhisselâmı aslî sûretinde gördüğü için bayılmasından dolayı ona delilik ve cinnet isnadında bulunmuşlardır, şeklindeki izaha gelince, o onlara öyle vahiyler getirmişti ki, eğer müşrikler bunların üzerinde düşünecek olsalardı, gerçekten kendileriyle birlikte yaşamakta olan kişinin hiç de mecnun olmadığını gâyet iyi bilirlerdi. Nitekim bu durum şu ilâhî beyanda ifade edilmiştir: "De ki: Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse".
Şöyle ki o onlara öyle bir hikmetle gelmişti ki insan ve cin taifesinin bütün bilgeleri, onun bir benzerini ortaya koymaktan aciz kılmıştı. Onlara öyle bir kitap getirmişti ki Ehl-i Kitap onun bir benzerini getirmekten acze düşmüştü. Eğer onlar bu hususta düşünecek olsalardı, onun yaptığının asla mecnunların yapabileceği ve onlara ait olabilecek bilgi türünden olmadığını, onun ancak Allah katından geldiğini ve onunla peygamberine ikramda bulunduğunu anlarlardı. Ve eğer onun deli olduğunu söylemeleri, onun özünden ortaya çıkan ise -Allah'a hamdolsun ki- onlar ne ona tuzak kurmaya ne de onu öldürmeye imkân bulabildiler. Aksine Allah Teâlâ Resûlullah'ı onlara karşı muzaffer kıldı ve onu bütün dinlere karşı galip getirdi. Müşriklerin ona mecnun demelerinin sebebi olarak ileri sürülen bu izah şekli de onun risâletinin bir delili (âyet) ve nübüvvetinin bir işareti olur.
Yorumu Yorumla
-
Sâhib (صَاحِب)
İbn Fâris, s-h-b kökünün temel anlamının bir araya gelmek, arkadaşlık etmek, yan yana bulunmak ve birine uzun süre eşlik etmek olduğunu, kelimenin bir gruba veya kişiye sıkı sıkıya bağlı olan, onlarla iç içe yaşayan yakın dostları tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel veya manevi bir yakınlığı, uzun süreli beraberliği ve aşinalığı ifade ettiğini, bu ayette Mekkeli müşriklere hitap edilerek peygamberin onlara dışarıdan gelmiş bir yabancı olmadığı, aksine içlerinde doğup büyümüş ve hayatının her detayını bildikleri en yakın dostları olduğu gerçeğinin vurgulandığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi seçmesindeki retorik güce dikkat çekerek, peygamberden sadece bir elçi veya şahıs ismiyle değil de doğrudan "arkadaşınız" (sahibukum) şeklinde bahsedilmesinin muhatapların psikolojisine doğrudan bir darbe vurduğunu; onların peygamberin dürüstlüğü ve akli melekeleri konusundaki kırk yıllık şahsi tecrübelerini, ona yönelttikleri asılsız iftiralara karşı bizzat kendi içlerinden bir şahit olarak sunduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekke surelerindeki savunma (apolojetik) argümanlarının inşasında bu kelimenin kilit bir rol oynadığını, bir önceki ayetlerde tasvir edilen vahiy meleğinin görkemli ve semavi aşkınlığına karşılık, peygamberin muhatapların çok iyi tanıdığı dünyevi, aşina ve son derece güvenilir bir "dost" olarak konumlandırıldığını, böylece mesajın güvenilirliğinin toplumsal bir referansla desteklendiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin hitap edilen toplumda aidiyet ve güven uyandıran bir kavram olduğunu, peygamberin aklına ve ahlakına yönelik iftiraların, bizzat müşriklerin onunla olan geçmiş ortak yaşamları ve kadim dostlukları üzerinden çürütüldüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette sosyolojik ve psikolojik bir delil olarak kullanıldığını, Mekkelilerin peygamberin geçmişinde hiçbir anormallik, yalan veya akıl zafiyeti görmediklerini hatırlatarak, vahiy geldikten sonra ona deli demelerinin akıl dışı ve kendi geçmiş tecrübeleriyle çelişen tutarsız bir iftira olduğunu yüzlerine vurduğunu aktarır.
Mecnûn (مَجْنُون)
İbn Fâris, c-n-n kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve saklamak olduğunu, kelimenin ism-i mef'ul (edilgen) formunda aklı örtülmüş, muhakeme yeteneği perdelenmiş veya gizli varlıkların (cinlerin) etkisi altına girmiş kişileri tanımlamak için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aklın zail olması, idrakin kaybolması veya kişinin cinnet geçirmesi manalarına geldiğini, ayette peygambere yöneltilen bu iftiranın ilahi bir dille kesin ve net bir şekilde reddedildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ruh ve gizli varlıklarla (cin) olan kadim etimolojik bağlantısına işaret ederek, Ortadoğu geleneğinde sıradışı sözler söyleyen kişilerin doğaüstü varlıklar tarafından ele geçirildiğine dair yaygın bir inanç olduğunu, "mecnun" kelimesinin de doğrudan bu cin çarpması veya ruhsal ele geçirilme durumunu ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye dönemi Arap toplumundaki semantik alanının modern "delilik" veya "akıl hastası" kavramından oldukça farklı olduğunu; o dönemde şairlerin ve kahinlerin kendilerine ilham getiren özel cinleri olduğuna inanıldığını, dolayısıyla müşriklerin peygambere "mecnun" derken onun aklını yitirdiğini değil, Kur'an'ı cinlerin fısıldamasıyla (cinlenmiş bir kahin/şair gibi) söylediğini iddia ettiklerini, ayetin ise bu iddiayı kökünden yıkarak vahyi şair/kahin kategorisinden tamamen kopardığını çok detaylı bir şekilde analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin reddedilmesinin Mekke dönemindeki polemiklerin merkezinde yer aldığını, peygamberin tecrübesinin cinnet veya ekstazik (vecd hali) bir kriz olmadığını, aksine çok berrak, rasyonel ve doğrudan en şerefli melek aracılığıyla gelen bilinçli bir ilahi aktarım olduğunun altını çizdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hitap ortamında "cinlerin istilasına uğramış, cinlenmiş" anlamına geldiğini, müşriklerin Kur'an'ın edebi üstünlüğü ve sarsıcılığı karşısında onu sıradan bir insan sözü sayamadıkları için bu olağanüstülüğü cinlere atfetme yoluna gittiklerini, ayetin ise bu kategorizasyonu kesin bir dille yalanlayarak vahyin kaynağının şeytani değil, mutlak surette rahmani olduğunu vurguladığını aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygambere yöneltilen bu sıfatın sıradan bir hakaret olmadığını, doğrudan vahyin kaynağını itibarsızlaştırmaya ve ilahi mesajı şeytani bir hezeyan seviyesine indirmeye yönelik sistematik bir karalama kampanyası olduğunu, ayetin de bu iftirayı en güçlü şekilde püskürttüğünü ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla