Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tebbet Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tebbet Sûresi, 1. Ayet

    تَبَّتْ يَدَٓا اَب۪ي لَهَبٍ وَتَبَّۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tebbet yedâ ebî lehebin vetebb(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kahrolsun Ebû Leheb'in elleri, ziyanla kalsın!"

      Yani kayba uğrasın, ziyanda kalsın. Ebû Avsece böyle demiştir. Arapça’da “tebbe, yetubbu, tebben, tebâben” (تَبَّ - يَتُبُّ - تَبًّا - تَبَابًا) denilir. Âyetteki Ebû Leheb’in iki eli anlamına gelen gerçek mânada el demek olabileceği gibi dolaylı mânalarla irtibatlı da olabilir.

      Gerçek mânada el kastedilmişse birkaç mânaya gelir: Birincisi nakledildiği üzere Ebû Leheb Resûlullaha (s.a.) fazlasıyla iyilik ve malî yardımda bulunuyordu. O şöyle derdi: Egemenlik Muhammed’e ait olursa benim O’na el atmışlığım vardır, şayet Kureyş'e ait olursa onlara da iyiliklerim olmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, âyet-i kerîme şunu dile getirmektedir: Ebû Leheb Resûlullah’a yaptığı yardım ve iyilikler sebebiyle umduğu sonucu kaybetmiş ve ziyana uğramıştır, çünkü onun hak peygamber olduğunu onaylamamış ve kendisine iman etmemiştir. Bunun yanı sıra Ebû Leheb Kureyş nezdindeki itibarını da kaybetmiştir.

      İkincisi Ebû Leheb’in Resûlullah’ı, eliyle yakalayıp cezalandıracağı yolunda tehditte bulunmuş olması muhtemeldir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak resûlünü bu tehditten emin kıldığını Ebû Leheb’in elleri kurusun demek sûretiyle beyan etmiştir, yani elleri başarısız olsun ve tutup yakalamaya güç yetirmesin!

      Üçüncüsü “el”in (yed), Ebû Leheb’in kendisinden azabı defedecek beden ve servet gücünden kinâye olması da muhtemeldir. Nitekim inkârcılar “Biz serveti ve çocukları fazla olan kimseleriz, dolayısıyla azaba uğratılamayız” demek suretiyle azabı kendilerinden uzaklaştıracaklarını ileri sürüyorlardı.

      Bazı müfessirlerin kaydettiğine göre “Önce yakın akrabanı uyar” meâlindeki âyet nâzil olunca Hz. Peygamber kendisine yakın gördüğü akrabasını (Safâ tepesinde) bir araya getirip “Allah'tan başka tanrı bulunmadığını ve benim Allah elçisi olduğumu kabul etmeden sizi O'ndan gelecek dünyevî ve uhrevî azaptan koruma imkânına sahip değilim” diye hitap etmiş, bunun üzerine Ebû Leheb “Allah kahretsin, bunun için mi çağırdın bizi?” demiş, buna karşılık olmak üzere Kahrolsun Ebû Leheb’in elleri, ziyanda kalsın âyeti nâzil olmuştur. Nakledilen bu olayda iki eli kullanma eylemi yoksa da Ebû Leheb’in, insanları ellerini kullanarak Hz. Peygamber'den savuşturmuş olması veya Allah'a iman etmeye davet edildiği zaman hayretini ifade etmek üzere ellerini uzatıp “Bunun için mi bizi çağırdın?” demesi ihtimal dâhilindedir. Allah Teâlâ bu âyetiyle kendisine cevap vermiş ve onu ayıplamıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki bazan sorulan bir soruya verilen cevap içinde, -sorunun kendisi metninde yer almasa bile- açıklanması istenen ana fikir yer almış bulunur. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına bakmaz mısın? “Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki; O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun”³. Burada verilen cevaptan sorunun, ay halindeki kadınlarla ilişki kurmaya dair olduğu anlaşılmaktadır. İşte söz konusu edilen âyette de durum bunun gibidir⁴.

      [§]Âyet-i kerimede geçen ve el anlamına gelen “yed” kelimesi dolaylı mânalarla bağlantılı ise iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi: Elin anılması yapıp etmekten kinâye olabilir, elin zikredilmesi iş görmenin onunla gerçekleşmesi sebebiyledir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda olduğu gibi: “Bu, ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir, yoksa Allah kullarına zulmedici değildir”⁵; “Başınıza gelen her bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir”. Bu tür ifadeler kişiden sudûr eden kötü amellerden kinâyedir, yani böylelerinin amelleri ziyan olmuş ve boşa gitmiştir.

      İkincisi: “Yed” kelimesi zikredilip ön, ön taraf kastedilebilir, Cenâb-ı Hakk'ın “Onun önünden de ardından da bâtıl gelemez” meâlindeki âyetinde olduğu gibi, yani önünden ve arkasından. Buna göre âyetin mânası “Ebû Leheb'in önceden yaptığı iyilikler yok olsun” demek olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Niçin Ebû Leheb’e Hitap Edilmiştir?

      Ebû Leheb’in diğer kâfirler arasından seçilerek anılmasının bir kaç yorumu vardır. Birincisi: Allah Teâlâ özellikle ondan bahsetmiştir. Çünkü Ebû Leheb firavunlardan ve kodamanlardan biriydi, burada amaçlanan da odur. Kodamanlar her ne kadar başkaları da onlarla aynı fikirde olsa da sadece kendileri anılırlar; meselâ avaneleri olmasına rağmen sadece Firavun, Âd, Semûd ve diğerlerinin anılması gibi.

      İkincisi: Ebû Leheb oldukça heybetli ve herkes tarafından korkulan biriydi. Cenâb-ı Hak onu adından bahsederek belirtmiştir ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ondan korkup çekinmediği bilinmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü: Ebû Leheb Resûlullah’a iyilik ve yardımları çokça olan biriydi. Şâyet sûredeki hitap bütün inanmayanları kapsayacak şekilde olsaydı, kendisi önceden yaptığı iyililderi sebebiyle hitaba dahil olmadığını zannedecekti. Allah Ebû Leheb’in adını özellikle belirtmiştir ki hiçbir şeyin onu Allah’ın azabından kurtaramayacağını anlamış olsun!

      Ebû Leheb’in künyesiyle anılması açıklayabilecek birkaç ihtimali vardır. Birincisi: İnsanlar arasında adıyla değil künyesiyle tanınıp bilinmiş olabilir, bu sebeple meşhur olduğu künyesiyle anılmıştır. İkincisi: Kaydedildiğine göre adı Abdüluzzâ idi, Cenâb-ı Hak onu kendisinden başka bir tanrıya -ki o Uzzâ’dır- nispet etmeyi murat etmemiş ve künyesiyle anmıştır. Üçüncüsü: Allah Teâlâ Ebû Leheb’i bazı hususlarda ayıplamış ve tehlikeli sonuçlarla korkutmuştur. Şâyet onu öz adıyla anmış olsaydı sözü edilen ayıplama ve tehdidi, aynı ismi paylaşanların mevcudiyeti sebebiyle, başkalarına da yöneltecekti, zira Araplar çocuklarına isim verirken onları putlarına izafe ediyordu. Oysa Ebû Leheb künyesini kullanan başka kimse yoktu, İşte bu yüzden Ebû Leheb hitabını başkalarına yöneltme imkânı olmamıştır.

      Denildi ki Ebû Leheb’in, künyesiyle anılması kendisine yönelik bir tehdit konumu taşır, şöyle ki alev (yalaz) onun oğlu, kendisi de alevin babası olmuş durumunda bulunur. Çünkü künyeler gelenek olarak uğur amacıyla alınır, meselâ “Ebû Mansûr” denilir, ismi Mansûr olacak bir çocuğu olsun diye!

      Bir de şu var: Allah Teâlâ bazı âyetlerinde ateşe (cehenneme) kâfirin annesi (üm) demiştir, “Tartılan hafif olana gelince, işte onun anası (yeri yurdu) hâviyedir” meâlindeki âyette olduğu gibi; bazılarında da cehennemden “mevlâ” (arkadaş, efendi) diye söz etmiştir, “Varacağınız yer ateştir. Sizin arkadaşınız artık odur, ne kötü bir dönüş yeri!” meâlindeki âyette olduğu gibi. Mümkündür ki kıyamet gününde cehennem ateşi Ebû Leheb'e yaklaşıp kucağına yaslanınca bir anlamda evlat gibi olsun, kendisi de onun babası gibi olsun, şeklinde bir anlam verilmek istenmiştir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, ona Ebû Leheb demiştir.

      Başka bir yaklaşım da şöyledir: Birinin künyesiyle anılması aslında yüceltmek amacına yönelikse de kötü sonuçlar ve azaplarla birlikte anıldığında alay ve hakaret anlamına yorulur. Künye ile anma beşâret kavramına benzemektedir; beşaret genellikle uğur ve müjde statüsünde bahis konusu edilirse de ceza ve azabın söz konusu olması halinde uyarı özelliği taşır, “Onları elem verici bir azapla müjdele (uyar)” meâlindeki âyette olduğu gibi. Künye de buna benzemektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tebbet (تَبَّتْ)

        Kökü t-b-b şeklindedir. İbn Fâris, t-b-b kökünün temel anlamının hüsrana uğramak, ziyana düşmek, kesilmek ve helak olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu kavramı sürekli ve kesintisiz bir kayıp ile yıkım olarak tanımlar; bu bağlamda kelimenin hem Ebu Leheb'in eylemlerinin ve gücünün yok oluşunu dileyen bir beddua hem de bu nihai çöküşü bildiren kesin bir gerçeklik beyanı olarak işlev gördüğünü ifade eder. Angelika Neuwirth, bu ifadeyi erken dönem Mekki surelerin performatif yapısı içinde değerlendirir ve sözcüğün yalnızca dilsel bir lanetleme olmadığını, muhatabın kaderini mühürleyen ve felaketini ilan eden performatif bir yıkım fermanı olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin klasik bedevi Arap dilindeki güç ve nüfuzu lanetleme deyimini yansıttığını, bunun kişinin tüm çaba ve birikimlerinin tamamen boşa çıkması ve hükümsüz kalması anlamına geldiğine dikkat çeker.

        Yedâ (يَدَا)

        Kökü y-d-y şeklindedir. İbn Fâris, y-d-y kökünün lafzi olarak fiziksel eli ifade ettiğini, ancak Arapçada bu organın köklü bir şekilde güç, nimet, mülk ve kudret kavramlarıyla özdeşleştiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin el anlamına gelmekle birlikte burada metaforik olarak kullanıldığını, Ebu Leheb'in failiyetini, biriktirdiği servetini, amellerini ve dünyevi otoritesinin tamamını temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu metaforik kullanımı Kur'an'ın anlamsal alanı içinde analiz ederek, insan kibrini, ekonomik gücünü ve kapasitesini sembolize eden el gibi fiziksel unsurların, ilahi hüküm karşısında tamamen etkisiz ve işlevsiz kılındığına işaret eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin tesniye (ikil) formunda kullanılmasının retorik bir araç olduğunu, kişinin güç ve eylemlerinin mutlak bütünlüğünü ifade ettiğini, yani dayandığı ve çabaladığı her türlü destek vasıtasının bütünüyle iptal edildiğini belirtir.

        Ebî (أَبِي)

        Kökü e-b-v şeklindedir. İbn Fâris, e-b-v kökünün öncelikle babalık, soy, ecdat ile besleyip büyütme kavramları etrafında şekillendiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin biyolojik baba anlamına gelmesinin yanı sıra, Arap isimlendirme geleneği olan "künye" kullanımında standart bir form oluşturduğunu detaylandırır; bir kişiyi belirli bir özellik, nesne veya nitelik ile ilişkilendirmek için kullanılır. Bu bağlamda kelime, şahsı doğrudan alev kavramına bağlayarak biyolojik bir babalıktan ziyade o niteliğe sahip olma ve onunla özdeşleşme durumunu gösterir.

        Leheb (لَهَبٍ)

        Kökü l-h-b şeklindedir. İbn Fâris, l-h-b kökünün kesin olarak ateşin yükselmesi, alevlenmesi ve dumansız, saf sıcaklığı ile parlaklığını ifade ettiğini ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ateşin alevi anlamına geldiğini, ancak burada betimleyici bir lakabın ikinci parçasını oluşturduğunu belirtir; şahıs tarihsel olarak parlak, kırmızımsı ve çabuk öfkelenen yüz hatları nedeniyle bu isimle anılırken, metnin eşzamanlı olarak onun alevli bir ortamdaki manevi ve somut yıkımını öncelediğini kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, bu lakabın kişinin asıl ismini unutturup onun yerine geçmesinin tam da yüzünün bu parlak ve kızıl yapısından kaynaklandığını doğrulayarak buradaki dilsel ironiye dikkat çeker. Gabriel Said Reynolds, bu kullanımda son derece bilinçli ve sofistike bir kelime oyunu gözlemler; antagonistin tarihsel ve betimleyici lakabının, onun cezalandırılacağı eskatolojik gerçeklikle kusursuz bir biçimde örüldüğünü ve ismin bizzat kişinin kendi akıbetinin harfi harfine bir kehanetine dönüştüğünü ifade eder.

        Tebbe (تَبَّ)

        Kökü t-b-b şeklindedir. İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, t-b-b kökünün içerdiği mutlak ziyan ve helak olma tanımlarını bu form için de aynen korurlar. Ancak Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki sözdizimsel değişime dikkat çeker; ilk kullanım (tebbet) yapısal olarak kişinin gücüne (ellerine) yönelik bir lanet veya yıkım temennisi işlevi görürken, bu ikinci kullanım (tebbe), yıkımın fiilen gerçekleştiğini veya mutlak bir kesinlik taşıdığını bildiren kesin bir haber (ihbari) cümlesi olarak işlev görür ve kişinin sadece gücünün değil, bizzat kendi benliğinin de kaçınılmaz yıkımını tesciller.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X