Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Talâk Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Talâk Sûresi, 10. Ayet

    اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِۚۛ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚۛ قَدْ اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكُمْ ذِكْراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    E’adda(A)llâhu lehum ‘ażâben şedîdâ(en)(s) fettekû(A)llâhe yâ ulî-l-elbâbi-lleżîne âmenû(c) kad enzela(A)llâhu ileykum żikrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Şu halde Allah’a karşı gelmekten sakının, ey iman etmiş akıl sahipleri! İşte Allah size bir uyarı indirdi.

      Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Şu halde Allah’a karşı gelmekten sakının, ey iman etmiş akıl sahipleri! Allah’tan korkun, ey akıl taşıdığını iddia edenler, Onu ve resulünü inkâr etmekten sakının! Bu âyet, Allah’ın sadece akıl sahiplerine hitap ettiğine ve aklı olmayana hitap etmesinin söz konusu edilemeyeceğini gösterir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E'adde (أَعَدَّ)

        İbn Fâris, a-d-d kökünün temel manasının "bir şeyi miktar olarak belirlemek, saymak ve bir amaç için hazır tutmak" olduğunu belirtir. Bu kökten gelen hazırlık, rastgele bir durum değil, önceden planlanmış ve sonucu kesin bir biriktirme eylemini imler. Râgıb el-İsfahânî, "El-Müfredât"ta kelimenin bir şeyi vaktinden önce, ihtiyaç duyulduğu an için tam teçhizatlı hale getirmek olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda ise, Allah'ın inkârcı topluluklar için cezayı bir "ihmal" değil, adaletin gereği olarak "hazır ve kesin" kıldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik yapısındaki "hesap" (iddet) unsuruyla bağlantı kurarak, ilahi hazırlığın insanın dünyadaki yapıp-ettiklerinin tam karşılığı olacak şekilde matematiksel bir kesinlik arz ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak "potansiyel bir tehdidin somut bir gerçeğe dönüştürülmek üzere bekletilmesi" manasına geldiğini, bunun da muhataplar üzerinde caydırıcı bir etki yaratmayı amaçladığını belirtir.

        Azâben (عَذَابًا)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün dilde "men etmek, engellemek ve tatlılığı/lezzeti gidermek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın alışık olduğu esenlik halini bozan ve süreklilik arz eden her türlü acı verici işlem için kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi "zulm" (haksızlık) ve "küfür" (inkâr) kavramlarının ontolojik karşılığı olarak konumlandırdığını; ayetteki bağlamıyla bu cezanın, aklını kullanmayanların ilahi rahmetten mahrum bırakılması şeklindeki "engelleme" manasını etimolojik olarak taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökündeki "engelleme" manasının, aslında kişinin kendi eliyle yarattığı ahlaki tıkanıklığın ilahi bir yaptırıma dönüşmesi olduğunu ifade eder.

        Şedîden (شَدِيدًا)

        İbn Fâris, ş-d-d kökünün "bağlamak, sağlamlaştırmak, kuvvet ve gevşeklikten uzak olma" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şiddetin bir şeyin tesirindeki keskinlik ve dayanıklılık olduğunu, ayette ise hazırlanan azabın kaçınılmaz ve sarsıcı karakterini nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin semantik açıdan "direnci kırmak" ve "tesiri mutlak kılmak" ile ilgili olduğunu, ayetteki uyarının ciddiyetini pekiştiren bir sıfat olarak kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik kökenindeki "sıkı bağ" manasının, ilahi yasanın suçluyu kuşatan ve kurtuluşa imkan tanımayan sert karakterine atıf yaptığını tahlil eder.

        İttekû (فَاتَّقُوا)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün temelinde "bir şeyi başka bir şeyle korumak, sakınmak ve kalkan edinmek" anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva"nın kişinin kendisi ile Allah'ın hoşnutsuzluğu arasına sorumluluk bilincinden bir siper koyması olduğunu yazar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin bedevi Arapçasındaki "fiziksel bir saldırıdan korunma" anlamından, Kur'ani sistemde "ahlaki uyanıklık ve ilahi sorumluluk bilinci" manasına evrildiğini; ayette özellikle "akıl sahiplerine" (ulul elbab) hitap edilmesinin, takvanın entelektüel ve ruhsal bir derinlik gerektirdiğine işaret ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, v-k-y kökündeki koruma eyleminin, aslında insanın kendi fıtratını ve toplumsal barışını ilahi yasaya sığınarak muhafaza etmesi anlamına geldiğini vurgular.

        Ulî (أُولِي)

        İbn Fâris, a-v-l kökünün "dönmek, rücu etmek, bir şeyin aslına varmak" manasına geldiğini belirtir. "Ulî" kelimesi, bir vasfa sahip olan, o vasfın "merkezi ve sahibi" olan kişileri nitelemek için kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin alelade bir sahiplik değil, bir niteliğin kendisinde karar kıldığı, o niteliği özümsemiş kimseleri (ehliyet sahiplerini) ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kökenindeki "rücu" (dönüş) anlamıyla bağlantılı olarak, gerçek sahipliğin o konudaki yetkinlik ve o konuya dair nihai karara varabilme gücüyle ilgili olduğunu belirtir.

        Elbâb (الأَلْبَابِ)

        İbn Fâris, l-b-b kökünün "bir şeyin en özlü yeri, iliği ve saf kısmı" olduğunu, meyvenin kabuğunun altındaki çekirdeğe de bu yüzden "lübb" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elbâb" (akıllar) kelimesinin, duygulardan, ön yargılardan ve yüzeysellikten arınmış, hakikati en saf haliyle kavrayabilen derin akıl manasına geldiğini açıklar. Her "akıl" (akl) sahibi "lübb" sahibi değildir; ancak derinleşen ve özü yakalayan akıl bu sıfatı alır. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik analizinde, "elbâb" sahiplerinin dış görünüşün (kabuğun) ötesindeki ilahi hikmeti (özü) görebilen, tarihteki yıkımlardan ders çıkarabilen seçkin bir zihinsel tabakayı temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak "kabuktan kurtulma" eylemine işaret ettiğini, bunun da insanın taklit ve cehalet kabuğunu kırarak hakikatin özüne ulaşması anlamına geldiğini ifade eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun zıddı olan güven, emniyet ve birine inanıp ona güvenmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin her türlü kuşkudan arınarak bir hakikate mutmain olması ve o hakikatin koruması altına girmesi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin dini bir terim olarak "inanmak/güvenmek" anlamındaki gelişiminde Aramice "aymen" ve Süryanice "haymen" kökleriyle olan filolojik benzerliklere dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, "iman" kavramının semantik alanında "tasdik" (onaylama) ve "eman" (güvende olma) arasındaki kopmaz bağı vurgular; buna göre mümin, Allah'a güvenerek kendi varoluşunu ilahi bir emniyet zeminine oturtan kişidir.

        Enzele (أَنْزَلَ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi kelam için kullanılmasının, bilginin yüce ve erişilmez bir makamdan insanın anlayış ufkuna bir ikram olarak indirilmesini ifade ettiğini yazar. Angelika Neuwirth, kelimenin semantik yapısının vahyediş sürecindeki dikey iletişimi simgelediğini, "indirme" eyleminin vahyin beşer üstü kaynağını ve otoritesini etimolojik olarak pekiştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, burada "enzele" fiilinin "zikr" ile birleşmesinin, ilahi uyarının insanlığa bir yol haritası olarak somut bir şekilde sunulduğunu ifade ettiğini belirtir.

        Zikrâ (ذِكْرًا)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün "bir şeyi hatırlamak, zihinde tutmak, unutmamak" ve aynı zamanda "şan, şeref, ün" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikr"in hem kalpteki hatırlama (hıfz) hem de dildeki anma olduğunu, Kur'an'ın bu isimle anılmasının ise onun insana unuttuğu asli fıtratını ve ilahi sözleşmeyi hatırlatıcı vasfından kaynaklandığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "zikr" kelimesinin semantik analizinde, insanın "nisyan" (unutma) ile malul olan doğasına karşılık, vahyin bir "uyarıcı ve hatırlatıcı" (Reminder) olarak işlev gördüğünü vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin vahiysel bağlamda toplumsal hafızayı ve ahlaki bilinci sürekli canlı tutan bir "litürjik güç" taşıdığını tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "şan ve şeref" manasıyla bağlantılı olarak, bu hatırlatıcıya uymanın insanı onurlu ve şerefli bir varlık kıldığına dair etimolojik bir gönderme olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X