Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Talâk Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Talâk Sûresi, 6. Ayet

    اَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَٓارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّۜ وَاِنْ كُنَّ اُو۬لَاتِ حَمْلٍ فَاَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتّٰى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّۚ فَاِنْ اَرْضَعْنَ لَكُمْ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّۚ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍۚ وَاِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُٓ اُخْرٰىۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eskinûhunne min hayśu sekentum min vucdikum velâ tudârrûhunne litudayyikû ‘aleyhin(ne)(c) ve-in kunne ulâti hamlin fe-enfikû ‘aleyhinne hattâ yeda’ne hamlehun(ne)(c) fe-in arda’ne lekum feâtûhunne ucûrahun(ne)(s) ve/temirû beynekum bima’rûf(in)(s) ve-in te’âsertum feseturdi’u lehu uḣrâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun ve onların imkânlarını daraltmak yoluyla kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın. Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin ve aranızda güzelce konuşup anlaşın. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir.

      Boşanmış Kadının Mesken ve Nafaka Hakkı

      O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun. Âyet-i kerîmenin bu kısmı Abdullah b. Mesûd (r.a.) kıraatinde (وأنفقوا عليهن من وجدكم) şeklindedir. Yani onları kendi oturduğunuz yerde oturtun ve gücünüz ölçüsünde onların nafakasını verin. Hz. Ömer’in (r.a.) kıraatinin böyle olması da mümkündür. Zira onun; biz, doğru mu yalan mı söylediğini bilemediğimiz bir kadının sözüne bakarak Rabb’imizin kitabını ve peygamberimizin sünnetini bırakmayız dediğine bakmaz mısın? Sözünü ettiğimiz meselede Kur anın hükmünü burada gördük. Sünnete gelince, bu konuda Resûlullah’tan (s.a.) bir hadisin işitilmiş olması mümkündür. Yahut Hz. Ömer’e göre âyetin bu şekilde tilâvet edilmiş olması muhtemeldir, âyetin metni neshedilmiş, ama hükmü baki kalmış olabilir. İşte bunlardan dolayı, “biz Rabb’imizin kitabını bırakmayız” demiştir. Hz. Ömer’in zina konusundaki şu sözüne bakmaz mısın? Bir zaman gelecek, insanlar, biz Allah’ın kitabında recim âyetini görmüyoruz, diyecekler; halbuki biz önceleri Ahzâb sûresinde şu âyeti okuyorduk; (الشيخ والشيخة إذا زنيا فارجموهما البتة نكالا من الله) "Yaşlı erkek ve kadın zina ettiklerinde, Allah’tan bir ceza olarak onları recmedin. Allah azizdir, Hakîm’dir”. Fakat sonra bu âyetin tilâveti kaldırıldı, hükmü bâki kaldı. Bunun gibi nafaka konusundaki âyetin de tilâveti kaldırılmış, hükmü bâki kalmış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sünnetin Kur’ân’ı Neshetmesi

      Şimdi, “Biz Rabb’imizin kitabını terketmeyiz” cümlesi ve devamı, kitabın bazan sünnetle neshedilebileceğine işaret etmektedir. Çünkü Hz. Ömer (r.a.), doğru mu yalan mı söylediği bilinmeyen bir kadının sözünü gerekçe göstererek Rabb’inin kitabını terketmeyeceğini söylemiştir. Şayet kitab, bazan sünnetle neshedilmemiş olsaydı, “bir kadının sözüyle biz Rabbimizin kitabını terketmeyiz” sözünün anlamı olmazdı; aksine biz sünnetle Allah’ın kitabını terketmeyiz” demesi gerekirdi. Onun, “doğru mu yalan mı söylediğini bilemediğimiz bir kadının sözüyle biz Rabb’imizin kitabını terketmeyiz” demiş olması, sünnetin bazan Kur’ân’ı neshettiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Bekir el-Esam’ın rivayet ettiğine göre Hz. Ömer, Fâtıma bint Kays’ın hadisini kabul etmeyince, Fâtıma, Mervân dönemine kadar kendi rivayetini terketmiş, Mervân halife olduğunda hadisini yine rivayet etmeye başlamıştı. Durum Mervâna haber verilince kendisini çağırmış, Fâtıma bu hadisi yine rivayet etmiş, Mervân da kendisine Hz. Ömer’in (r.a.) sözü ile karşılık vermiş. Bunun üzerine Fâtıma ona; “Allah’ın kitabı nerede?” diye sormuş, Mervân da ona; O kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki âyetini “gücünüz ölçüsünde onların nafakasını verin” cümlesiyle birlikte okumuş. Fâtıma şöyle cevap vermiştir: “Üç talâkla boşanmış kadın hakkında Allah “onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın” buyurduğu halde, bu âyetin üç talâkla boşanmış kadınlar hakkında olduğuna nasıl ihtimal verilir; oysaki üç talâkla boşanan kadını ise nikâhında tutmanın imkânı yoktur”. Bu cevap üzerine Mervân’ın verecek bir cevap bulamamıştır. Fakat Mervân başkalarının anladığı gibi anlasaydı cevap vermekten âciz kalmazdı. Zira bu âyetlerde zikredilen iddetin yeri ancak “boşanan kadınlar, kendi başlarına (evlenmeksizin) üç âdet süresince beklerler” meâlindeki âyettir. Burada ise tek veya üç talâkla boşanmış olması arasında fark yoktur, îddet konusunda zikredilen şeyin yeri öbür âyet olduğu gibi, bu âyette nafaka konusunda zikredilen şey de o âyette zikredilen gibidir. O âyette ise üç veya tek talâkla boşama arasında fark yoktur. Bundan dolayı biz diyoruz ki Cenâb-ı Hakk’ın kitabı, kesin olarak ayrılmış ve üç talâkla boşanmış kadın için nafaka ödenmesi gerektiğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir Bu, aynı zamanda Şâfiî nin aleyhine bir delil oluşturur.

      Bunu gösteren hususlardan biri de şudur: Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın mealindeki âyette infakın zikredilmesi ile barındırmanın gerekliliğine ve yine infakın zikredilmesi ile evden çıkarılmasının vehmine istidlâl edilince -halbuki evde oturtulmaksızın infakın olabileceği de düşünülmüştür- evet, durum böyle olunca evde oturtulmanın zikredilmesi ile infaka istidlâl edilmesi daha münasip görünür Şu da var ki barındırma olmaksızın infakın gerçekleşmesi de mümkündür. Bu durumda onları oturtun meâlindeki, infakın vücûbuna delil olur. Biz burada infak, barındırma ile bağlantılıdır, demekteyiz, çünkü kadını kocasının evinden çıkarması yasaklanıp evinde barındırılması emredilince, infakın emredilmemiş olması ihtimali kalmaz, zira böyle bir durum kadını sıkıntıya sokmak ve hayatını zorlaştırmak olur. Kadının ancak evden çıkmasıyla nafakasını kazanabileceğine bakmaz mısın? Kocanın karısını evinden çıkarması engellendiğine ve kendisinin çıkması da yasaklandığına göre, onun nafakasının zarûreten kocası tarafından karşılanmasından başka yol kalmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Hamile kadının nafakasının gebeliğine mi, iddetine mi bağlı olduğuna baktığımızda durum hakkında şöyle karar verdik. Şayet nafaka, hamilelik için gerekli olsaydı çocuğunu doğurduğunda, adamın o çocuğun nafakasını ödemesine gerek kalmazdı. Biz bu hükmü, hür bir insanın, efendisinin izni dâhilinde câriyesi ile evlenmesi halinde de görmekteyiz. Câriye doğum yapacak olsa bebeğin nafakası efendisine aittir. Çocuk annenin karnında olduğu müddetçe de nafaka verilmesi gerekir. Kadın hamile olduğu süre içinde kocanın nafaka ödemesi gerektiği hükmü ortaya çıkınca, kadın doğum yaptığında çocuğun nafakası erkeğe ait değilse, hamilenin nafakasının hamilelikten dolayı değil iddetten dolayı verilmesi gerektiği anlaşılır. îddet, gebe kadında da hamilede (hâbil-hâmil) de aynıdır, dolayısıyla hükmü de aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre asıl olan şudur: Nafaka, ancak daha önce o kadından faydalanmış olmaktan dolayı gereklidir. Erkeğin önceden faydalanmış olmasından dolayı kadın evde barındırılmış ise erkeğe, nafaka vermesi gerekli kılınmıştır. Şayet kadının evde tutulması böyle bir haktan dolayı değilse nafaka da gerekmez. En doğrusunu Allah bilir.

      O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki İlâhî beyanda nafaka konusu üstü kapalı olarak zikredilmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onları kendi oturduğunuz yerde oturtun ve durumunuza uygun olarak nafakalarını da temin edin. Çünkü eğer nafaka konusunun gizli olmadığını düşünürsek, durumunuza uygun olarak mealindeki ifadenin bir anlamı kalmazdı. Zira sadece onları oturtun demekle, bununla kadını iskân etmenin, kocasının görevi olduğu zaten anlaşılır. Kadını barındırmakla yükümlü olan erkek, ancak imkânları çerçevesinde bunu yapacaktır; o zaman durumunuza uygun olarak meâlindeki ifade, bilineni tekrar etmekten ibaret kalır. Hal böyle olunca durumunuza uygun olarak anlamındaki beyanda gizlenmiş bir şey var demektir ve ancak onunla birlikte durumunuza uygun olarak meâlindeki cümle doğru bir şekilde anlaşılmış olur. Bu gizlenen şey de nafakadan başka bir şey olamaz. İbn Mesûd un (r.a.) kırâati de böyledir; o âyeti sanki şöyle okuyordu: (وأنفقوا عليهن من وجدكم) yani “durumunuza uygun olarak onların nafakasını karşılayın.” Âyetin bu iki kırâati arasında da bir ihtilaf yoktur; sadece biri icmâlî, diğeri tefsirî kırâattir, tıpkı “hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin!” meâlindeki âyette olduğu gibi. Bu âyet de “faktaû eydiyehumâ” (فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا); yani “sağ ellerini kesin” diye okunmuştur. Bu kırâatler arasında bir ihtilaf ihtimali yoktur; bilâkis biri icmâlî, diğeri tefsirî olmaya hamledilmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Abdullah b. Mesûd un (r.a.) kırâatinde bu husus lafız olarak sabit değilse en azından haber-i vâhid olarak nakledilmiştir. İbn Mesûd’un (r.a.) rivayetinin -her ne kadar onun Resûlullaha (s.a.) isnadı haber-i vâhid yoluyla gelse dahi- makbul olduğu bilinmektedir. Zayıf olduğu söylenmesine rağmen Ebû Hureyre’nin (r.a.) rivayeti kabul ediliyorsa; fazileti, takvâsı, Resûlullah’la (s.a.) sohbetinin çokluğu ve fıkıhtaki derin bilgisi ile daha üstün olan İbn Mesûdun (r.a.) rivayetini kabul etmek evlâdır. İbn Mesûd’un kırâatini görmezden gelenin hataya düşmesinden korkulur. İbn Abbâs’tan (r.a.) nakledilen şu habere bakmaz mısın? O, Hz. Peygamber’in (s.a.) ashabına, “kimin kırâatini son kırâat sayıyorsunuz?” diye sormuş, ashâb-ı kirâm da, Zeyd b. Sâbit’in (r.a.) kırâatini, diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle demiştir: Hayır, asla! Çünkü Resûlullaha (s.a.) her yıl bir defa Kur’ân arz edilirdi, vefat ettiği sene ise kendisine iki defa arz edilmişti. İşte bu her iki arzda da İbn Mesûd (r.a.) orada bulunuyordu, karşılığını vermişti. Buna göre İbn Mesûdun (r.a.) kırâati kırâatlerin sonuncusudur; çünkü o, Resûlullaha Kur’ânın son defa arz edilişine şahit olmuştur. Buna göre onun kırâatinden yüz çevirmek ve onu görmezden gelmek uygun değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki İlâhî beyan, erkeğin kendi oturduğu evin tamamında değil, bir bölümünde kadını da barındırmasına işaret etmektedir, çünkü “min” harf-i çeri bir parçayı, bir kısmını ifade eder.

      Onların imkânlarını daraltmak suretiyle kendilerine zarar vermeye kalkışmayın! Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, infak konusunda onlara zorluk çıkarmayın, zira nafakada zorluk çıkarırsanız onlar evden çıkmak zorunda kalırlar. Diğeri, mesken konusunda onlara zorluk çıkarmayın, zira siz, izin almaksızın onların oturduğu eve girer ve bu da onlara sıkıntı verirse, evden çıkmak zorunda kalabilirler. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın. Bu âyetteki emir, kadınların nafakalarını karşılamanın vücûbuna bağlı olarak onları evden çıkarmayı yasakladığı gibi, evden çıkarmayı yasaklamasına bağlı olarak nafakalarının temin edilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Sonra burada nafaka temininin hamilelere tahsis edilmesi, kadının hakikatte “onları çıkarmayın” meâlindeki ilâhı buyruğun kapsamına girmediğine dair bir anlamı akla getirmektedir. Çünkü kadını evden çıkarmanın, kocanın soyunu korumak amacıyla yasaklandığını daha önce söylemiştik. Dokuz ay geçtikten sonra artık soyu korumak diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla dokuz ay sonra nafakanın düşmesi gerekir. Biz bu anlamı daha önce kaydetmiştik. Ama burada nafakanın hamilelere tahsisinde, En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre şöyle bir fayda bulunmaktadır: Şayet bu âyet olmasaydı hamile kadınlar, Cenâb-ı Hakk’ın onları evlerinden çıkarmayın emrinin ve onlar da çıkmasınlar hükmünün dışında kalırlardı. Çünkü erkekler kadınlara karşı şöyle bir gerekçe getirebilirler: Hamilelerin başka erkeklerle evlenmelerinin haram kılınması eski kocasının hakkı olarak değil, kadının karnındaki çocuğun hakkı olarak hükme bağlanmıştır. Çocuk başkasının olsa bile o kadınla evlenmenin haram kılınmasına bakmaz mısın? Hamile olmayan kadınlara da nafakanın vacip olduğunu söylemiştik, çünkü onlar, kocalarının haklarından dolayı başkaları ile evlenmekten alıkonulmuşlardır. Hamilelerin evde tutulmaları ise kocalarının hakkından dolayı değildir; bu durum, onların nafakasını karşılamaktan muaf tutulmaları konusunda erkekler için bir delil sayılması caiz olabilir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hamileler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını karşılamaya erkekleri teşvik etmiştir. Çünkü bu hamilelik, daha önce o kadından faydalanmanın neticesidir. İşte burada özellikle hamilelerin zikredilmesinin faydası budur. En doğrusunu Allah bilir.

      Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin. Bu âyet fıkhî deliller açısından çeşitli hükümleri içine almaktadır. Birincisi, Allah onlara karşılığını ödeyin! buyurmaktadır. Bu, süt emzirmenin ücretle yapılacağının delilidir. Koca, karısından ayrıldıktan sonra ondan olma çocuğunu ücret mukabilinde emzirmesini istemesi meşrudur ve kadının ücret alması da helâldir. Fakat nikâh hakkı karşılığında çocuğunu ücretle emzirmesini istemesi caiz değildir, bundan dolayı kadının ücret alması da helâl değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, nikâh hakkı karşılığında çocuğa süt emzirme yerine rızık lafzını kullanmakta; “onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olan (babanın) borcudur” buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak burada “rızkı” ücret olarak zikretmiş, ona ayrı bir ücret koymamıştır, bu da onun beslenme ve giyim hakkıdır. Bundan dolayı erkeğin nikâhlı eşine süt emzirmesi için ücret ödemesi caiz değildir, çünkü nikâhlı eşi, çocuğu nikâh hakkı mukabilinde emzirmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      [İkincisi,] burada Allah Teâlâ'nın onlara karşılığını ödeyin! buyurması sütün ücrete tâbi olduğuna delildir. Her ne kadar süt, çocuktan dolayı yaratılmış ise de yine de kadının mülküdür. Şayet öyle olmasaydı kadının mâlik olmadığı bir süt için ücret alması caiz olmazdı. [Üçüncüsü,] bu âyet, çocukların emzirilmesi ve nafaka verilmesi görevinin kocaya ait olduğuna da delil oluşturmaktadır. Çocuğu sahiplenmek, yetiştirmek ve kefâlet hakkı ise kadınlara aittir. Böyle olmasaydı, kadına, tam ücret değil ama bir miktar ücret verilirdi. Allah ücretin tamamım vermeyi emrettiğine göre emzirmeyi sağlama görevinin kocaya ait olduğu ortaya çıkar. Kadına da kefâlet ve elinde bulundurmak hakkı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      [Dördüncüsü,] biz eğer sütü çocuğa ait bir mülk, onun için yaratılmış bir ürün sayar ve nafakayı da kendi malından olması kaydıyla anneye ait kılarsak nafaka biter, kadın emzirmekle uğraştığından nafaka kazanmaya fırsat bulamaz, dolayısıyla aç kalır, helâk olur, sütü de kaybolur ve emzirme işi ortadan kalkar. Bu durumda emzirme işinin kadının görevi olduğunu düşünürsek, nafaka olması hasebiyle bu görev ondan düşer. İşte biz de kadının bu görevi bulunmadığına hükmederiz ve ücret alabilmesi için sütün mülkiyetini kadına veririz. En doğrusunu Allah bilir.

      [Beşincisi,] bu âyet, ücretin ancak tam olarak fayda elde edildikten sonra verilmesi gerektiğini de göstermektedir. Çünkü Allah sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin buyurmaktadır. Buna göre ücretin, ancak emzirmeden sonra verilmesi gerekir. [Altıncısı,] âyetteki “ucûrahunne” (أُجُورَهُنَّ) yani ücretlerini anlamına gelen lafzı da emzirmenin ancak daha Önce geçmiş olan bir işin kirası olduğunu gösterir. Bundan dolayı âlimlerimiz, ücret ancak İş bittikten sonra verilir, demişlerdir.

      Aziz ve Celîl olan Allah’ın aranızda güzelce konuşup anlaşın! buyurmasının da iki izahı vardır. Birincisi, anlaşın, yani kadın zorluk çıkardığı takdirde çocuğu emzirmek konusunu aranızda istişare edin. İkincisi, anlaşın, yani Cenâb-ı Hakk’ın kendisine mârufu emretmeyi takdir ettiği kişinin tavsiyesine göre hareket edin, yani hâkim size, çocuğa mârufla muameleyi emrettiğinde ona uyun.

      Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir. Yani çocuğu emzirmek konusunda anlaşamazsanız, anne de çocuğu emzirmekten vazgeçerse, o zaman çocuğu emzirmesi için başka bir kadın arayın.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eskinu (أَسْكِنُوهُنَّ)

        İbn Fâris, s-k-n kökünün temelinde "hareketin kesilmesi, sükûnet ve bir yerde karar kılma" anlamlarının yattığını belirtir. Bu kökten türeyen fiilin ayetteki kullanımı, boşanma aşamasındaki kadına sığınacağı, yerleşeceği ve huzur bulacağı bir mekânın (mesken) sağlanmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "iskân" eyleminin sadece fiziksel bir barındırma değil, aynı zamanda korku ve tedirginliğin zıddı olan "sekînet" (iç huzuru) sağlayan bir ortam sunmak olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik tahlilinde, göçebe Arap toplumundaki "geçici konaklama" kavramının Kur'an ile birlikte "hukuki ve kalıcı bir ev içi yerleşim" statüsüne dönüştüğünü; erkeğe, boşadığı eşini iddet süresince korunaklı bir çatı altında tutma sorumluluğu yüklediğini analiz eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki yaygınlığına değinerek, Aramicede de benzer şekilde "yerleşmek" ve "huzur bulmak" anlamlarında kullanıldığını, ayetteki formun ise doğrudan bir himaye ve barınma borcunu inşa ettiğini ifade eder.

        Vu'cd (وُجْدِكُمْ)

        İbn Fâris, v-c-d kökünün "bulmak, bir şeye sahip olmak, güç ve zenginlik" manalarına geldiğini belirtir. Ayetteki "vu'cd" formu, kişinin mali kapasitesini, elindeki imkânları ve ekonomik gücünü temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "vecd" (duygusal coşku) ve "vücud" (varlık) ile aynı kökten geldiğine dikkat çekerek, burada "mevcut olan imkân" ve "mali yeterlilik" anlamında kullanıldığını; erkeğin eşini barındırırken kendi hayat standartları ve ekonomik gücü nispetinde sorumlu tutulduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak "bulunan şey" üzerinden insanın sosyal statüsünü ve ödeme gücünü nitelediğini, dolayısıyla barınma imkânının lüks veya sefalet değil, kocanın reel ekonomik "vücudu" (mevcudiyeti) üzerinden belirlendiğini tahlil eder.

        Tudârru (تُضَارُّوهُنَّ)

        İbn Fâris, d-r-r kökünün "daraltmak, zarar vermek, hoşlanılmayan bir duruma sokmak" anlamlarına geldiğini, "nâfi" (faydalı) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu formun (mufâale) karşılıklı etkileşimi veya bir şeyi kasıtlı olarak yapmayı imlediğini; ayette kadını zor durumda bırakmak, onu evden çıkmaya zorlamak veya psikolojik baskı kurmak amacıyla yapılan her türlü girişimi yasakladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik alanında "zarar" vermenin sadece fiziksel şiddet değil, boşanma sürecindeki tarafların birbirine karşı kullandığı sosyal ve hukuki bir "yıpratma silahı" olarak incelendiğini, Kur'an'ın bu kökle her türlü kötü niyetli müdahaleyi menettiğini analiz eder.

        Tudayyiku (تُضَيِّقُوا)

        İbn Fâris, d-y-k kökünün "genişliğin zıddı, darlık, sıkıştırma ve kısıtlama" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem fiziksel mekânın daraltılmasını hem de geçim (nafaka) ve ruhsal durumun zorlaştırılmasını kapsadığını; ayetteki kullanımın kadının iddet süresini bir hapis hayatına çevirecek veya onu canından bezdirecek her türlü "kuşatmayı" yasakladığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökündeki "sıkıştırma" eyleminin, kadının manevra alanını yok eden, onu seçeneksiz bırakan ve iradesini kırmaya yönelik sosyo-psikolojik bir baskı mekanizması olarak etimolojik bir derinliğe sahip olduğunu ifade eder.

        Enfiku (أَنفِقُوا)

        İbn Fâris, n-f-k kökünün "bir şeyin tükenmesi, çıkıp gitmesi" ve "tünel/yol" anlamlarına geldiğini belirtir. Malın elden çıkarılarak gerekli yere sarf edilmesine "infak" denmesinin sebebi, malın sahibinin mülkiyetinden çıkıp ihtiyaç duyulan alana akmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayetteki bağlamının, hamile olan eski eşin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan zorunlu harcamayı (nafaka) ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki "cömertlik gösterisi" anlamından, İslam ile birlikte "ilahi bir sorumluluk ve hakların iadesi" manasına evrildiğini; ayetteki hamile kadına infak emrinin, çocuğun ve annenin yaşam hakkını koruyan hukuki bir "kaynak aktarımı" olduğunu tahlil eder.

        Erda'ne (أَرْضَعْنَ)

        İbn Fâris, r-d-a kökünün "meme emmek, süt vermek" eylemini ifade eden biyolojik bir kök olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sadece besleme eylemi değil, anne ile çocuk arasındaki fıtri ve hukuki bağı (hıdâne) da temsil ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'da annelik hakları ve sorumlulukları bağlamında merkezi bir öneme sahip olduğunu; bu ayette "süt verme" eyleminin boşanma sonrası kadının emeğinin bir karşılığı olarak "ücrete" konu edilmesinin, kadının bireysel emeğinin kutsallığına ve mülkiyet hakkına etimolojik bir atıf olduğunu vurgular.

        Ucûr (أُجُورَهُنَّ)

        İbn Fâris, e-c-r kökünün "yapılan bir işin veya verilen bir hizmetin bedeli, tazminat" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "ecr"in (ücret), kadının çocuğu emzirmesi karşılığında hak ettiği maddi bedel olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin ticaret dilinden hukuki alana taşındığını; boşanmış bir kadının çocuğunu emzirmesinin bir "gönüllülük" değil, emeğinin karşılığı ödenmesi gereken profesyonel ve hukuki bir hizmet olarak tanımlandığını, bunun da kadının ekonomik bağımsızlığını koruyan bir semantik kurgu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kökündeki "karşılık" manasının, İslam hukukundaki "bedelsiz emek sömürüsü" yasağına dayanak teşkil ettiğini ifade eder.

        Vetemiru (أْتَمِرُوا)

        İbn Fâris, e-m-r kökünün "emir, danışma, bir iş üzerinde toplanma" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki "if'itâl" kalıbı (i'timâr), tarafların bir mesele üzerinde karşılıklı müzakere etmelerini, birbirlerine danışmalarını ve ortak bir karara varmalarını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin tek taraflı bir dayatma değil, çocuğun geleceği ve emzirme şartları konusunda anne ve babanın "meşveret" (danışma) içinde olmaları gerektiğini belirttiğini yazar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak "birbirinden görüş istemek" manasına geldiğini, boşanma sonrası çatışma yerine "müzakere kültürü"nün tesis edilmesini amaçlayan idari bir kavram olduğunu vurgular.

        Taasertüm (تَعَاسَرْتُمْ)

        İbn Fâris, a-s-r kökünün "zorluk, darlık, işlerin sarpa sarması" anlamına geldiğini, "yusr" (kolaylık) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Ayetteki "tefâul" kalıbı, zorluğun tarafların birbirine karşı tutumu sonucu ortaya çıktığını, yani karşılıklı bir uzlaşmazlık ve inatlaşma halini imler. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin emzirme ücreti veya şartları konusunda tarafların birbirine güçlük çıkarmasını, anlaşmaya yanaşmamasını tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik tahlilinde, "usr" kökünün sadece maddi bir darlık değil, iradi bir "çatışma ve tıkanıklık" halini nitelediğini, Kur'an'ın bu kelimeyle tarafları bencillikten ve inatçılıktan sakındırdığını analiz eder.

        Uhrâ (أُخْرَى)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "geride kalan, sonraki, diğeri" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette "başka bir kadın" (sütannesi) anlamında kullanıldığını, öz annenin şartlarda anlaşamaması durumunda çocuğun mağdur edilmemesi için alternatif bir çözüm yoluna işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "sonralık" ve "başkası" vasfının, hukuki süreçlerdeki tıkanıklığı aşmak için sunulan "ikinci bir yol" veya "başka bir imkân" olarak etimolojik bir işlev gördüğünü ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X