Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Talâk Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Talâk Sûresi, 4. Ayet

    وَالّٰٓئ۪ يَـئِسْنَ مِنَ الْمَح۪يضِ مِنْ نِسَٓائِكُمْ اِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلٰثَةُ اَشْهُرٍۙ وَالّٰٓئ۪ لَمْ يَحِضْنَۜ وَاُو۬لَاتُ الْاَحْمَالِ اَجَلُهُنَّ اَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّۜ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ اَمْرِه۪ يُسْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vellâ-î ye-isne mine-lmehîdi min nisâ-ikum ini-rtebtum fe’iddetuhunne śelâśetu eşhurin vellâ-î lem yehidn(e)(c) ve ulâtu-l-ahmâli eceluhunne en yeda’ne hamlehun(ne)(c) vemen yetteki(A)llâhe yec’al lehu min emrihi yusrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar ile âdet görmeyenler hakkında tereddüt ederseniz onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süreleri ise doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona işinde bir kolaylık verir.

      İddet Beklemenin Sebebi

      Alimler iddet konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları rahimin temizlenmesidir derken, bazıları da kendisiyle maksadın tamamlanmış olduğu nikâhı takip eden bir ibadettir, der. Bu sonuncu görüş, bize göre çeşitli açılardan en doğru olan görüştür. Birincisi, rahimin temizlenmesi, talâktan önce edep ve sünnet açısından gereklidir. Binaenaleyh karısını boşamak isteyen kimse kadının hayız görerek rahminin temiz olduğuna dikkat etmesi ve ondan sonra boşaması gerekir. İddet ise ancak talâktan sonra söz konusu olur. Böylece iddetin, az önce söylediğimiz gibi maksadın tamamlanmış olduğu nikâhın ardından bir ibadet olduğu ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. İkinci bir anlam da şudur: İddetle rahmin temizlenmesi kastedilmiş olsaydı onun tek bir hayız görmesi buna kâfi gelirdi. Burada sayı kullanılınca -halbuki rahmin temizliği için tek hayız yeterlidir- onun ilk yoruma dayandığı anlaşılmış olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar. Bu âyet, “kurû” (قُرُوءٍ) lafzından maksadın hayız olduğunu göstermektedir. Bize göre usûlde aslolan şudur: Bir şey müşterek bir isimle zikredilir, sonra o şey tekrar zikredildiği zaman müşterek isme bedel özel ismiyle beyanda bulunulursa, müşterek isimden maksadın ona bedel olarak zikredilen özel isim olduğu anlaşılır. Cenâb-ı Hakk’ın “yüzünüzü yıkayın” buyruğuna bakmaz mısın? Yıkamak kelimesi, su ve her çeşit sıvıyı içine alan müşterek bir lafızdır; aynı âyette bu söze bedel olarak zikredilen “eğer su bulamazsanız” beyanı o müşterek sözden maksadın, burada ona bedel olarak belirtilen özel lafız, yani su olduğu anlaşılır. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Tereddüt ederseniz onların bekleme süresi üç aydır. Buradaki tereddüt ederseniz anlamındaki ifade ile hayzın mı, yoksa iddetin mi kastedilmiş olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bize göre buradaki tereddütten maksat kadınların iddetidir. Çünkü tereddütten maksat hayız olsaydı lafzın; o kadınlar tereddüt ederlerse, yani "inirtebne” (إن ارتبن) şeklinde olması gerekirdi. Yahut da "vellâî yeisne” yerine “vellâî irtebne” (واللائي ارتبن) denilmesi gerekirdi. Âyette erkeklere hitaben tereddüt ederseniz denildiğine göre, bununla hayızdan kesilen ve küçük yaşta olan kadınlar kastedilmiştir, onların iddet süresi de üç aydır. En doğrusunu Allah bilir. Aslında hakkında tereddüt edilen kadın hayız gördüğünde tereddüt yok olur, iddeti hayızla belli olur ve üç ayla iddetten çıkmış olur. Hayızdan kesilen kadınlarla henüz hayız görmeyen küçükler hakkında tereddüdün yok olmasında hiçbir şüphe duyulmaz, zira onların iddeti üç aydır. İşte bundan dolayıdır ki biz âyetteki tereddüt ifadesi hayızdan kesilen kadınlarla henüz hayız görmeyen küçükler hakkındadır, demekteyiz.

      Bazı [Hanefî] âlimlerimiz şöyle demiştir: Erkek hayızdan kesilen, küçük olan veya hamile olan karısını sünnete uygun şekilde boşamak istediğinde, onu dilediği zaman boşayabilir, onu sünnete uygun şekilde boşaması için herhangi bir zaman söz konusu değildir. Daha önce “onları iddetlerini gözeterek boşayın” meâlindeki İlâhî beyanının tefsirinde belirttiğimiz üzere bundan maksat “iddetlerinin önünde boşayın” şeklindedir. Hayız görenin iddetinin iki şeyden biri ile gerçekleştiği bilinmektedir: Ya temizlikle ya da hayızla. Kadının iddetini hayız kabul eden kimse onun mukabiline, yani iddetin tahâretle oluşuna itibar etmemiş olur. İddeti temizlik kabul eden de onun mukabilini, yani iddetin hayızla ilgisini hesaba katmamış olur. Durum böyle olunca, burada mutlaka iddetin mukabili olan bir şeyin varlığını düşünmek gerekir. Böylece burada “iddetin önünde” anlamı ortaya çıkar ve bu, tahâret olarak benimsenir.

      Hayızdan kesilen, küçük olan ve hamile olan kadınlara gelince, onların iddeti üç aydır. Böylelerinin iddetlerine karşılık gelecek gün olarak başka bir şey yoktur. Bundan dolayı diyoruz ki hangi zaman diliminde olursa olsun onlar boşanabilirler. Âdet gören kadınlardan hamile olanların durumu da aynıdır. Bundan dolayıdır ki bize göre, kadının, hayız gördükten sonra gerçekleşen bir ilişkiyi müteâkip boşanmasının yasaklanması, bu ilişkinin kadını hamile bırakabilme ihtimalidir. Böyle bir durumda erkek karısını boşar, sonra da iddet süresinde beliren hamileliğini kabul etmez ise, bu onun için mümkün olmaz. Hayızdan kesilen, küçük olan ve hamile olan kadınlarda ise böyle bir ihtimal hali yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      Şimdi, iddet meselesi, her ne kadar Allah Teâlâ onu, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bir talâkın arkasından zikretmiş ise de, bununla sanki üç talâk kastedilmiştir. Çünkü buradaki iddet. Bakara sûresinde zikredilen “boşanan kadınlar kendi başlarına (evlenmeksizin) üç âdet süresince beklerler” meâlindeki âyette söz konusu edilen iddettir. Çünkü bu sûredeki âyette kısaca “iddeti sayın” buyurmuş, önce lafzı kısaca zikretmiş, sonra açıklamış olmaktadır. Açıklama mücmel olan ifade ile birleştiğinde mâna ve hüküm itibariyle aynı olduğu anlaşılır. Bakara sûresindeki o âyette tek talâkla ve üç talâkla boşamaktan söz edildiği mâlumdur. Cenâb-ı Hakk’ın “boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir” meâlindeki beyanına bakmaz mısın? Buradaki “veya güzellikle serbest bırakmak gerekir” beyanı üç talâkla boşamayı ifade eder. Mesele söylediğimiz gibi olduğunda da, bir erkeğin hamile karısını sünnete uygun olarak üç talâkla boşayabileceği kesinlik kazanır. En doğrusunu Allah bilir.

      Hamile olanların bekleme süreleri ise doğum yapmalarıyla sona erer. îbn Mesûdun (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benimle şu meselede kim cedelleşirse ben de sonuna kadar onunla cedelleşirim: Hamile kadınların bekleme süreleri anlamındaki İlâhî buyruğu, Bakara sûresinde geçen “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler” meâlindeki âyetten sonra nazil olmuştur. Âyet, hamile kadının iddetini doğurmakla belirlemiştir, onun için iki vaktin en uzununu beklemesine gerek yoktur” . Ancak îbn Mesûd (r.a.) cedelleşmeyi göze alıyorsa da Hz. Ali (r.a.) göze almıyor ve şöyle diyor: “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri” anlamındaki âyetin, hamile olanların bekleme süreleri mealindeki âyete dâhil edilmesi doğru değildir” . Çünkü hamile olanlar... meâlindeki cümle sadece talâkın iddeti konusunda kullanılmıştır. Talâkın iddeti ise ölümün iddetini kapsamaz. Binaenaleyh kadın hayızlı olduğu zaman verilen talâkın iddeti ölümün iddetine girmez. Dikkat etmiyor musun, bir erkek hamile olan karısını boşar, sonra kadın iddetini tamamlamadan kocası ölürse, bu kadının ölüm iddeti üç hayız süresine girmez; aksine hayız, ölüm iddetine dâhil olur. Dolayısıyla ona iddet olarak iki vaktin en uzun olanını beklemesi emredilir. Hamile kadının durumu böyledir. Eğer durum karışık ise ihtiyat kabilinden yine iki vaktin en uzun olanını iddet olarak beklemesi emredilir. Çünkü ölüm iddeti, daha önce yapılan bir ilişkiyi gerektirmez. Kocası ilişkide bulunacak durumda olmayan kadınlar için bunun gerekli olduğuna bakmaz mısın? Hamilelik iddeti ve hayız, ancak daha önce yapılan bir ilişkiye dayanır. Ölüm iddeti, hamilelik iddeti cinsinden olmayınca da hamilelik iddetine girmez, ama ihtiyata girer; o da iki vakitten en uzun olanıdır.

      Sonra nafaka temini emrinin hamile kadınlara tahsis edilmesi, hakikatte “onları evlerinden çıkarmayın” anlamına gelen âyetteki muhtevaya dâhil olmayan bir anlam içermesi muhtemeldir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, kadının evden çıkarılması kocasının soyunu korumak için yasaklanmıştı. Dokuz ay geçince, artık soyu koruma konumundan çıkmış olmaktadır; bu itibarla nafaka sorumluluğu da dokuz ayın bitiminde sona ermesi gerekirdi. Fakat Cenâb-ı Hak, onun nafakasını bütün zaman dilimlerinde karşılamaya erkekleri teşvik etmiştir: buradaki zaman da, daha önce yapılan ilişkiden dolayı devam etmektedir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ -bize göre- hamilelerin nafakasını karşılamaya teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      İbn Mesûda (r.a.) gelince, ona göre hamile olanların bekleme süreleri anlamına gelen âyet hitabın başlangıcıdır, dolayısıyla kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar ile âdet görmeyenler hakkında tereddüt ederseniz meâlindeki âyete atfedilmez. Çünkü âdet gören kadınlar hakkında tereddüde düşmenin caiz olmadığını biliyoruz. Bundan dolayı âdet görmeyen kadınlar hakkındaki üç ay bekleme süresi, ancak âdet gören kadınların hayız sürelerine binâen konulmuştur. Hamile olan kadın âdet görme İhtimaline sahip olduğundan böylelerinin iddeti konusunda herhangi bir şüpheye mahal kalmaz. Durum böyle olunca söz konusu âyetin başlangıç hitabı olduğu ortaya çıkar. Başlangıç hitabı olunca da bütün iddet sürelerini kapsar. Onun başlangıç hitabı olduğunu gösteren delillerden biri de, Sübeya bint Haris el-Eslemiyyeden gelen rivayettir. Bu rivayete göre o, kocasının ölümünden on beş gün sonra doğum yapmış, Resûlullah (s.a.) da doğumdan sonra kendisine evlenmesini emretmiştir. Dört ay on gün geçmediği halde Hz. Peygamber’in (s.a.) ona evlenmeyi mübah kılması, hamile kadının iddetinin, her durumda doğum ile sona ereceğini gösterir. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir; Hamile kadın karnındaki çocuk ikiz ise birini doğurduğunda iddeti sona erer. O, bu konuda doğum yapmalarıdır beyan-ı İlâhîyi delil almakta; âyette “hamlehunne” (حَمْلَهُنَّ) yani yükünü denildiğini, “ahmâlehunne” (أَحْمَالَهُنَّ) yani yüklerini denilmediğini söylemektedir” . Ancak onun görüşü iki açıdan doğru değildir. Birincisi, bazı kırâatlarda bu kelime “ahmâlehunne” diye okunmuştur. İkincisi, âyette Cenâb-ı Hak (يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ) yani yüklerini bırakmaları buyurmuş, fakat “yelidne” (يلدن) yani doğurmaları dememiş, böylece yüklerini indirmelerine bağlamıştır. Yük ise, kadının karnında olan her şeyin adıdır. Şayet mesele, Hasan-ı Basrî’nin dediği gibi olsaydı hamile kadının iddeti, karnındakinin bir kısmını doğurduğunda (bitmiş) olması gerekirdi. Halbuki Allah Teâlâ onların iddetini, karnında olan şeyleri doğurmaları şeklinde belirlemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir. Takvanın tek başına zikredildiğinde emirleri de yasakları da kapsadığını daha önce söylemiştik. Buna göre kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa mealindeki beyanda sanki Allah’ın emirlerini terketmekten veya yasaklarını çiğnemekten sakınırsa ona işinde bir kolaylık verir buyurmaktadır. Sonra, ona işinde bir kolaylık verir cümlesinin iki türlü yorumu vardır. Birincisi, Allah bizatihi takva fiilinde ona bir kolaylık verir, yani takvayı onun için kolaylaştırır. Tıpkı “kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa, bunların güzel karşılığına da inanırsa, biz onu işin kolayına yönlendiririz”, yani ona takvâ ve itaat fiillerini kolaylaştırırız, meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. [İkincisi,] bunun her davranışla ilgisi olması ihtimalidir; yani kazancında, ticaretinde ve diğer işlerinde haram işlemekten sakınan kimseye Allah Teâlâ helali kolaylaştırır, şüpheli şeylerden sakınana da mubâhı kolaylaştırır. Ticaretinde Allah’tan korkana Cenâb-ı Hak, kazanacağını umduğu ve beklediği rızkı verir. Diğer bütün işlerde de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yeisne (يئسن)

        İbn Fâris, y-e-s kökünün temel anlamının "bir şeyden ümidini kesmek, bir durumun sona ermesi ve artık beklenti içinde olmamak" olduğunu belirtir. Kelimenin fizyolojik bağlamda, kadının biyolojik olarak çocuk doğurma veya adet görme potansiyelinin sona ermesini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ye's kavramının sadece psikolojik bir ümitsizlik değil, aynı zamanda nesnel bir "kesinti" olduğunu vurgular; ayetteki kullanımıyla, biyolojik bir döngünün geri dönülemez şekilde durmasını tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik alanını inceleyerek, bu kelimenin Kur'an'da sadece manevi bir ümitsizliği değil, bu ayette olduğu gibi hukuki sonuçlar doğuran somut bir "biyolojik imkânsızlığı" nitelemek için teknik bir terim haline geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak "geri dönüşü olmayan bir ayrılış" anlamı taşıdığını, bu ayetteki bağlamıyla kadınların menopoz dönemine girerek eski ritimlerinden koptuklarını bildirdiğini belirtir.

        Mehîd (المحيض)

        İbn Fâris, h-y-d kökünün dilde "akmak, taşmak, bir şeyin süzülerek çıkması" anlamına geldiğini belirtir. "Hâda'ş-şeceru" ifadesinin ağaçtan reçine akmasını tanımlamasından yola çıkarak, bu kökün belirli bir periyotla gerçekleşen fizyolojik akıntıyı nitelediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, mehîd kelimesinin hem adet görme eylemini hem de bu eylemin gerçekleştiği zamanı/mekânı ifade eden bir masdar-isim olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" adlı eserinde kelimenin İbranice "hayyid" ve Aramice "iddâ" ile olan kökensel bağlarına dikkat çekerek, bu kavramın Sami dillerinde kadınlara özgü periyodik temizlenme sürecini ifade eden ortak bir terim olduğunu savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'ani bağlamda sadece tıbbi bir süreci değil, kadının toplumsal ve hukuki statüsünü (iddet süresi gibi) belirleyen merkezi bir nirengi noktası olarak kullanıldığını vurgular.

        Nisâ (نساء)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki ihtimal üzerinde durur; ya n-s-v kökünden "kadınlar topluluğu" anlamına gelir ya da n-s-y kökünden "gecikmek, geride kalmak" manasıyla bağlantılıdır. İkinci ihtimale göre kadınların fiziksel veya toplumsal olarak bazı rollerde erkeğin ardında gelmesi (te'hir) bu isimlendirmede etkilidir. Râgıb el-İsfahânî, "nisve" ve "nisâ" kelimelerinin tekilinin bulunmadığını, doğrudan bir topluluğu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin n-s-e (ertelemek) köküyle olan bağının, kadının biyolojik döngülerindeki gecikmelere veya n-s-y (unutmak) köküyle olan bağının insanın yaratılışındaki unutkanlık vasfına (nasiyyan) işaret edebileceğini, ancak ayetteki kullanımın tamamen hukuki bir özne olarak "kadınlar" grubuna yönelik olduğunu ifade eder.

        İrtebtum (ارتبتم)

        İbn Fâris, r-y-b kökünün "şüphe, kalp titremesi, emin olamama hali" anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin temelinde, zihnin iki durum arasında gidip gelmesi ve bir karara varamaması yatar. Râgıb el-İsfahânî, "reyb"in basit bir şüpheden öte, insanı huzursuz eden ve içinde bir töhmet barındıran kuşku türü olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, kadının yaşından veya fizyolojik durumundan dolayı adet görüp görmediği, dolayısıyla iddetinin ne kadar süreceği konusundaki belirsizliği ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki şüphenin hem hukuki bir belirsizliği hem de bu belirsizlik karşısında duyulan içsel tereddüdü kapsadığını, etimolojik olarak "kararsızlık" zemininde yükseldiğini belirtir.

        Eşhur (أشهر)

        İbn Fâris, ş-h-r kökünün "belirginleşmek, ortaya çıkmak, herkesçe bilinir hale gelmek" anlamlarına geldiğini, ayın gökyüzünde görünerek vaktin girdiğini ilan etmesi nedeniyle aya "şehr" denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "eşhur" kelimesinin şehrin (ay) çoğulu olduğunu ve Kur'an'da zaman ölçüsü olarak vaktin belirlenmiş dilimlerini, özellikle de hukuki süreleri (iddet gibi) tanımlamak için kullanıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin semantik açıdan Cahiliye'deki "belirginleşme" manasından, İslam'ın zaman bilincinde "ibadet ve hukuk takvimi" manasına evrildiğini; ayette ise biyolojik saati duran kadınlar için belirlenmiş "hukuki saati" temsil ettiğini analiz eder.

        Ulâtu (أولات)

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "sahiplik, iyelik" ifade eden ve sadece çoğul olarak kullanılan bir yapı olduğunu belirtir. Kök olarak a-v-l (dönmek, rücu etmek) ile irtibatlı olup, bir şeye sahip olan kişinin o şey üzerindeki tasarrufunu ve onunla olan sıkı bağını imler. İbn Fâris, kelimenin tekili olan "zât"ın yerini tuttuğunu ve ayette "hamile olanlar" (yük sahibi olanlar) ifadesiyle kadınların o anki biyolojik yükümlülüklerini ve mülkiyetlerindeki (karınlarındaki) durumu nitelediğini açıklar.

        Ehmâl (الأحمال)

        İbn Fâris, h-m-l kökünün "taşımak, bir şeyi üzerine almak, ağır yük" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kökten gelen "haml" kelimesinin özellikle karındaki çocuk için kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, dışarıda taşınan yüke "himl", karında taşınan gizli yüke ise "haml" dendiğini belirterek etimolojik bir ayrım yapar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökündeki "ağırlık" manasının, kadının hamilelik sürecinde üstlendiği biyolojik ve psikolojik yükü tam olarak karşıladığını, bu ağır sorumluluğun aynı zamanda iddet süresinin belirlenmesinde ana kriter olduğunu vurgular.

        Yedâ'ne (يضعن)

        İbn Fâris, v-d-a kökünün "koymak, bırakmak, bir yükü indirmek" anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin temelinde, taşınan bir şeyin üzerindeki ağırlığının sona ermesi yatar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayetteki kullanımının "doğum yapmak" manasına gelen mecazi bir ifade olduğunu, kadının karnındaki yükü bırakmasıyla (doğumla) iddetinin son bulduğunu sembolize ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "taşımak" (haml) eyleminin zıt kutbu olarak konumlandığını ve bir sürecin biyolojik olarak nihayete ermesini ifade eden en somut fiil olduğunu analiz eder.

        Yusrâ (يسرا)

        İbn Fâris, y-s-r kökünün "kolaylık, yumuşaklık, bir şeyin rahatça akıp gitmesi" anlamlarını taşıdığını belirtir. Kelimenin aynı zamanda "zenginlik ve genişlik" (yesâr) ile de irtibatlı olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "yusr"un zorluğun (usr) zıddı olarak, işlerin engelsizce yürümesini ve kişinin darlıktan kurtulmasını ifade ettiğini yazar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda geçen bu kelimenin, takva ile hareket eden kişiye Allah'ın olayların akışında bir "akıcılık" ve "çözüm kolaylığı" vereceğini vaat eden ontolojik bir müjde olduğunu, dildeki "yumuşaklık" anlamının hayata yansıması olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X