Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Talâk Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Talâk Sûresi, 3. Ayet

    وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ۜ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yerzukhu min hayśu lâ yahtesib(u)(c) vemen yetevekkel ‘ala(A)llâhi fehuve hasbuh(u)(c) inna(A)llâhe bâliġu emrih(i)(c) kad ce’ala(A)llâhu likulli şey-in kadrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      2. Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın; içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği Allah için özenle yerine getirin. İşte Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğütlenen budur. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir.

      3. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.

      Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın. Bu âyette çeşitli faydalar ile fıkhî hükümler açısından muhtelif deliller vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın, diye buyurmaktadır. Âyetle geçen “mâruf” kelimesi, örfte bir söz türünden olmaktan çok fiil türündendir. Çünkü ancak davranış türünden olarak o kadına iyilik, infak ve benzeri hususlarda güzel muamele yapılmış olur. Bu ise bir fiil türüdür. Öyleyse kadını mâruf şekilde tutmanın hakikati, ancak ona karşı olan davranıştır. Bundan dolayı biz diyoruz ki koca, fiil olarak karısına dönerse, bu rücû sayılır.

      Şayet “Cenâb-ı Hak içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun, buyurmadı mı? Söz olmadan sadece fiil yoluyla şahit tutmak nasıl olacak?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hakk’ın şahit tutun buyurması, herkes bilir ki bu iş zaten şahitlerin huzurunda yapılıyorsa, o zaman şahit tutmanın anlamı olmaz. Onlar olayı duyduklarında, ister şahitlik etsinler ister etmesinler, zaten ona şahit olmuşlardır. Durum böyle olunca, bu şahit tutmak emri, daha önce geçen onları uygun biçimde tutun hükmüne dayandığı ortaya çıkar. Bunun ise fiillere uygulanması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Meseleye başka bir açıdan baktığımızda, “alışveriş yaptığınızda şahit tutun” meâlindeki âyette şahit tutulması emredilmesine rağmen şahitsiz yapılan her türlü akit de caizdir. Şahit tutulması şartı akdi kuvvetlendirmek içindir, Hz. Peygamberin (s.a.) “şahitsiz nikâh olmaz” buyurduğu gibi bu kuvvetlendirme ancak şahitlerin varlığı ile mümkün olur. Buna göre içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun beyanındaki şahit tutma emri, bu işi şahitsiz olarak yapmanın da doğru olacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun. Bu beyan, boşanmak için üç temizlik halinin beklenmesi gerektiğini emreden âyetteki “kurû” lafzından kastedilen mânanın hayız olduğuna da işaret eder. Çünkü buna benzer beyanlar Allah’ın kitabının çeşitli yerlerinde zikredilmiştir: Cenâb-ı Hak bir yerde “kadınlar bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size sorumluluk yoktur” diye buyurmakta, başka bir yerde de “kadınlar bekleme sürelerini tamamladıklarında, aralarında mâkul ve meşru ölçülerde rızalaştıkları takdirde boşayan kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olmayın” buyurmaktadır. Yukarıdaki âyette de bekleme sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun, diye emredilmiştir. Bu âyetlerin, konuları aynı olsa da lafızlarının anlamları farklıdır. Burada, süreyi doldurmak ifadesi ile ya süreyi tamamlayıp bitirmek ya da bitmeye yaklaşmak kastedilmiştir, şeklindeki iki farklı görüş bulunmaktadır. Süreyi bitirmeye yaklaşmak söz konusu olduğunda, bu görev kocaya düşer. Çünkü süre tamamlanmadan önce kadınları tutmak erkeklerin hakkıdır. Erkekler, süre dolmadan kadınlarda hak sahibidirler, ama süre dolduktan sonra hakları biter. İşte buradaki sürelerini doldurduklarında anlamındaki cümle ile süreyi tamamlanmasını değil tamamlamaya yaklaşmak, tamamlamaya yakın zamanı gözetmek kastedildiği sabit olunca, âyetteki “akrâ” (الأقراء) kelimesi ile hayızın kastedildiği de anlaşılmış olur. Zira maksat temizlik olsaydı süreyi tamamlamaya yaklaşmanın anlamı kalmazdı, çünkü çok olması açısından temizlik süresinin sonu yoktur. Halbuki hayızın, bilinen bir süresi vardır; onun süresi ya on gündür veya daha azdır. Şayet on gün ise bu sayılarak bilinir. Eğer on günden az ise, kan kesildiği zaman henüz yıkanmadan da kocası karısına dönüş yapabilir. İşte bu, süreyi tamamlamaya yaklaşmaktır. Sözünü ettiğimiz bu husus ise temizlik günleri İle gerçekleşmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra, Cenâb-ı Hak burada onları uygun biçimde tutun, buyurmaktadır. Buradaki tutmak emri zahirde, iddet süresi içinde kadının, erkeğin mülkiyetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim başka bir âyette, “kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler” buyurmaktadır. Bu beyan, kadını geri alma emrinin uygulanabilmesi için sürenin bulunması gerektiğini göstermektedir. Bu ise, ric'î talâkta ilişkinin haram olduğu görüşünde olan Şâfiîye delil oluşturur. En doğrusunu Allah bilir ya, ama bize göre bunun mânasını, yahut onlardan uygun biçimde ayrılın, ifadesiyle anlarız. Verilen talâkın varlığından sonra bu ifadenin kullanılması, onunla ayrılığın kastedilmediğini gösterir. Onun anlamı şudur: O kadınları iddetleri sona erene kadar terk edin, sonra onlardan ayrılırsınız. Bu durumda verilen o talâkla bir çeşit ayrılık ortaya çıkmış demektir; şöyle ki iddetleri sona ermesi halinde onlardan ayrılmak hak ve meşru hale gelir ve böylece hemen ayrılma durumu ortaya çıkar. Bu sebeple Onları nikâhınızda tutun emri mülkiyetin devamına, “kocaları onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler” meâlindeki beyan da talâkla oluşan şüphenin kaldırılmasına yönelik olur.

      Bu anlayış, Cenâb-ı Hakk’m “Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geriye kadınlarına dönerlerse, Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir. Boşamaya karar vermiş olurlarsa, şüphe yok ki Allah her şeyi işitir ve bilir” meâlindeki beyanın muhtevasına da uygun düşmektedir. Bu âyette “dönerlerse” anlamına gelen “fey’” (فاءو) lafzından maksat rücû etmektir. Bilindiği üzere “îlâ” (ايلاء) ile yani eşine yaklaşmamaya yemin etmekle ayrılığın vukû bulmadığı herkesin malumudur. Ama sonuç itibariyle ayrılık gerektiren îlâ şu anda da ayrılık şüphesini icap ettirir. Bundan maksat da nikâhın zevâlinin tahakkukudur. Buradaki şüpheyi gidermek için de âyette “fey”’ lafzı kullanılmıştır. Erkeğin kadını terketmesi fiili, kadına boşama kararı olarak dönmez. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir.

      Mâruf” kelimesine gelince, biri sana bir iş yapar, sen de onu anlayıp güzel kabul edersen o mâruftur, şayet onu reddeder ve kötü görürsen, mâruf değildir; yahut Cenâb-ı Hakk’m bize bu âyette öğretmiş olduğu müracaât (dönme) ve mufârekât (ayrılma) uygulamalarıdır. Gerçek anlamda mâruf olan kalplerin tatmin olduğu, ruhların huzur ve sükûn bulduğu şeydir.

      İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun. Buradaki içinizden adaletli iki kişi meâlindeki beyan şu demektir: İçimizde fâsıklar da bulunabilir, fakat fısk kişiyi imandan çıkarmaz. Başka bir âyette geçen “rıza göstereceğiniz şahitler” meâlindeki ifade de bunun gibidir. Yani aramızda bazan razı olunamayacak kişiler de olacaktır; onlardaki razı olunmayan nitelik, kendilerini imandan çıkarmaz.

      Şahitlik Allah İçin Yapılmalı

      Şahitliği Allah için özenle yerine getirin. Cenâb-ı Hak burada, şahitliği kendi zatına nispet etmekle, yapılan şahitliğin davalı taraflardan birine zarar, diğerine fayda vermesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmiş ve sanki şöyle demiştir: Şahitlik yapanlardan bazıları şahitliğinin fayda sağlayacağı kişinin memnuniyetine veya öfkesine bakmasın, siz bu görevinizi sadece Allah Teâlâ için yapın.

      İşte Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğütlenen budur. Öğüt, inansın inanmasın herkese verilir, fakat burada, verilen öğütten istifade edeceği bilinen Allah’a ve âhiret gününe inanan insanlar kastedilmektedir. “Sen ancak zikre uyanı uyarabilirsin” meâlindeki âyet de aynı anlamdadır. Yani uyarmak, ancak Kurana uyan insanlara fayda verir. “Onu hakkını vererek okuyanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır” meâlindeki âyet de aynı anlamdadır. Yani iman edenler, Kuranı okumaktan faydalanırlar. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette geçen verilen öğüt anlamındaki ifade, önceki âyetlerde geçen talâk, iddet, kadınları evlerinden çıkarmama ve onların nafakasını karşılama konularında verilen emirler anlamına gelir. Bu emirlere uyanlar ve bu âyetlerde getirilen yasaklardan kaçınanlar, ancak Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Takva

      Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Daha önce anlattığımıza göre “takvâ” kelimesinin, tek başına zikredildiğinde çeşitli emirleri ve nehiyleri düzenlediğini daha önce açıkladık. “Birr” (البر) ve “ihsân” (الاحسان) lafızlarıyla birlikte zikredildiğinde ise her biri ayrı mânaya gelir. Bu âyette takvâ kavramı tek başına zikredilmiştir, dolayısıyla bazı emirleri ve nehiyleri düzenlemiş olması muhtemeldir. Şimdi, kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa mealindeki beyanda açıklanan birtakım sınırlar kastedilmiştir, kim o sınırları ihlal etmezse demektir. Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir, mânasına gelmesi mümkündür. Yahut, kim emrettiği ve nehyettiği konularda Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, şüpheli şeylerden korumak ve haramlardan uzaklaştırmak konusunda Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Bu beyanın hüküm açıklanmayan sınırlarla şüpheli olan sınırlar anlamına gelir. Veya kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa yani, kim emrettiği ve nehyettiği hususlar uygun şekilde gayret ederse, onu hidâyete sevketmek ve gideceği yola iletmek için Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Cenâb-ı Hakk’m “bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz” buyurduğuna bakmaz mısın?

      Takvâya sarılan insanın dünya ve âhiret hayırlarına nail olması mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ takvâyı ve onun peşinden gelen çeşitli âyetlerde zikretmiştir: Bir yerde kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir, buyurmuş; başka bir yerde “kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir”, buyurmuş; diğer bir âyette “Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir karşılık verir” , buyurmuş; bir diğerinde “Allah, takva ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır”, buyurmuş; yani Cenâb-ı Hak kendisine karşı saygılı davrananlara yardım etmek, destek olmak, başarılı kılmak ve korumak suretiyle onlarla beraber olduğunu beyan etmiştir. Allah’ın yardım ettiği insanı kimse mağlup edemez. O’nun koruduğu birini kimse saptıramaz. İşte insan bu iki özelliğe sahip olursa, dünya ve âhiretin bütün hayırlarına ulaşır. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa mealindeki cümle, kim Allah’ın cezasından sakınırsa, dünyada sıkıntıya uğramaktan, ölümün sarhoşluğundan ve sıkıntısından, âhiret sıkıntılarından ve belalarından ona bir çıkış yolu gösterir, anlamına gelmesi de mümkündür. Keza kim kazancında ve ticaretinde Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Cenâb-ı Hak şüpheli ve haram olan şeylerden salim olması için ona bir çıkış yolu gösterir, anlamına da gelebilir. Nihayet burada geçen âyetlerde konulan sınırlara uyup kadınlarla arkadaşlık konusunda kendisine emredilen çizgiyi koruyarak kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah onun önem verdiği her iki cihetten de kendisine bir çıkış yolu gösterir, anlamlarına da gelir.

      Ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Bu cümlenin, kişi, âyette belirtilen sınırları koruduğu zaman belirttiğimiz şekilde mal ve kadın konusunda onu rızıklandırır, anlamına gelmesi mümkündür. Bunun her türlü ticaret ve kazanç yolları anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Çünkü tüccarlar, ticaretlerine kattıkları şüpheli işlemler ve haramlardan dolayı kazanıp mallarını çoğalttıklarını zannederler; bunlardan uzak durdukları takdirde ise aynı şekilde kazanamayacaklarını düşünürler. İşte Cenâb-ı Hak onlara, ticaretlerinde şüpheli ve haram olan şeylerden uzak durdukları takdirde hiç beklemedikleri yerden kendilerine rızık vereceğini haber vermektedir. Bu âyetin, kâfirlere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü onlar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme, iman ettikleri takdirde, rızıklarının eksileceğinden ve sıkıntıya düşeceklerinden korkuyorlardı. Cenâb-ı Hakk’m “Biz seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Sanki Allah Teâlâ, İslâm’a girmekle uğrayacaklarını zannettikleri zararlar konusunda onlara güvence vermekte, şayet O’nun birliğine inanır ve peygamberine iman ederlerse, hiç beklemedikleri yerden kendilerine rızık vereceğini ve geçimlerini bollaştıracağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Bu beyan, başına gelen her türlü felâkete karşı Allaha dayanan ve her nevi belaya karşı Ona teslim olan anlamına gelebilir. “Vekil” (الوكيل), bütün işlerin kendisine havale edildiği kişidir; onun koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Başına gelen felâketlere karşı Allah’a dayanan insana Allah kâfidir, onun işleri Allah’a havale edilmiştir. Ona koruyucu, yardımcı ve destekçi olarak Allah kâfidir.

      Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Yani İnsanların başına geleceğini haber vermiş olduğu hükmünü, vadini ve tehdidini (vaîd) mutlaka yerine getirir. Dilediğini sonuca ulaştırandır mealindeki beyan. Allah, peygamberine, ümmetinin son nesline kadar tebliğ etmesini emrettiği şeyleri, sanki Resûl-i Ekrem onlara tebliğ etmiş gibi boyun eğmelerini sağlayandır, anlamına da gelebilir.

      Allah her şey için bir ölçü koymuştur. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir; Kulların amellerinden her birinin âhirette mutlaka bir ölçüsü ve sevabı vardır. Bize göre ise bunun anlamı şudur; Cenâb-ı Hak, kıyamet gününe kadar güzel ve çirkin, olmuş ve olacak her şey için İlâhî hikmete bağlı bir ölçü koymuştur. Kulların fiillerine bakmaz mısın; bu fiiller bir zaman ve mekânda ve belki şartlar dâhilinde insanların tedbirinden sâdır oluyor, Cenâb-ı Hak ise o kulun fiilini kendisinin koymuş olduğu ölçüden meydana getirmiş olduğu bilinsin diye o mekânı, o zamanı ve o fiili takdir etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ona hiç beklemediği yerden rızık verir mealindeki cümlenin başka bir izahı da şöyledir: Cenâb-ı Hak bütün rızkı insanların beklemediği yere koymuş olsaydı da olurdu. Çünkü hakikatte rızık, insanın beslendiği ve güç-kuvvet kazandığı bir şeydir, bu ise bizzat yemek ve içmekle değil yeme ve içme gücünün organlara dağılması ile kazanılır. Bu da ancak Cenâb-ı Hakk’ın lütfü sayesinde gerçekleşmektedir. Buna göre yemek ve içmekle kazanılan kuvvet ancak insanın beklemediği bir şekilde uzuvlara ulaşması ile mümkün olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir. Bu beyanda Allaha saygısızlıktan sakınmayana, beklemediği yerden rızık vermeyeceği anlamı yoktur. Çünkü biz dünyada, Allah’a saygısızlıktan sakınsın sakınmasın her insana Cenâb-ı Hakk’ın hiç beklemediği yerlerden rızıklandırdığını görmekteyiz. Bu halde âyetteki tahsisin faydası orada yok ise de şurada kalanı reddetmek değildir. Ama söz konusu tahsisin faydası şudur: Allah'a saygısızlıktan sakınan kişiyi O, hiç beklemediği helâl yollardan rızıklandırır ve böylesi bundan dolayı asla kınanmaz. Halbuki Allah'tan korkmayanlar için böyle bir durum söz konusu değildir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.

      Kim Allah'a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Bu beyan sebeplere başvurmayı terketmeye işaret etmez. Ne var ki Cenâb-ı Hak, insanların birbirlerine sığındıklarını ve birbirlerinden yardım istediklerini görünce Allah’a yönelip sığınmalarını emretmiştir. Ayrıca bütün bu sebepleri, rızıklarının kendisine bağlandığı bir ana eksen değil, üzerlerine yüklenen bir imtihan olarak görmelerini emretmiştir. Cenab-ı Hakk'ın, “Allah’ın lütfundan nasip arayın” buyurduğunu görmez misin? O ticaretten bu lütfü anlaması gerektiğini nasıl emretmiştir? Dolayısıyla bütün o çalışmalar, insanların, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna ulaşması için bir sebeptir. Rızık konusunda gayeye ulaşmanın ve her türlü korkudan emin olmanın ana merkezi Cenâb-ı Hak’tır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yerzukuhu (يَرْزُقْهُ)

        İbn Fâris, r-z-k kökünün dilde "sürekli olan bağış, nasip ve kendisinden faydalanılan her türlü imkân" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "El-Müfredât"ta rızkın sadece maddi yiyecekler değil, ruhu ve zihni besleyen her türlü ilahi lütfu kapsadığını, bu ayette ise boşanma sürecindeki birinin hiç ummadığı yerlerden rızıklandırılmasının ilahi bir teminat olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, rızık kavramının semantik açıdan Cahiliye dönemindeki "kabile reisinin dağıttığı ganimet" anlamından, Kur'anî bağlamda "mutlak egemen olan Allah'ın kullarına can suyu mahiyetindeki karşılıksız lütfu" manasına evrildiğini analiz eder.

        Yahtesib (يَحْتَسِبُ)

        İbn Fâris, h-s-b kökünün dilde "saymak, hesap etmek, bir şeyin miktarını belirlemek ve zannetmek" manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ihtisab" kelimesinin bir şeyi önceden planlayarak veya bir hesaba dayandırarak beklemek anlamına geldiğini; ayetteki "hiç hesap etmediği yön" ifadesinin ise, insan aklının ve planlama kapasitesinin ötesinde, nedensellik bağlarının dışında gerçekleşen ilahi müdahaleyi simgelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin insanın sınırlı rasyonalitesi (hisab) ile Allah'ın sınırsız yaratma gücü arasındaki ontolojik farkı vurguladığını, insanın matematiksel beklentilerinin bittiği yerde ilahi takdirin başladığını tahlil eder.

        Yetevekkel (يَتَوَكَّلْ)

        İbn Fâris, v-k-l kökünün temelinde "bir işi başkasına devretmek, acziyetten dolayı başkasına güvenip dayanmak" manasının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, tevekkülün sadece pasif bir bekleyiş değil, kalbin ve iradenin mutlak vekil olan Allah'a tam bir teslimiyetle bağlanması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, tevekkül kavramını Kur'an'ın merkezi ahlaki kategorilerinden biri olarak görür; buna göre insan kendi çabasını ilahi iradeye eklemlemekte ve sonucu Allah'a bırakmaktadır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, v-k-l kökündeki "vekâlet" unsurunun, kulun kendi üzerindeki tasarruf yetkisini gönüllü olarak en yüce otoriteye teslim etmesi ve bu sayede psikolojik bir emniyet alanı oluşturması şeklinde etimolojik bir derinliğe sahip olduğunu belirtir.

        Hasbuhu (حَسْبُهُ)

        İbn Fâris, h-s-b kökünün bir diğer anlam boyutunun "yeterlilik, kâfi gelme" olduğunu, "Allah bana yeter" ifadesinin bu köke dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir kimsenin başka hiçbir yardımcıya veya dayanağa ihtiyaç duymayacak şekilde tam bir doyuma ve desteğe ulaşmasını ifade ettiğini yazar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin "hesap" köküyle olan bağının, Allah'ın kuluna olan desteğinin rastgele değil, onun ihtiyacına tam olarak denk gelecek şekilde "hassas bir ölçüyle" sunulduğu manasına geldiğini analiz eder.

        Baligu (بَالِغُ)

        İbn Fâris, b-l-g kökünün "nihayete ermek, hedefe ulaşmak, bir sürecin tamama ermesi" anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir amacın gerçekleşmesi için gereken son noktayı temsil ettiğini, Allah'ın emrinin "balig" olmasının ise O'nun muradının hiçbir engel tanımadan mutlaka gerçekleşeceği ve hedefine varacağı anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, semantik tahlilinde bu kelimenin ilahi iradenin önlenemez doğasını ve yaratılış üzerindeki mutlak nüfuzunu simgelediğini; Allah'ın koyduğu hükmün zamanı geldiğinde kaçınılmaz olarak kemale ereceğini belirttiğini vurgular.

        Amrihi (أَمْرِهِ)

        İbn Fâris, e-m-r kökünün "buyruk, iş, durum ve olay" gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem bir otoritenin verdiği "emir" hem de gerçekleşen "iş" manasına geldiğini; ayette ise Allah'ın belirlediği yasanın veya gerçekleştireceği takdirin bizzat kendisini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "emr" kelimesinin Kur'an'da yaratıcı "ol" (kun) kelimesiyle irtibatlı olduğunu, bu yüzden Allah'ın işinin her türlü insani müdahalenin ötesinde bir varlık hiyerarşisine sahip olduğunu analiz eder.

        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, c-a-l kökünün "yapmak, yaratmak, bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek, bir şeyi yerli yerine koymak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "halaka" (yaratmak) kelimesinden daha genel olduğunu, sadece yoktan var etmeyi değil, var olan üzerine bir sistem, bir ölçü ve bir yasa koymayı da kapsadığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak kaostan düzene geçişi ve bir nesneye yeni bir vasıf kazandırmayı imlediğini; bu bağlamda Allah'ın her şeye bir ölçü "kılması"nın, evrendeki nizami sürekliliği ifade ettiğini belirtir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün temelinde "istemek, irade etmek" anlamının bulunduğunu, dolayısıyla "şey" kelimesinin "irade edilen ve varlık sahasına çıkan her unsur" için kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bunun var olan veya var olması tasavvur edilen her türlü tikel gerçekliği kapsayan en genel isim olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, ontolojik tahlilinde "şey" kavramının Kur'an'da mutlak bir belirlenmişlik içinde olduğunu, hiçbir unsurun ilahi iradenin dışında kalamayacağını ifade eder.

        Kadran (قَدْرًا)

        İbn Fâris, k-d-r kökünün "ölçmek, miktarını belirlemek, gücü yetmek ve bir şeyin kıymetini takdir etmek" anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kadr" kelimesinin bir şeyin hikmete uygun olarak belirlenmiş sınırı ve miktarı olduğunu; Allah'ın her şey için bir "kadr" belirlemesinin, olayların bir tesadüf değil, hassas bir matematiksel denge içinde cereyan ettiğini gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "Kader" kavramının çekirdeğini oluşturduğunu, ayetteki bağlamıyla zorlukların ve rızkın rastgele değil, önceden tayin edilmiş bir "ölçü" dahilinde verildiğini semantik olarak inceler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kökteki "güç yetirme" ile "ölçü koyma" arasındaki zorunlu bağa dikkat çekerek, bu ölçülerin ancak mutlak güç sahibi bir irade tarafından konulabileceğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X