Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Talâk Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Talâk Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ رَبَّكُمْۚ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ لَا تَدْر۪ي لَعَلَّ اللّٰهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذٰلِكَ اَمْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu iżâ tallektumu-nnisâe fetallikûhunne li’iddetihinne ve ahsû-l’idde(te)(s) vettekû(A)llâhe rabbekum lâ tuḣricûhunne min buyûtihinne velâ yaḣrucne illâ en ye/tîne bifâhişetin mubeyyine(tin)(c) vetilke hudûdu(A)llâh(i)(c) vemen yete’adde hudûda(A)llâhi fekad zaleme nefseh(u)(c) lâ tedrî le’alla(A)llâhe yuhdiśu ba’de żâlike emrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve bekleme sürelerini iyice hesap edin. Rabb’iniz Allah’a saygısızlıktan sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa aslında kendisine yazık etmiş olur. Bilemezsin ki; belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir.

      İddet

      Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın. En doğrusunu Allah bilir ya, burada dolaylı bir ifade olmalıdır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Ey peygamber! Ümmetine, eşlerinizi boşamak istediğinizde, iddetlerini gözeterek boşayın, diye söyle! Âyetin böyle anlaşılması gerektiğinin delili de, devamındaki hitap cümlesinin kadınları boşayacağınız zaman, iddetlerini gözeterek boşayınız, şeklinde kullanılmış olmasıdır. Yahut da âyet Hz. Peygambere (s.a.) hitap etmekte, fakat ümmeti kastedilmektedir; Kur’ân-ı Kerîmde bunun örnekleri çoktur. İddetlerini gözeterek boşayın; Allah Teâlâ, boşamanın, iddet gözetilerek yapılması gerektiğini emretmekte ve fakat İddet gözeterek boşamanın nasıl olacağını açıklamamaktadır. Âyetin bazı kıraatlerinde iddetlerinin önünde boşayın şeklinde bir zaman tayini yer almaktadır. Bu açıklamanın yapılmamasının sebebi şudur; Resûlullah (s.a) onu ashabına açıklamış, onlar da bunu anlamış dolayısıyla Allah Teâlâ âyette açıklamaya yer vermemiştir, yahut da içtihatla anlamaları için bilginin beyanını müminlere havale etmiştir. Sonra, “iddetlerinin önünde” meâlindeki ifade, İddetten önce mânasına geldiği gibi iddetlerinin ön tarafında -ki ondan maksat da hayızdır- anlamına da gelir. İddet müddetinin temizlikle başladığını söyleyenler, “kubul” (قُبُل) kelimesinin “temizliğin başında” anlamından kinaye olduğunu ifade ederler. Bunun, hayızla başladığını söyleyenler ise, “kubul” lafzına iddetin ön tarafı anlamını verirler ki o da hayızın başıdır. Şimdi bu iki yorumdan hangisinin daha münasip olduğuna bakmamız gerekir. Kocanın, kadınla ilişkide bulunulmadığı bir temizlik müddetinin sonunda boşanması gerektiğinde fakihlerin icmâi vardır. Bu durum, "kubul” kelimesini, iddetin önündeki zaman diye yorumlamanın daha doğru olduğunu göstermektedir. Bu da hayızdır, dolayısıyla hayızla iddete başlamak daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir.

      Aziz ve Celîl olan Allah’ın iddeti sayın emrinden iki şey anlaşılır: Birincisi, iddet süresi İçinde uyulması gereken hükümleri ve hakları koruyup yerine getirin. İkincisi, kadınların iddetlerini koruyun, bundan maksat da beklemek zorunda oldukları hayız sayısıdır, bunun az veya çok olmamasıdır. Sonra, Allah Teâlanın bu “sayma” işini kocalara yüklemesinin iki sebebi olabilir: Birincisi, o süre zarfında kadının hakları ve maişetinin kocaların sorumluluğunda bulunmasıdır. İkincisi, iddet süresi içerisinde çocukların korunup güven altına alınmasından doğan faydanın da onlara aİt bulunmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’iniz Allah’a saygısızlıktan sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Buradaki onları evlerinden anlamına gelen ifade -Allah kendilerine rahmet eylesin- âlimlerimize ait bir görüşün doğruluğunu göstermektedir. Şöyle ki adamın biri, falancanın evine girmeyeceğine dair yemin etse, sonra da girse, o kişi orada emanetçi veya kiracı olarak bulunsa bile yeminini bozmuş olur. Bunun delili, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette Cenâb-ı Hakk’m, evlerin mülkiyeti hakikatte kocalarına ait olduğu halde onu kadına nispet etmesidir. Yüce Allah’ın “O kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Sonra da Cenâb-ı Hak onları evlerinden çıkarmayın buyurmaktadır. Buradaki evlerinden tamlaması ile, kocalarının onları iskân etmiş olduğu ev kastedilmiştir. İşte evin kadına nispet edilmesi sahih olunca, mezhep âlimlerimizin görüşünün sahih olduğu da ortaya çıkmış olur. İmam Şâfiî, falancının “meskenine” girmeyeceğine yemin eden, sonra da onun kiracı olarak oturduğu meskene giren kişi hakkında yeminini bozmuş olur demiş; falanın evine (beyt) girmeyeceğim diye yemin eden kimse ise yeminini bozmuş olmaz, demiştir. O, yeminini bozmuş sayılacağına “mesken” lafzı ile delil getirmiştir, çünkü yapılan yemin, içinde oturulan meskenin hakikatidir. Şayet bu durum, onun yemininin bozulmuş sayılacağının delili ise ve o adamın içinde yaşadığı meskene girmekle yemini bozuluyorsa, onun geceyi geçirmiş olduğu eve (beyt) girmesiyle de yemini bozulmuş olmalıdır. Bilinmelidir ki yeminin bozulması meselesi “beyt” yani ev anlamındaki kelimeye daha yakındır, çünkü Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, içinde geceyi emanetçi olarak geçirmiş olsalar da evleri (buyût) kadınlara nispet etmiştir; fakat bu muhteva “süknâ” kökünde bulunmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça. Burada apaçık anlamına gelen kelime “mübeyyine” diye de, “mübeyyene” diye de okunmuştur. Bazıları buradaki istisnâyı, onları evlerinden çıkarmayın meâlindeki cümleye, bazıları da onlar da çıkmasınlar anlamındaki cümleye bağlar. Bunların her birinin ikişer açıklaması vardır: Birincisi, apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar meâlindeki cümleye kadının zina etmesi kastedilmiştir; yani zina ederlerse kendilerine had uygulanması için evden çıkarın! [İkincisi,] kocasının aile efradına karşı kötü dil kullanmaları kastedilmiştir. Buna göre de, kötü dil kullanmaları halinde onları evden çıkarın, denilmektedir.

      İstisnayı onlar da evden çıkmasınlar meâlindeki cümleye bağlayanlar buna “lâkin” (لَٰكِن), yani fakat mânası verirler. Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlik dilenir” meâlindeki âyeti gibidir. Yani orada boş söz değil, fakat hoş söz duyarlar. Bu âyette “selâm” lafzının “lağv” (اللغو) kelimesinden istisnâ edilmesi ihtimali yoktur. Çünkü lağivde selâmet yoktur ki ondan istinâ edilmiş olsun. Allah Teâlâ’nm apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça kendileri de çıkmasınlar, buyurması da bunun gibidir. O, sanki şöyle buyurmuştur: Onlar çıkmasınlar, fakat çıkacak olurlarsa bu hayâsızlıktan olur. Bu durum, buradaki çıkış yasağının intikale değil, bizatihi çıkma fiiline yönelik olduğuna işaret eder.

      Diğer bir açıdan âyete bakıldığında, “bir hayâsızlık yapmış olmadıkça evlerinden çıkmasınlar” ifadesi göze çarpar, şayet çıkarlarsa bir hayâsızlığa düşmelerinden korkulur. Nitekim Hz. Peygamberin (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Efendisinin izni olmadan evlenen köle zinakârdır”. Bunun anlamı, şayet izinsiz evlenir ve ilişkide bulunursa zina etmiş sayılır şeklindedir. O’nun, evlenerek ilişkide bulunmasından ve bunun da zina sayılabileceğinden korkulduğu için izinsiz evlenmesi yasaklanmıştır, yoksa bizâtihî evlenmenin zina olacağı anlamında değildir. İşte bir hayâsızlık yapmış olmadıkça evlerinden çıkmasınlar meâlindeki beyanda getirilen yasaklama, bizâtihî evden çıkmasına değil, bunun kendisini hayâsızlığa götüren bir vasıta ve yol olmasına yöneliktir. Sonra da Allah Teâlâ burada apaçık anlamına gelen “mübeyyine” (مُّبَيِّنَةٍ) lafzını kullanmaktadır. Bu lafzı “mübeyyine” (yânın kesresi ile) diye okuyanlara göre mâna şudur: Kişi kötülüğü düşündüğü zaman onun gerçekten hayasız olduğunu anlar. “Mübeyyene” (yâ’nın fethası ile) okuyana göre ise onun hayâsız oluşu, deliller ve hüccetlerle apaçıktır, anlamını kasteder.

      Allah’ın Koyduğu Sınırlar

      Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. “Hudûd” engeller, geçilmesi helâl olmayan yasaklar demektir. Buradan hareketle kapıcıya haddâd (الحداد) denilmiştir, çünkü onun koyduğu sınırlar her nevi eşyanın o sınırı geçmesine mani olmaktadır. Haddin gerçek anlamı varılan son nokta, ötesine geçilemeyen sınır demektir. Durum böyle olunca bunu tefsir edecek olan kişi, isterse onu itâat ile mâsiyet veya helâl ile haram arasındaki sınır diye yorumlar, çünkü Cenâb-ı Hak bu âyette çeşitli yasakları zikretmiş ve bütün bunları “sınırlar” diye anmıştır.

      Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa aslında kendisine yazık etmiş olur. Yani kendine zarar vermiş olur. Bu ilâhı beyanın anlamı şöyle de olabilir: Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu sınırı aşan kimse, kendisini, Rabb’inin koymadığı bir mekâna koymuş olur. Zulmün gerçek anlamı, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Âyetin diğer bir yorumu da şöyledir: Allah’ın koyduğu engelleri ve yasakları aşan kimse kendine zulmetmiş olur. Cenâb-ı Hak, konulan yasakların yol açtığı fayda ve zararlar Allaha değil imtihan edilenlerin şahsına döneceğini ifade etmektedir.

      Bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir. Yani karısını boşamasın, çünkü boşayacak olursa, belki de Allah, ondan sonra yaptığı şeyden bir pişmanlık veya kadına bir arzu yaratacaktır, bunu bilemez. Burada yasağın bizâtihî talâka işaret ettiği görülmektedir. Talâkın İlâhî hikmet gereği istenmeyen bir şey olduğunu daha önce açıklamıştık. Zira o, Allaha yaklaşma vasıtalarından biri değildir ki onunla Allaha daha yakın olunsun, faydalı bir iş değildir ki onunla daha çok fayda elde edilsin. Bilâkis ondan maksat eğitmek ve kurtuluştur. Tek talâk vermek fazlasına da yeterlidir. Bu âyet sanki bizâtihî talâktan ve birden fazla talâk vermekten sakınmaya işaret etmektedir.

      Bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir. Bu beyanın yorumundan maksat, şayet kadına arzu duymak ve geçmişe dair pişmanlık duymaksa bu, Mûtezile’ye ait görüşlerin yanlış olduğunu gösterir. Şöyle ki arzu ve pişmanlık, kullara ait fiillerdendir. Halbuki bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir, meâlindeki cümlede Allah onu kendi zatına nispet etmektedir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakk’ın, kulların fiillerini bir eylem ve tedbir olarak yarattığı ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.

      Şâfiî âlimleri şöyle demiştir: Onları boşayın anlamındaki “fetallikûhunne” sözü, talâkın sayısını değil boşama vaktini ifade eder. Koca, kaç kez talâk verecekse o vakitte verir. Ancak bu görüş doğru değildir; çünkü bu âyet ancak iki şekilde yorumlanırsa doğru olur: Maksat ya talâkın miktarı konusunda insanlar arasında yerleşen anlayıştır, ya da onun hikmeti konusundaki anlayıştır. Onları boşayın meâlindeki beyandan sözünü ettiğimiz iki cihetten de üç talâk mânası çıkmaz. Bir insan başka birine “karımı boşadım” dese, bunun üç talâka işaret etmesi için, onun üç talâka niyet etmiş olması gerektiğine bakmaz mısın? İşte bu da, söz konusu âyetten sayı olarak üç talâkın anlaşılamayacağını gösterir. Meselenin hikmet yönüne gelince; daha önce de belirttiğimiz üzere talâk, Allaha yaklaşma vasıtalarından biri değildir ki daha yakın olabilmek için daha çok talâk verilmesi istensin; faydalı bir iş değildir ki daha çok fayda görmek için daha çok talâk verilmiş olsun. Ondan maksat sadece terbiye etmek ve kurtuluştur. Buradan da onun ruhsat anlamında meşru görüldüğü sonucu çıkar. Ruhsatların ise bir eylemin çok yapılması ile ilgisi yoktur. Durum böyle olunca, onları iddetlerini gözeterek boşayın mealindeki cümleden üç kez boşayın anlamı çıkmaz. Talâkın sayısını bildirmek, onun vaktini bildirmekten daha uygundur; çünkü talâk için tayin edilen vaktin geçmesi ona zarar vermez. Fakat şüphe yok ki talâk sayısının fazla yapılması kendisine zarar verir. En doğrusunu Allah bilir. Onları boşayın anlamındaki cümleden üç talâk kastedilmediğinin delillerinden biri de, “Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun” meâlindeki âyettir. Buna göre, şayet üç talâk kastedilseydi onları nikâhlarında tutmalarının mümkün olmayacağında şüphe yoktur. Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun, anlamındaki ifadenin, daha önce geçen onları boşayın cümledeki talâka işaret ettiği de mâlumdur. Şayet maksat üç talâk olsaydı, onları ya uygun biçimde tutun diye buyurulmasının anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nebiy (النبي)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Lüga" adlı eserinde kelimenin n-b-e kökünden türediğini ve temel anlamının "haber, önemli bilgi" olduğunu belirterek, peygamberin ilahi kaynaktan haber getiren kişi sıfatıyla bu ismi aldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "El-Müfredât"ta bu görüşü destekleyerek kelimenin sıradan bir haber değil, büyük bir fayda barındıran ve kesinlik ifade eden "nebe" köküne dayandığını vurgular. Batılı araştırmacılardan Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" adlı çalışmasında kelimenin kökeninin Arapça dışı olduğunu savunarak, Aramice veya Süryanice "nbîyâ" ve İbranice "nābî" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, bu kelimenin Yahudi-Hristiyan geleneğindeki peygamberlik kurumunu ifade etmek için diller arası bir ödünçleme olduğunu ileri sürer. Theodor Nöldeke de "Neue Beiträge zur semitischen Sprachwissenschaft" eserinde bu tezi onaylayarak, n-b-e kökünün saf Arapça kullanımında doğrudan dini bir makamı veya elçiliği ifade edecek şekilde doğal bir evrim geçirmediğini, kelimenin dışarıdan gelen dini terminolojinin bir parçası olarak Kur'an kelime dağarcığına yerleştiğini analiz eder.

        Talak (الطلاق)

        İbn Fâris, t-l-k kökünün etimolojik olarak "serbest bırakmak, bir bağı veya düğümü çözmek, salıvermek" temel anlamlarına sahip olduğunu, bağlarından kurtulan bir devenin durumunu tasvir etmekten evrilerek kadının evlilik bağından serbest kalmasını ifade etmeye başladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu çözülmenin sadece fiziksel değil hukuki ve bağlayıcı bir akdin sonlandırılması manasına geldiğini, evlilik düğümünün (ukdetü'n-nikâh) çözülmesini sembolize ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "Kur'an'da Allah ve İnsan" ile "Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar" adlı eserlerinde semantik bir analiz yaparak, "talak" kavramının İslam öncesi Cahiliye döneminde erkeğin mutlak ve keyfi bir tahakküm aracı olarak kadını herhangi bir sorumluluk olmaksızın bağsız bırakması anlamına gelirken, Kur'an'ın bu ayetteki bağlamıyla kelimenin semantik alanını tamamen değiştirdiğini; kelimenin artık iddet, bekleme süresi ve karşılıklı haklar ile sınırlanmış, belirli kurallara bağlanmış ahlaki ve hukuki bir süreci ifade eden yepyeni bir İslami terminolojiye dönüştüğünü vurgular.

        İdde (العدة)

        İbn Fâris, kelimenin a-d-d kökünden geldiğini ve "saymak, hesap etmek, miktarı belirlemek" gibi matematiksel ve niceliksel bir anlama sahip olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin zamanla sadece sayma eylemini değil, "sayısı belirlenmiş günleri veya aydan aya olan döngüleri bekleme süresi" şeklinde somut bir isme dönüştüğünü, ayetin bağlamında kadının talak sonrası evde beklemesi gereken ve günleri titizlikle sayılan zaman dilimi formunu aldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, saymak eyleminden türeyen bu kelimenin, sıradan bir zaman ölçümünden çıkıp evlilik kurumunun sonlandırılmasındaki ilahi bir sınır ve kadının mağduriyetini önleyen hukuki bir koruma mekanizmasına dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin etimolojik kökenindeki "sayma" ve "hesaplama" eyleminin, İslam hukuku çerçevesinde kadının rahmindeki temizlik veya adet döngülerinin titizlikle takip edilmesi şeklindeki fıkhi bağlamı doğrudan inşa ettiğini, dildeki matematiksel kesinliğin boşanma sürecindeki hukuki kesinliğe ve nesebin korunmasına referans verdiğini ifade eder.

        Fahişe (فاحشة)

        İbn Fâris, f-h-ş kökünün dildeki ana karşılığının "haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak, son derece çirkin ve kötü olan şey" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin söz veya eylem olarak her türlü çirkinliği kapsadığını, ancak bağlam gereği evlilik kurumuna ve ahlaki nizama zarar veren, meşru sınırları açıkça ihlal eden iffetsizlik veya zina gibi ağır ihlalleri tanımlamak için özelleştiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi Arapçasında bu kökten türeyen kelimelerin genellikle aşırı cimrilik, oburluk veya toplumsal normları bozan herhangi bir uç noktadaki eylem için kullanılırken, Kur'an'ın bu kelimeyi doğrudan cinsel ahlak, ilahi iffet yasaları ve ağır günahlar kategorisinde yeniden tanımladığını; ayetteki kullanımın kadının evden çıkarılmasını meşrulaştıran tek istisna olan "apaçık bir ahlaksızlık" şeklinde ilahi bir kırmızı çizgi olarak semantik değişime uğradığını belirtir.

        Hudud (حدود)

        İbn Fâris, h-d-d kökünün "engel olmak, mani olmak, iki şeyin birbirine karışmasını önleyen ayırıcı ve keskin çizgi" manasına geldiğini ifade ederek, kelimenin temelinde koruyucu bir sınır çekme eylemi olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, tekili "hadd" olan kelimenin nesneler arasındaki fiziksel engellerden veya toprak sınırlarından, Allah'ın aşılmasını ve yaklaşılmasını yasakladığı hükümler ve kanunlar manasına evrildiğini, insanın eylemlerini sınırlayan ilahi çerçeveyi ifade ettiğini yazar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin semantik tahlilinde, kelimenin göçebe Arap kabilelerinin meralarını belirleyen bölgesel sınırlarından, evrensel ve ahlaki ilahi yasalara geçiş yaptığını; ayetteki bağlamıyla boşanma sürecindeki tarafların sınırlarını belirleyen ve aşıldığında kişinin doğrudan kendisine zulmetmesine yol açan ontolojik bir denge sistemine dönüştüğünü inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin etimolojik yapısındaki "engel olma" vasfının salt bir cezalandırma veya özgürlüğü kısıtlama değil, aileyi, kadını ve erkeği toplumsal kaostan koruyan bir "güvenlik bariyeri" işlevi gördüğünü, ayette vurgulanan bu sınırların insanın kendi varlığını ve fıtratını koruması için çizilmiş etimolojik bariyerler olduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X