Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tahrim Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tahrim Sûresi, 10. Ayet

    ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Daraba(A)llâhu meśelen lilleżîne keferû-mraete nûhin vemraete lût(in)(s) kânetâ tahte ‘abdeyni min ‘ibâdinâ sâlihayni feḣânetâhumâ felem yuġniyâ ‘anhumâ mina(A)llâhi şey-en ve kîle-dḣulâ-nnâra me’a-ddâḣilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, inkâr edenlere Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal vermektedir: Onlar kullarımızdan iki erdemli kişinin nikâhı altındaydılar ama kocalarının davasına hıyanet ettiler. Dolayısıyla kocaları da Allah'tan gelen cezaya karşı onları koruyamadı ve kendilerine, 'Haydi, diğer girenlerle birlikte girin bakalım ateşe!' dendi.

      Hz. Nûh’un ve Hz. Lût’un Eşleri

      Allah, inkâr edenlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal vermektedir; Onlar kullarımızdan iki erdemli kişinin nikâhı altındaydılar. Bu misalin, Resûlullah’a (s.a.) akrabalık itibariyle yakınlığı bulunan kâfirlerin durumuna örnek gösterilmiş olması mümkündür. Onlar, şayet mesele Muhammed’in (s.a.) söylediği gibi ise, âhirette ondan şefaat bekliyorlardı, çünkü kendisinin bütün yaratıklara olan şefkat ve merhametini biliyorlardı. Böyle iken o, kendi akrabalarının helake sürüklendiklerini gördüğü halde onlara şefkat ve merhamet göstermekten nasıl kaçınabilirdi? İşte âyet onlara Hz. Nuh İle Hz. Lût’un eşlerini Örnek göstermiş, bunların Nuh ile Lût arasındaki yakınlığı dile getirmiş, bu örneği de onların Resûlullah (s.a.) ile olan akrabalığa aldanmamaları için vermiştir. Bu âyetin, İslâm’ın ilk dönemlerinde, babaların çocuklarından ve çocukların babalarından ayrı olarak tek başlarına İslâm’a girdikleri dönemde gelmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda buradaki örnek, İslâm’a giren babalarına veya çocuklarına uymayarak küfürde kalmaya devam eden insanların durumları ile ilgili olur ve onlara sanki şunu ifade eder: Aralarında babalık veya evlatlık yakınlığı bulunan kişilerden birinin İslâm’a girmiş olması, küfürde kalanlara hiçbir fayda getirmeyecektir. Çünkü bir insanın kendi karısına olan şefkat ve merhameti, sözünü ettiğimiz akrabalarına olan şefkatinden daha fazladır, karısına ve akrabalarına olan yakınlığı da bunun gibidir. Nasıl ki kocaları Nuh’un (s.a.) ve Lût’un (s.a.) müslümanlığı o iki kadına hiç fayda vermedi ise, babalarının veya çocuklarının müslüman oluşları da küfürde kalanlara hiç fayda vermeyecektir. Bu misalin, münafıkların durumlarını göstermesi de mümkündür; onlar müminlerin yanında olduklarını söylüyor, ama İslâm’a muhalif olmayı kalplerinde gizliyorlardı. İşte âyet, onların hakikatte muhalif oldukları takdirde dinde müminlerin yanında olduklarını söylemelerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını haber vermektedir; tıpkı Nuh’un (s.a.) ve Lût un (s.a.) eşlerinin, kalben muhalif oldukları halde kocalarının yanında olduklarını söylemelerinin kendilerine herhangi bir fayda sağlamadığı gibi. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu âyet, salih kişinin iyiliğinin kötü niyetli kişiye fayda sağlamayacağını göstermektedir; zira Nuh (s.a.) ile Lût’un (s.a.) salih kişiler olmaları, şahsen kötü olan eşlerine hiçbir fayda sağlamamıştı. O bu sözle büyük günah işleyenlere şefaat edilmeyeceğini kastetmektedir.

      Ancak mesele onun dediği gibi değildir; çünkü bu misal günahkâr müminler için değil kâfirler için getirilmiştir. Âyette “Allah günah işleyenlere misal verdi” denilmemektedir, dolayısıyla o iddianın bu âyetle alakası yoktur. Sonra, salih birinin iyiliğinin, kâfire fayda vermese de kötü niyetli kişiye fayda verdiğinin örneklerini dünyada görmekteyiz. Meselâ bir insanın kötü bir karısı olur, kocası iyi ve salih biri olursa onun durumundan dolayı kadın pek çok kötülüğü işlemekten çekinir. Keza ebeveyninin salih kişiler olması da dünyada çocuğa fayda sağlar; anne ve babası makbul kişiler oldukları için çocuk onlardan çekinerek pek çok yasaklanmış şeyden kaçar. Böylece ebeveynin iyi kişiler olması çocuğa, kocanın sâlih olması da karısına fayda sağlamış olur. Salih kişilerin iyiliklerinin kötülere âhirette de fayda sağlaması mümkündür. Kâfire gelince, o, ebeveyninin veya yaratıklardan herhangi birinin konumuna rağmen gerçeğe karşı olmaktan geri durmamıştır; dolayısıyla ebeveyninin müslüman ve salih kişiler olmaları dünyada ona fayda getirmez, âhirette de fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar kocalarının davasına hıyanet ettiler. Dolayısıyla kocaları da Allah’tan gelen cezaya karşı onları koruyamadı ve kendilerine, ‘Haydi, diğer girenlerle birlikte girin bakalım ateşe!’ dendi. Yani bu iki kadın kocalarına dinde hainlik ettiler. Bazıları, Nuh’un (s.a.) karısının yaptığı hainliğin, kocasının delirdiğini kavmine haber vermesi, Lût’un (s.a.) karısının yaptığı hainliğin de kocasının misafirlerini Lût un (s.a.) kavmine haber vermesi olarak yorumlamıştır. Şayet bu doğru ise sonuç ilk anlama döner. Çünkü o iki kadından her birini haber verdiği şeyi yapmaya sevk eden şey, dinde kocalarına muhalif olmaları ve o kavimlerle inkârda muvafık olmalarıdır. Ama tevatür yoluyla gelen bir delil olmadan bu rivayetin delil olarak gösterilmesi uygun olmaz. Bazıları o iki kadının zina ettiklerini ve hainliklerinin zinadan ibaret olduğunu ileri sürerler. Bu iddianın da doğruluğu kanıtlanmış değildir, çünkü peygamberler her türlü hayasızlıktan, ayıptan korunmuş insanlardır. Halbuki erkek, karısının ve akrabalarının zina etmesinden dolayı ayıplanır. Bu iddia, onların çocuklarını da şüphe altında bırakır. Bu hususlar, bu yorumun doğru olmadığını gösterir. Dolayısıyla onların kocalarına hainlik yaptıkları gerçeğini yorum yapmadan kabullenmemiz gerekir. Kesin tevatürle gelen bir delil olmadan da bu tür iddiaları ileri sürmemek lazımdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Darabe (ضَرَبَ)

        İbn Fâris, bu fiilin türediği "d-r-b" kökünün temel anlamının bir şeyi bir şeye vurmak, çarpmak ve bir şeyi bir yere yerleştirmek olduğunu belirtir; "darb-ı mesel" (örnek getirmek) ifadesinde ise zihinde bir imajı sabitlemek ve bir hakikati somut bir misalle mühürlemek manası taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "darabe" fiilinin Kur'an'da çok geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu, buradaki "örnek verme" bağlamında ise bir durumu başka bir duruma benzeterek gerçeği görünür kılmak ve ibretlik bir tabloyu ortaya koymak (beyan) anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiilin retorik bir araç olarak Kur'an'ın eğitim metodolojisindeki merkezi rolüne dikkat çekerek, soyut ahlaki ilkelerin toplumsal hafızaya "vurularak" kazınmasını temsil ettiğini analiz eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, ismin "e-l-h" köküne dayandığını ve temelinde ibadet edilen, kendisine sığınılan ve hayretle yönelinen yüce varlık anlamının bulunduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, lafzın İslam öncesi dönemde Arap yarımadasındaki monoteist ve pagan geleneklerdeki izlerini sürerek, kelimenin Aramice "Alâhâ" formuyla filolojik bir süreklilik arz ettiğini ancak Kur'an'ın bu ismi mutlak teklik ve eşsizlik zemininde yeniden inşa ettiğini belirtir. Theodor Nöldeke, ismin tarihsel süreçte Arapçanın en kadim katmanlarından süzülerek en kamil formuna Kur'an ile ulaştığını analiz eder.

        Meselen (مَثَلًا)

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün bir şeyin benzeri, dengi ve örneği manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramının soyut bir manayı somutlaştırmak için kullanılan bir temsil olduğunu, hakikatin zihinde daha iyi kavranması için seçilen benzetme kalıplarını ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'anî mesellerin sadece edebi birer süs değil, ontolojik birer işaret (ayet) niteliği taşıdığını ve bu ayette kafirler için sarsıcı bir "durum tasviri" olarak kurgulandığını belirtir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel manasının "örtmek ve gizlemek" olduğunu, nitekim tohumu toprağa gömen çiftçiye de bu kökten hareketle "kâfir" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki küfrün Allah’ın birliğini ve vahyini bilinçli bir şekilde reddetmek, gerçeğin üzerini inatla kapatmak anlamına geldiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesindeki "nankörlük" anlamının Kur'an'da "metafiziksel bir ret" biçimine dönüştüğünü, ayetteki kafirler grubuna verilen örneğin bu nankörlüğün sosyal ve ailevi bağları nasıl anlamsızlaştırdığını gösterdiğini analiz eder.

        İmraete (امْرَأَتَ)

        İbn Fâris, "m-r-e" kökünün insana, onun şerefine ve karakterine işaret ettiğini; "imraet" kelimesinin ise kadın anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın "zevc" (eş) ve "imraet" (kadın) kelimeleri arasında ince bir fark gözettiğini; inanç birliği ve tam bir uyumun olmadığı durumlarda (burada olduğu gibi peygamber ile inanmayan karısı arasında) "zevc" yerine "imraet" kelimesinin tercih edildiğini, bunun da bağlar arasındaki ahlaki kopuşu temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelime seçimindeki bu titizliğin, kadının peygamber eşi olma şerefine rağmen bireysel inancıyla ondan ayrıştığını etimolojik olarak kanıtladığını savunur.

        Nûh (نُوحٍ)

        Arthur Jeffery, Nuh isminin Arapça kökenli olmadığını, İbranice "Nôah" veya Aramice/Süryanice "Nûh" formundan Arapçaya geçtiğini belirtir ve ismin kökeninde "dinlenmek" veya "teselli bulmak" anlamlarının yatabileceğini ifade eder. İbn Fâris, Arapça köklere bağlayanların görüşünü aktararak "n-v-h" (yas tutmak, inlemek) köküyle ilişkili olabileceğini söylese de, kelimenin yabancı menşeli olduğu görüşü daha ağır basar. El-Cevâlîkî, ismin yabancı (A'cemî) kökenli isimler kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgular.

        Lût (لُوطٍ)

        Arthur Jeffery, bu ismin de Arapça olmadığını, İbranice "Lôt" isminden Arapçalaştığını belirtir. İbn Fâris, kelimeyi Arapçadaki "l-v-t" (kalbe yapışmak, sevilmek) köküne bağlamaya çalışan görüşleri zikretse de, ismin tarihsel ve filolojik olarak bölge dillerinden geçtiğini ifade eder. El-Cevâlîkî, Lût isminin yabancı menşeli olduğunu ve Arapçadaki köklerle açıklanmasının sonradan yakıştırılmış yorumlar (iştikak-ı sağîr) olabileceğini kaydeder.

        Kânetâ (كَانَتَا)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün bir şeyin var olması, gerçekleşmesi ve bir hal üzere bulunması manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kâne" fiilinin sadece geçmiş zamanı değil, aynı zamanda bir durumun sürekliliğini ve o halin gerçekliğini ifade ettiğini; iki kadının peygamberlerin otoritesi ve himayesi altında bulundukları gerçeğini vurguladığını söyler.

        Abdeyni (عَبْدَيْنِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel anlamının "yumuşaklık, boyun eğmek ve düzleşmiş yol" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "abd" kelimesinin hürriyetin zıttı olan kölelikten ziyade, Allah'a olan mutlak bağlılığı ve kulluğu ifade ettiğini; buradaki ikil formun (abdeyni) Hz. Nuh ve Hz. Lut gibi iki seçkin kulun Allah katındaki sadakatlerini temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kölelik metaforunun Kur'an semantiğinde en yüce onur olan "Allah'ın kulu" olma mertebesine nasıl evrildiğini bu kelime üzerinden analiz eder.

        İbâdinâ (عِبَادِنَا)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünden türeyen bu çoğul formun (ibâd), özellikle Allah’a nispet edildiğinde şerefli ve seçilmiş kulları nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "abîd" ile "ibâd" arasındaki farka değinerek, "ibâd" kelimesinin iradi olarak Allah'a yönelen ve O'na teslim olan mümin kullar için kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin yanındaki "nâ" (bizim) zamiriyle Allah'a izafe edilmesinin, bu kulların özel bir koruma ve yakınlık altında olduklarını etimolojik olarak pekiştirdiğini savunur.

        Sâlihayni (صَالِحَيْنِ)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "fesat" kavramının zıttı olduğunu, yani düzgünlük, liyakat ve iyilik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâlih" kelimesinin bir şeyin olması gerektiği en iyi kıvamda bulunması demek olduğunu; peygamberlerin bu vasıfla nitelenmesinin hem ahlaki mükemmelliklerini hem de ilahi göreve tam uygunluklarını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin buradaki bağlamında eşlerinin ihanetiyle tezat oluşturacak şekilde, peygamberlerin sarsılmaz doğruluğunu vurguladığını analiz eder.

        Hânetâhumâ (خَانَتَاهُمَا)

        İbn Fâris, "h-v-n" kökünün temel anlamının emniyetin ve güvenin zıttı olan "ihanet" ve "sadakatsizlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hıyânet"in bir hakka el uzatmak veya bir emanete sadık kalmamak olduğunu; buradaki ihanetin cinsi bir sapma değil, inanç ve sır saklama konusundaki bir kopuş (dinî ihanet) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "güveni boşa çıkarma" anlamının, eşlerin peygamberlere karşı sergiledikleri ideolojik ve tebliğsel engellemeleri kapsadığını ifade eder.

        Yuğniyâ (يُغْنِيَا)

        İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün başkasına ihtiyaç duymamak, zenginleşmek ve bir şeyi savuşturup yerine yeterli olmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" eyleminin bir kimseden bir zararı savmak veya ona bir fayda sağlamak için yeterli güçte olmak anlamına geldiğini; ancak peygamberlerin bile Allah'tan gelecek bir cezaya karşı eşlerine hiçbir fayda sağlayamayacaklarını (ihtiyaçlarını karşılayamayacaklarını) ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin buradaki kullanımının beşeri bağların (evlilik) ilahi adalet karşısındaki mutlak yetersizliğini etimolojik olarak gösterdiğini savunur.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün istemek ve irade etmek manasına geldiğini, varlık sahasına çıkan her varlığa "şey" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin buradaki olumsuz bağlamda "en küçük bir parça" veya "hiçbir şekilde" anlamına gelerek, peygamberlerin yardımının sıfır etkide kalacağını vurguladığını ifade eder.

        Kîle (قِيلَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün bir fikri dille ifade etmek, söz söylemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin meçhul formda (kîle - denildi) gelmesinin, emrin sahibinin (Allah) mutlaklığını ve hükmün kesinleşmiş, tartışmaya kapalı doğasını yansıttığını ifade eder.

        Udhulâ (ادْخُلَا)

        İbn Fâris, "d-h-l" kökünün bir şeyin içine girmek, dahil olmak ve nüfuz etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emir formunun geri dönüşü olmayan bir sona giriş olduğunu, peygamber eşi olmanın bu "girişi" engellemediğini semantik bir uyarı olarak sunar.

        En-Nâra (النَّارَ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün hararet, ışık ve parıltı anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak yapısına (nûrâ) dikkat çekerek, Kur'an'da cehennem azabının teknik bir adı olarak konumlandığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki ateşin hem fiziksel yakıcılığı hem de manevi bir yıkımı temsil ettiğini belirtir.

        Ed-Dâhilîne (الدَّاخِلِينَ)

        İbn Fâris, "d-h-l" kökünden türeyen bu ism-i failin, bir yere girenleri ve oranın bir parçası haline gelenleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul ve belirlilik takısıyla gelmesinin, peygamberlerin eşlerinin artık imtiyazlı bir sınıfa değil, azaba müstahak olan genel suçlu kitleye (dâhilîn) karıştıklarını etimolojik olarak ilan ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X