Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tahrim Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tahrim Sûresi, 4. Ayet

    اِنْ تَتُوبَٓا اِلَى اللّٰهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَاۚ وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِـحُ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn tetûbâ ila(A)llâhi fekad saġat kulûbukumâ(s) ve-in tezâherâ ‘aleyhi fe-inna(A)llâhe huve mevlâhu ve cibrîlu ve sâlihu-lmu/minîn(e)(s) velmelâ-iketu ba’de żâlike zahîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İkiniz de Allah'a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cibril ve İyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.

      İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz, (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Bu ifade, ifşa edilen sözün Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem iki eşi arasında meydana geldiğini gösterir. Resûlullah onlardan birine bir sır vermiş ve onu başkasına söylemesini yasaklamıştı, ama o hemen ifşa etmişti. Ancak biz bu sözün ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak biz onu bilmesek de, eğer ikiniz de Allah’a tövbe ederseniz, mealindeki cümleye bakınca, bu onların azarlanmayı ve tövbeye davet edilmeyi gerektiren bir şey yaptıklarını gösterir. Sonra biz, “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun cezası ikiye katlanır” mealindeki âyetle, Cenâb-ı Hakk’ın, onların cezasını başkalarının cezasının iki katına çıkardığını anlıyoruz. Bu da, benzeri hataların pekâlâ affedileceği, bu hata için zevcelerinin tövbe etmelerinin gerektiğini gösterir. Şimdi, eğer ikiniz de Allah’a tövbe ederseniz meâlindeki cümlede şart edatı olan “in” (إن) kelimesinin hazfedilmesi gereken zâit bir edat olması mümkündür. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “İkiniz de Allah’a tövbe edin, çünkü ikinizin de kalbi eğrilmiştir”. Âyetin burasında durulur, sonra eğer peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız, diye yeniden başlanır. Söz konusu şart edatının zâit olmaması da mümkündür, bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Allah’a tövbe ederseniz çok iyi olur. Yoksa bilin ki herkesten önce onun dostu ve koruyucusu Allah, Cibril ve iyi müminlerdir. Bu durumda şartın cevap cümlesi gizlenmiş olur. Sözü edilen iki eşin yaptıklarının cezası, Hz. Peygamber’in onları boşamasıdır. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz çok iyi olur, aksi takdirde Resûlullah sizi boşayacak. Bu durumda boşanmanın kendilerine çok ağır gelecek derecede, Resûlullah’ın (s.a.) onlara sevdirildiği ve bu boşamanın, onların yaptıklarının cezası olduğu anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. İkinizin de kalbi eğrildi meâlindeki cümle, kalpleriniz, Resûlullah’ın üzerinizdeki hakkından saptı demektir; Resûlullah’ın hakkı büyük bir haktır, bu konuda en küçük hata bile azarlanmayı gerektirir.

      Peygamber’e karşı bir dayanışma içine girecek olursanız. Bu İlâhî beyan, zâhirde bir azarlamadır. İkiniz Allah’a tövbe ederseniz meâlindeki cümlede olduğu gibi, burada da o iki kadını muhatap alarak ona karşı ikiniz bir dayanışma içine girecek olursanız, anlamına gelecek şekilde “ve in tezâhertümâ aleyhi” (وإن تظاهرا عليه) denilmesi gerekirdi. Şöyle de denmiştir: İkiniz Allah’a tövbe ederseniz beyanı, lafız olarak her ne kadar muhatap şeklinde ise de azarlamayı kastederek “ikisi tövbe eder ve dönerlerse” şeklinde de anlaşılabilir. Ama doğru olan, “ve in tezâherâ” (وإن تظاهرا) lafzının muhatap sığasıyla “ve in tetezâherâ” (وإن تتظاهرا) mânasına gelmesidir. En doğrusunu Allah bilir. Onun dostu ve koruyucusu Allah’tır, meâlindeki cümlede durulup, Allah’tan başkasının onun dostu ve yardımcısı olduğu vehmine yol açmaması için, Cibril, iyi müminler ve bunların ardından melekler onun yardımcısıdır, diye anlaşılması gerekir. Zira korkutmakta bu daha beliğ bir üsluptur. Aslında bunlardan sadece bir tanesi bile Resûlullah’ın (s.a.) zevcelerini korkutmaya yeterdi. Hz. Peygambere muhalefet ettikleri takdirde, onların cezalandırılması konusunda “onun cezası İkiye katlanır” mealindeki âyet de kâfi idi. Mükellefi eğitmek için yapılan mübalağada asıl olan, eğitilen kişinin sınırları korumasına yardımcı olmasıdır. Cezanın uygulanması konusunda da nefsin eğitilmesinde kişiye yardımcı olması esastır, böylece nefsinin kendisini çağırdığı şeylerden kendini koruması mümkün olur.

      İyi müminler. Buradaki iyi müminlerden maksadın Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olduğu söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) Hafsayı boşayınca, Hz. Ömer (r.a.) kızı Hafsa’nın yanına gitmiş ve ona, "eğer Cenâb-ı Hak Ömer’in ailesinde bir hayır görseydi, Resûlullah (s.a.) seni boşamazdı” demişti. Ardından Cibril Resûlullah’a gelerek eşi Hafsa’ya dönüş yapmasını karısına emretmiş, onun çok oruç tutan, çok ibadet eden bir kadın olduğunu hatırlatmıştı. Muhtemeldir ki Hafsa (r.a.), kendi nöbet günü dışındaki zamanlarda gündüzleri oruçla, geceyi de ibadetle geçiriyordu ve Resûlullah (s.a.) bundan haberdar olmuyordu, Cibril gelip bunu kendisine bildirmişti. Ebû Ümâme’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur; “İyi müminler Ebû Bekir (r.a.) ile Ömer’dir”. Şöyle de denilmiştir: İyi müminler, nebiler ve resûllerdir. Haşan[-ı Basrî]’nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: İyi müminler, içinde nifak gizlemeyen ve görünürde de fısk işlemeyendir. Sonra bütün müminleri bu kategoriye katmayıp bazı kişileri iyi müminler diye tahsis etmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bütün müminleri bu kategoriye soksaydı, Hz. Peygamber’e (s.a.) karşı birbirlerine arka çıkan iki eşini de dâhil etmesi gerekirdi, çünkü kalbin eğrilmesi İnsanı müminler kategorisinin dışına çıkarmaz. Hasan-ı Basrî'nin bu sözü de din konusunda destek makamında zikretti. Buna göre iyi müminler din konusunda yardım ve destek veren insanlardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tetûbâ (تتوبا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "t-v-b" (te-v-be) harflerinin temel anlamının "dönmek" olduğunu belirtir; buna göre tövbe, kişinin günahtan vazgeçip itaate dönmesini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tövbenin sadece bir dönüş değil, aynı zamanda yapılan bir hatanın farkına varılarak meşru ve doğru olan yola rücu etmek olduğunu, ayetteki ikil formun (tetûbâ) ise muhatap alınan iki eşin iradi bir dönüşüne işaret ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, tövbe kavramının İslam öncesi Arapça kullanımında fiziksel bir "geri dönme" anlamı taşırken, Kur'anî bağlamda ahlaki ve teolojik bir eksen kaymasına uğrayarak insanın tanrısal iradeye teslimiyetini ifade eden merkezi bir terime dönüştüğünü analiz eder.

        Sağat (صغت)

        İbn Fâris, "s-ğ-y" (se-ğe-ye) kökünün temel anlamının "eğilmek, meyletmek ve bir tarafa doğru sapmak" olduğunu ifade eder; özellikle bir şeyi dinlemek için kulağın eğilmesini veya kalbin bir yöne doğru kaymasını anlatır. Râgıb el-İsfahânî, "sağv" kavramının doğruluktan veya denge halinden uzaklaşarak bir tarafa yönelmeyi temsil ettiğini, ayetteki "kalplerinizin sağat olması" ifadesinin peygamberin sırrını ifşa ederek doğru yoldan bir miktar uzaklaşma eğilimi göstermeleri anlamında kullanıldığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu bağlamdaki kullanımının, kalplerin meşru sınırların dışına taşan bir arzu veya tutumla sarsıldığını gösteren ince bir edebi nükte içerdiğini savunur.

        Kulûbukumâ (قلوبكما)

        İbn Fâris, "k-l-b" (ke-le-be) kökünün bir şeyi altüst etmek, çevirmek ve bir halden başka bir hale sokmak anlamına geldiğini belirtir; insan kalbine bu ismin verilmesini, onun sürekli bir değişkenlik ve kararsızlık içinde bulunmasına bağlar. Râgıb el-İsfahânî, kalbi hem bedenin merkezi hem de duygu ve düşüncelerin sürekli devridaim ettiği (takallüb) bir mahalli olarak tanımlar; buradaki kullanımın, iki eşin iç dünyalarındaki niyet ve meyil değişimine vurgu yaptığını kaydeder.

        Tezâherâ (تظاهرا)

        İbn Fâris, "z-h-r" (ze-he-re) kökünün temel manasının "sırt" olduğunu, bu kökten türeyen yardımlaşmanın ise "sırt sırta vermek" suretiyle birbirine güç katmak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tezâhür" kavramının iki veya daha fazla kişinin bir amaç uğrunda birbirlerine destekçi ve yardımcı olması demek olduğunu, ayette ise bu desteğin peygamberin aleyhine bir birliktelik (ittifak) şeklinde gerçekleştiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının, eşlerin birbirlerinden aldıkları güçle ortak bir tavır sergilemelerini ve bu durumun peygamber üzerinde oluşturduğu sosyal baskıyı yansıttığını analiz eder.

        Mevlâhu (مولاه)

        İbn Fâris, "v-l-y" (ve-le-ye) kökünün temelinde "yakınlık" ve "birinin hemen yanında bulunmak" anlamının olduğunu; "mevlâ"nın ise hem yardım eden, hem koruyan hem de işleri idare eden kişi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın peygamberin Mevlâ'sı olmasını, ona olan mutlak yardımı ve himayesi olarak tanımlar; beşeri yardımlaşmaların aksine bu mevlâlığın sarsılmaz bir garanti olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Aramice) "mâre" kavramıyla olan semantik yakınlığına değinerek, Kur'an'daki kullanımının sadakat ve koruma üzerine kurulu bir otoriteyi temsil ettiğini ifade eder.

        Cibrîlu (جبريل)

        Arthur Jeffery, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, Aramice "Gabrî-êl" veya İbranice "Gaḇrî'êl" (Tanrı’nın adamı/gücü) formundan Arapçalaştığını detaylıca inceler. El-Cevâlîkî, "Cibrîl" lafzının yabancı bir dilden Arapçaya girdiğini, Arapçanın fonetiğine uyarlanarak "Cebr" (kul/adam) ve "İl" (Allah) kelimelerinin birleşiminden oluşan bir isim olarak kabul edildiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin "Rahmân'ın kulu" manasına geldiğini ve bu ismin Kur'an'da vahyî otoritenin en üst mertebesini temsil eden melek için özel bir isim olarak seçildiğini kaydeder.

        Sâlihu (صالح)

        İbn Fâris, "s-l-h" (sa-le-ha) kökünün "fesat" kavramının zıttı olduğunu, yani bozulmamışlık, düzgünlük ve uygunluk anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sâlih" kelimesinin her türlü eksiklikten ve kötü niyetten arınmış, işini en doğru şekilde yapan ve toplumsal düzeni gözeten kişiyi nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sâlihu'l-mü'minîn" tamlamasının burada tekil bir formda gelmekle birlikte, imanında sadık olan ve peygamberi destekleyen tüm müminler topluluğunu veya bu topluluğun prototipini temsil ettiğini etimolojik olarak analiz eder.

        El-mü'minîn (المؤمنين)

        İbn Fâris, "e-m-n" (e-me-ne) kökünün temel manasının korkusuzluk, güven ve emanet olduğunu belirtir; müminin, hem kendisi güven içinde olan hem de başkalarının kendisinden emin olduğu kişi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece zihni bir tasdik değil, aynı zamanda ilahi koruma altına girmek (emân) ve bu yolla ruhsal bir sükunete kavuşmak olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslamî terminolojide kazandığı "Allah'ın vahyine kayıtsız şartsız güvenen" anlamının, kelimenin kökündeki "güven" çekirdeğinden neşet ettiğini açıklar.

        El-melâiketu (الملائكة)

        İbn Fâris, kelimenin "l-e-k" (le-e-ke) kökünden geldiğini ve "risalet/elçilik" (mel'eke) anlamı taşıdığını; meleklerin Allah ile mahlukat arasında elçilik görevi yaptıkları için bu isimle anıldıklarını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni konusunda Habeşçe "mal’ak" (elçi) veya İbranice "mal'ākh" kelimeleriyle olan güçlü bağlarına dikkat çekerek, bunun Orta Doğu dillerinde ortak bir dini terim olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin hem haber taşıyan elçiler hem de kainatın işleyişinde görevli ruhani güçler olarak bu isimle tanımlandığını kaydeder.

        Zahîr (ظهير)

        İbn Fâris, "z-h-r" (ze-he-re) kökünün bir şeyi desteklemek ve ona mukavemet kazandırmak manasına geldiğini belirtir; "zahîr" kelimesinin ise "mübalağalı bir şekilde yardımcı ve destekçi" anlamına geldiğini, sanki kişinin sırtına dayandığı sağlam bir kale gibi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin tekil formda gelmesine rağmen arkadaki tüm ordunun (meleklerin) peygamberi tek bir el gibi destekleyeceğini anlatan güçlü bir semantik vurgu taşıdığını vurgular. Theodor Nöldeke, kelimenin kökenindeki fiziksel "arka çıkma" anlamının Kur'an'da siyasi ve askeri bir destek metaforuna dönüştüğünü analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X