قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَـكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tahrim Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bilen, yemin kefareti, tahrim suresi, mevla, tahrim suresi 2. ayet, hikmet sahibi, allah'ın farzı, tahrim 2, allah, helal, ilim, bilgi
-
Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
Yemin ve Kefaret
Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Bazı âlimler bu âyetin yeni bir hitap oluşturduğunu ve Resûlullah’tan (s.a.) başka kimselere yöneldiğini söyler. Çünkü Resûlullah’ın geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedildiğini, binaenaleyh onun günahının bağışlanması için kefarete gerek bulunmadığını söyler. Fakat biz şöyle deriz: Her ne kadar bu konum, Resûlullah (s.a.) için mevcut İse de hem kendisi hem de ümmet şeriat hükümlerine göre sorumlu durumdadır. Buna göre onun geçmiş ve gelecek hataları tövbe etmesi, kefâret vermesi ve benzeri yollarla bağışlanır. Bu durumda Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır mealindeki beyan Resûlullah’ı da, ümmetini de kapsar. Şunu da belirtmeliyiz ki Hz, Peygamber, kendisine helâl olduğuna inanmakla birlikte câriyeyi kendisine haram kılmak istemesi -yemin etmesi değil- yani ondan faydalanmaktan vazgeçmesi de caizdir. Cenâb-ı Hak da bunu yemin saymıştır. Buna göre de bir şeyi kendine haram kılmak yemine götürmektedir. Bu sebeple âlimlerimiz -Allah kendilerine rahmet eylesin- şöyle demiştir: Bir kimse karısına, yemin niyeti olmadan sen bana haramsın dese, o yemin sayılır. Yani böylesi yemin konumunda edebî bir ifade kullanmıştır.
Genel olarak müslümanların kıraat ettikleri şekliyle: Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır mealindeki İlâhî beyan, bazı kırâatlerde “Allah size yeminlerinizin kefaretini vermeyi farz kılmıştır” şeklindedir. Bu farz kılınışın açıklaması da şöyledir: Önceki ümmetlere yemini bozma izni verilmemiş, kefâret verilse bile yemin edilen şey helâl kılınmamıştı. Cenâb-ı Hakk’m “Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur, yeminini bozma” buyruğuna bakmaz mısın? Allah [Hz. Eyyûb’un] yeminini bozmasına izin vermedi, fakat vurmayı mübah kıldı. Sonra O, kefâret vererek yemini bozmayı bu ümmete helâl kıldı. Helâl kılmak, bazan kefarete, bazan da bozarak kendi kendine çözülmesine nispet edilmiştir.
Allah size meşru kılmıştır. Yani size genişlik vermiştir ve yeminlerinizi bozmanızı helâl kılmıştır. Buna göre, “size yazdı” meâlindeki “ketebe leküm” veya “size farz kıldı” anlamına gelen “farada leküm” ifadelerinin kullanıldığı her yerde genişlik ve mübahlık vardır. Benzer cümlelerde “leküm’ (لَكُمْ) yerine “aleyküm” (عَلَيْكُم) zamiri kullanıldığında ise farz ve gereklilik anlamı vardır. Cenâb-ı Hak bir âyette “aleyküm” zamirini kullanarak şöyle buyurmuştur: “Size oruç yazıldı”. Başka bir âyette yine aynı zamiri kullanarak “birinize ölüm yaklaştığında vasiyette bulunmak, size yazıldı” buyurmuştur. Farz ifade eden her yerde durum böyledir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de “leküm” zamirini kullanarak şöyle buyurdu: “Allah’ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin”. Bu âyet, Allah sizin oraya girmenizi mübah kıldı, anlamına gelir.
Allah sizin yardımcınızdır. Yani kefâret ve diğer şeylerle sizi imtihan eden Allah sizin en yakın yardımcınızdır. Veya size yardım etmesi ve onları sizden defetmesi itibariyle en yakın yardımcınızdır. O, bilendir, hikmet sahibidir. Yani Allah sizin için gerekli olanları bilendir veya amaçlarınızı bilendir, yahut gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilendir yahut da olanları ve olacak şeyleri bilendir. Allah’ın hikmet sahibi olması O’nun tedbir ve idaresinde hata yapmaması demektir. Yahut sizin yeminlerinizi bozmanızla ilgili hükmünde hikmet sahibidir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, “alîm” lafzında, sürekli bir murakabe ve muhafaza ile insanın yaptığı bütün işlerde ve söylediği bütün sözlerde dikkatli ve uyanık olmaya davet anlamı da vardır. “Hakîm” lafzında da Cenâb-ı Hakk’ın hükmüne teslimiyete çağrı anlamı vardır; çünkü Hakim olan, herkes için ancak hikmetli ve faydalı olan şeye hükmeder. Buna inanan insanın, o hükümde hikmetin varlığını bilsin veya bilmesin, O’nun hükmüne teslim olması gerekir.
Kadınlara Karşı Güzel Davranmanın Gerekliliği
Bütün bunlardan sonra meselenin aslı şudur: Resûlullah’ın (s.a.) dokuz kadınla evlenmesi mübah kılınmış, fakat onlarla İyi geçinmesi ve gönüllerini hoş tutması kendisine emredilmişti. Bilindiği üzere kişinin dört kadını idare etmesi ve her biriyle güzel geçinmesi zor iştir. Öylesi eşlerinden her birinin gönlünü hoş tutamamaktan dolayı mazur görülürken, dokuz kadınla imtihan edilen kişi bunu nasıl yapabilir? Şüphe yokki kadınlar konusunda Resûlullah’ın mâruz kaldığı bu sıkıntı, başka insanlarınkinden çok daha zordu. Bununla birlikte ona, huyları ve arzuları farklı olan insanlara da en güzel bir şekilde davranması emredilmişti. Ne var ki Cenâb-ı Hak onu, sözünü ettiğimiz şeyle imtihan ettiğinde, kendisine bu sıkıntıyı hafifletecek ve herkese güzel muamele etmesini kolaylaştıracak olan güzel ahlâk ve hoşnut edici bir tabiat da vermiştir. Ayrıca kadınların haklarını koruma ve hepsini memnun etme gücünü de vermişti; o kadar ki güzel davranması ve onları hoşnut etme gayreti, kendisinin azarlanmasına yol açacak bir seviyeye ulaşmıştı. Onun İslâm’da gösterdiği gayreti, kendisine “suratını astı, yüzünü çevirdi” denilecek kadar sıkı bir takip noktasına varmış, buna mukabil onun ümmetine olan şefkati ve merhameti kendisine “onlar için üzülerek kendini helâk etme” diye teselli edecek ve “sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin” diye övülecek bir seviyeye varmıştı. Onun ahlâkının zirve noktası ahlâkının nefsî kuvvetlerini geçmişti, o kadar ki neredeyse bu uğurda kendini helâk edecek noktaya varmıştı. Sonra, dokuz kadının haklarını korumak ve onları hoşnut etmek konusundaki gayreti, onun peygamberliğine ve risâletine delil sayılacak hale gelmişti. Zira insanlar fazla yemek ve gıdalanmak sayesinde cinsel ilişki güçlerini artırırlar, sonra da fazla yiyecek ve lezzetli şeyler bulduklarında dört kadının hukukuna vefa göstermek konusunda gönülsüz davranırlar. Fakat Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dünyada, yiyecek ve içecek ihtiyacında asgarî düzeyle yetinmeyi tercih edip zâhidâne yaşamış, bununla birlikte onların haklarını gözetmekte tam bir başarı göstermiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki o, zikrettiğimiz bu seviyeye birtakım sebepler ve çarelerle değil, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği güç ve kudretle ulaşmıştır.
Bir de şu var: Resûlullah’ın eşleri de, Hz. Peygambere vefalı davranmak, ona saygı göstermek ve hürmette bulunmakla imtihan edilmiştir. Onların bu imtihanı diğer kadınların kocalarına karşı göstermekle yükümlü tutulduğu imtihandan daha ağırdı. Çünkü kadın, kocasının tek eşi olduğunda bile, sesini onun sesinden yüksek tutmaktan nadiren kendini tutabilir, ya kocasının başka eşleri de varsa hali nice olur? Bir de onlar seslerini Resûlullah’ın (s.a.) sesinden daha yukarıya çıkarırlarsa, Cenâb-ı Hakk’ın “seslerinizi peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider” diye buyurduğu üzere, bu durum onların amellerinin boşa gitmesine yol açardı. Allah Teâlâ, onların gönüllerini ferahlatmadan ve bu külfeti taşımak için kalplerini genişletmeden onların böyle ağır bir yükle ve büyük bir sıkıntı ile imtihan edilmesi caiz olmazdı.
a) Şimdiye kadar anlattıklarımızdan sonra, bize yüklenen o imtihan zikrettiğimiz o iki imtihandan daha ağırdır. Çünkü biz, âyetin ihtiva ettiği şeyleri bilmek ve buna inanmakla imtihan edildik. O da “Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun?” buyruğudur. Burada imtihandan bize düşen husus, İlâhî emri, Resûlullah’a (s.a.) herhangi bir eksiklik getirmeyecek şekilde yorumlamamızdır, ancak o takdirde kınanmaktan kurtulmuş oluruz. Söz konusu âyetin, az önce söylediğimiz gibi Resûlullah’ın yükünü hafifletmek anlamına alınması mümkündür. O takdirde âyet, zâhirde yasaklama konumunda görünse de o anlamda değil, yükünü hafifletme mânasında bir emir olduğu anlaşılır. Şayet olay Mâriye ile ilgili ise, âyetin Mâriye’nin konumuna yönelik bir sitem veya bir uyarı özelliği taşıyabilir. Çünkü Resûlullah’a (s.a.) Mâriye’yi elinde tutmasına izin verilmekle birlikte evlendirilip koca zevkini tatmasına davet edilmeyince, kendisi, şehvetini teskin etmek için Resûlullah’a başvurabilirdi. Şu da var ki Resûlullah’ın (s.a.) onu kendine haram kılması, kadının hakkını ortadan kaldırmaz. Çünkü câriyenin aynı kişiye ait eşler arasında cinsel ilişki programında herhangi bir payı yoktur ki Resûlullaha bundan dolayı bir sitem gelmiş olsun. Ancak Mâriye’nin, Hz. Peygambere yönelik bir arzusu söz konusu ise, haram kılmakla onun arzusunu kesmektedir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? diye buyurmuştur. Yani Allah Teâlâ, cinsel ihtiyacını karşılamayı sana helâl kıldığı halde, o ihtiyacını karşılamaktan niye kendini engelliyorsun? Bu durumda âyetteki sitem iki şeyin en hayırlı olanını yapmaya çağrı anlamındadır. O iki şeyin en hayırlısı da, fıtrî ve tabiî arzunun önünü kesmek değil, bunları meşru şekilde karşılamaktır; her ne kadar bunu karşılamak câriye için bir hak değilse de. En doğrusunu Allah bilir.
b) Bizim için ikinci imtihan konusu, annelerimize nispet etmekten gönlümüzün hoşlanmadığı bir şeyi Resûlullah’ın (s.a.) zevcelerine de nispet etmemektir. Çünkü bizim üzerimizde onların annelik hakları vardır. Şayet onların yaptıklarıyla kusur işlemediklerine dair bir izah yolu bulabilirsek bunu yaparız. Bulamazsak onlara gerekli olan saygı ve tazimi terketmekten ve kendilerini karşı kusur işlemekten korkarak susarız. “Bunu işittiğiniz zaman mümin erkek ve mümin kadınların birbiri hakkında hüsnüzan beslemeleri gerekmez miydi?” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Buna göre her mümin, Resûlullah’ın (s.a.) zevcelerine karşı ancak hüsnüzan beslemek, onların yaptıkları şeyler için hayır düşünmek ve onlara saygı ve tazim nazarıyla bakmak zorundadır. Cenâb-ı Hak yine, “Fesübhânallâh! Bu apaçık bir iftiradır’ deseydiniz ya!” buyurmaktadır. Bu, onların bizim üzerimizdeki hakları olduğuna göre, onların hataları için şöyledir, böyledir diye konuşmamız gerekmez. Onların hatalarının bizim aklımıza gelenin dışında olduğu zannedilir endişesiyle de şöyledir, böyledir diye konuşmamız gerekmez. Zira bu durumda onlar hakkında sözlerimizi büyütmüş olur ve bundan dolayı büyük bir azaba mâruz kalırız. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’m şu âyetinde ifade buyurduğu gibi: “Eğer dünyada ve âhirette Allah’ın lütfü ve rahmeti hep sizinle olmasaydı, içine daldığınız bu günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti”.
“Bu, büyük bir iftiradır” beyanı hakkında şöyle konuşanlar olabilir: Resûlullah’ın (s.a.) eşleri mâsum olmadıkları ve onların itham edildikleri o şeyi yapmış olmaları mümkün olduğu halde, bu nasıl büyük bir iftira olur?
Bunun cevabı şöyledir: Onun eşleri, gizli veya açık bir hataya düştükleri takdirde Cenâb-ı Hak bunu hemen peygamberine (s.a.) haber verecek bir konumda bulunuyorlardı. Onlardan biri Resûlullah’m (s.a.) bir sırrını başka birine ifşa ettiğinde, Allah Teâlânın bunu hemen peygamberine (s.a.) haber verdiğini görmez misin? Resûl-i Ekrem’in eşleri bu kadarcık bir kusuru bile gizleyemediklerine göre, vukû bulacak olsa zina gibi bir fiili nasıl gizleyebilirlerdi? Şayet onların itham edildiği zina fiili vukû bulmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak, insanların diline düşmeden önce bunu resûlüne mutlaka bildirirdi. Böyle bir şey bildirilmediğine göre bu durum, onların itham edildikleri o söylentiden uzak oldukları ve aynı zamanda o ithamı yapan kişinin yalan söyleyip iftirada bulunduğu anlamına gelir.
Bu âyet, Resûlullah’ın (s.a.), Allah’tan izin almadan içtihatla amel etmesinin caiz olduğunu göstermektedir; çünkü önceden izin almış olsaydı âyetteki sitem ifadesinin olmaması gerekirdi. Sonra, daha önce söylediğimiz gibi onun içtihatla iş görmekten çekinmesine yol açan küçük bir kusur (zelle) yapmış olmasından dolayı değil, aile hayatında kendine fazla bir iş yüklemiş olması sebebiyle siteme mâruz kalmıştır.
Sonra, bu meselede aslolan şudur: Erkeğin eşleri için yapmış olduğu gün ayırma programında, câriyelerin herhangi bir hakkı yoktur; hür kadınlar için yapılan gün taksiminin onlar için de yapılması ve bunun kendileri için yerine getirilmesi gereken bir hak olması söz konusu değildir. Câriyeyi elinde tutmasına ve onu evlendirmemesine de izin verilmiştir. Hz. Peygamber’in, câriyesini evlendirmemekle birlikte kendisinin, onun cinsel arzusunu yerine getirmemesi caiz değildir. Bir de şu var: Resûlullah câriyesinin cinsel arzusunu, diğer hanımlarına ayırdığı günlerde pekâlâ yerine getirebilir. Sonra da bazı hanımlarına bu işi bildirmiştir; tâ ki onlar bu işi bildikten sonra da bilmeden önce de takınacakları tavır aynıdır. Ayrıca Resûlullah’ın eşleri şunu da bilmelidir ki Hz. Peygamber’e ileri derecede saygı göstermek, hissedecekleri kıskançlık sebebiyle kendilerini Resûlullah’ı asık suratla karşılama ve ona yan gözle bakma gibi kötü bir davranışa sevketmemelidir. Çünkü Hz. Peygamber’in, sözü edilen câriyeye gidişi hanımlarına karşı herhangi bir haksızlık meydana getirmiyordu. Zaten Resûlullah (s.a.) aynı gece içinde bütün hanımlarıyla buluşma gücüne sahipti. Cenâb-ı Hakk’ın ona, eşlerinin bilmediği bir şekilde câriyesinin şehvetini teskin etmesini ve onunla birlikte olmasını ikram etmiş olması da mümkündür.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin bal yemekten vazgeçmesi konusunda söylenenlere gelince, bu da ihtimallerden biridir, fakat Mâriye ile birlikte olmaktan vazgeçmesi daha galip bir ihtimaldir. Çünkü Resûlullah bal yemeyi arzu ettiği için eşlerinin hoşlanmamak konumuna düşmeleri ihtimali yoktur. Dolayısıyla burada cariyesinden faydalanmasının eşlerini rahatsız etmiş olması ve bundan dolayı âyette geçen ‘sizin kalpleriniz eğrildi” ifadesini hak edecek konuma düşmüş olmaları muhtemeldir.
Yorumu Yorumla
-
Faraza (فَرَضَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "f-r-d" kökünün temel anlamsal çerçevesinin bir şeyi kesmek, bir parçayı diğerinden ayırmak ve takdir etmek olduğunu belirtir; bu bağlamda Allah’ın bir şeyi "farz" kılması, o eylemin sınırlarını kesin olarak belirlemesi ve kulun üzerine bir yükümlülük olarak pay etmesi anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "farz" kavramının şer'i bir hüküm olarak "vacip kılınan pay" olduğunu, kelimenin kökündeki "çentik açmak" anlamından hareketle, hükmün zihne ve hayata silinmez bir iz gibi kazınmasını ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki hukuki ve sosyal bağlamına dikkat çekerek, buradaki "faraza" eyleminin sadece zorunlu bir ibadeti değil, toplumsal krizlere (yemin krizi gibi) çözüm sunan ilahi bir düzenlemeyi, bir çıkış yolunun yasalaştırılmasını ifade ettiğini belirtir.
Allah (اللَّهُ)
İbn Fâris, bu lafzın "e-l-h" kökünden türediğini ve özünde bir varlığa derin bir sevgi ve hayretle yönelmek, kulluk etmek anlamlarını barındırdığını ifade eder; bu ayet bağlamında, yeminlerin nasıl çözüleceğine dair hükmü koyan mutlak otoriteyi temsil eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini tartışırken Aramice "Alâhâ" formuyla olan filolojik bağlara ve İslam öncesi Arap şiirindeki monoteist eğilimli kullanımlarına işaret eder. Theodor Nöldeke, ismin İslam öncesi dönemden tevarüs eden semantik derinliğine vurgu yaparak, Kur'an'ın bu ismi "yasa koyucu (şâri)" vasfıyla yeniden tanımladığını ve kabile geleneklerinin üzerindeki tek bağlayıcı güç haline getirdiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu ayette Allah isminin zikredilmesinin, beşeri bir bağ olan yeminin ancak daha üst bir ilahi otorite (Allah) tarafından meşru bir zeminde çözülebileceğini gösteren ontolojik bir hiyerarşiye işaret ettiğini savunur.
Tehille (تَحِلَّةَ)
İbn Fâris, "h-l-l" kökünün bir düğümü çözmek, bir bağdan kurtulmak ve serbest kalmak manasına geldiğini belirtir; yeminin bozulması için öngörülen işleme "tehille" denmesi, yeminin kişi üzerindeki bağlayıcı düğümünü (ukde) ortadan kaldırması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, "h-l-l" kökünün haramın zıttı olan helal ile doğrudan bağlantılı olduğunu, buradaki "tehille" kavramının ise yasaklanmış bir durumdan meşru bir çıkış yoluyla tekrar serbesti alanına dönmeyi ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi etimolojisine değinerek, bunun sadece bir "bozma" değil, ilahi izinle gerçekleştirilen "meşru bir tahliye" süreci olduğunu, kelimenin yapısındaki tef'îl kalıbının bu sürecin belirli kurallar (kefaret) çerçevesinde gerçekleştiğini gösterdiğini ifade eder.
Eymân (أَيْمَانِ)
İbn Fâris, kelimenin "y-m-n" kökünden geldiğini, bu kökün sağ el, güç ve bereket anlamlarını taşıdığını belirtir; insanların sözleşirken veya yemin ederken birbirlerinin sağ ellerini tutmaları veya ellerini havaya kaldırmaları nedeniyle yemine "eymân" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sağ elin güç ve onur timsali olmasından dolayı, kişinin sözüne güç katmak için Allah’ın adını anmasını bu kavramla ilişkilendirir. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi Arap toplumunda yeminin (yemin-eymân) toplumsal dokuyu bir arada tutan en güçlü ahlaki ve hukuki bağ olduğunu, Kur'an'ın bu kavramı etimolojik kökenindeki "güç/bağ" anlamıyla koruyarak ilahi sınırlara tabi kıldığını analiz eder.
Mevlâ (مَوْلَا)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün "yakınlık" ve "birinin peşi sıra gelmek" temel manalarına dayandığını; "mevlâ" kelimesinin ise yardım eden, işleri üstlenen, koruyan ve sevgiyle yaklaşan kişi demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "velâyet" kavramının yardım ve destekleme manasındaki yoğunluğuna dikkat çekerek, Allah'ın müminlerin Mevlâ'sı olmasının, onların işlerini düzene koyan ve sıkıntı anlarında (yemin kefareti hükmünde olduğu gibi) onlara çıkış yolu gösteren tek gerçek sahip olduğu anlamına geldiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin bölge dillerindeki (özellikle Aramice ve Süryanice) "mâre" veya "mâryâ" (efendi/rab) kavramlarıyla işlevsel benzerliğini ve Arapçadaki "velî/mevlâ" dönüşümünün sosyal hiyerarşideki koruyucu-bağımlı ilişkisini yansıttığını ifade eder.
Alîm (الْعَلِيمُ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyi diğerinden ayırt etmeye yarayan "iz" ve "nişan" anlamına geldiğini, ilmin de eşyanın hakikatini birbirinden ayıran kesin bilgi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın "Alîm" sıfatının, nesnelerin hem dış yüzünü hem de en gizli derinliklerini, oluşundan önce ve sonra kuşatan ezeli bir kavrayışı ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin buradaki bağlamında, Allah'ın kullarının kalplerindeki niyetleri, düştükleri zor durumları ve yeminlerinin arka planındaki insani zaafları en ince ayrıntısıyla bildiğine dair bir vurgu barındırdığını ifade eder.
Hakîm (الْحَكِيمُ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde "engellemek" ve "düzeltmek amacıyla menetmek" anlamının yattığını; örneğin atın gemine "hakeme" denmesinin hayvanı yanlış yöne gitmekten engellemesiyle ilgili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hikmetin nesneleri yerli yerine koymak ve en doğru eylemi gerçekleştirmek olduğunu, "Hakîm" isminin ise her hükmünde bir maslahat ve isabet bulunan varlığı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayetin sonunda Hakîm isminin gelmesinin, yeminlerin çözülmesine dair konulan hükmün (kefaretin) abes bir iş değil, toplumsal ve bireysel huzuru sağlayan derin bir bilgelik ve denge içerdiğini göstermek amaçlı olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla