Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tahrim Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tahrim Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَۚ تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu lime tuharrimu mâ ehalla(A)llâhu lek(e)(s) tebteġî merdâte ezvâcik(e)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.

      Allah’ın Helâl Kıldığını Haram Saymak

      Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bu âyet, zâhirde dehşet verici olup Allah’ın helâl kıldığı bir hususu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin kendine haram kılmasını kınamaktadır. Fakat Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi Resûlullah’ın haram kıldığını söyleyen kimse, kötü bir iddiada bulunmuş olur; buna gerçekten inanacak olursa kâfir olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın helâl kıldığı şeyi haram sayan kimse küfre düşer. Bunu Resûlullah’ın yaptığına inanan da kâfir olur. Ebû Bekir el-Esam şöyle der: Bu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın helâl kıldığı bir şeyi hiç kimsenin haram kılamayacağına dair bir delil oluşturur, çünkü Cenâb-ı Hak, resûlüne bile bunu yasaklamıştır. Ama bize göre mesele ne Ebû Bekir el-Esam’ın zannettiği gibidir, ne de ondan önce bazı câhillerin “Resûlullah Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram kıldı” şeklinde ileri sürdükleri vehimleri gibidir. Resûl-i Ekrem (s.a.) hakkında böyle bir vehme sahip olan kişi Hz. Peygamberin küfre düştüğüne hükmetmiş demektir.

      En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmak, helâl olan şeyin haram olduğuna ve O'nun mutlak olarak haram kıldığı şeyin helâl olduğuna inanmak demektir. Allah’ın helâl kıldığı şeyin haram olduğuna inanan böyle kimsenin kâfir olduğuna hükmolunur. Resûlullah (s.a.), Allah’ın helâl kıldığını aslında haram saymamıştır; çünkü o, câriyesi ile ilişkide bulunmanın kendisine haram kılındığını düşünmemiş, sadece ondan cinsel açısından faydalanmayacağına yemin etmiştir. Yemin sebebiyle meydana gelen haramlık, her ne kadar bir kadının talâk ve benzeri sebeplerle meydana gelen haramlık gibi sebeplere bağlı ise de, âdemoğlunun fiili olarak görülmez. O ancak kulların sebeplere tevessül etmeleri sonucunda diğer hükümler gibi Allah tarafından meydana getirilen bir haramlık durumudur. Aslında yeminle fiilin kendisinin haramlığı oluşmaz. Zira bu tür konularda haram kılınan şey, Cenâb-ı Hakk’ın saygı gösterilmesini gerekli gördüğü şeyi, yapılan yemin sebebiyle terk etmektir. Bu ise helali haram, haramı helâl saymak değildir. Yahut tahrimden maksat, helâl olduğuna inandığı halde insanın kendine onu yasaklamasıdır; onun böyle yapması bizzat o şeyi haram saydığı anlamına gelmez. İnsan bazan herhangi bir maksada binâen bir helali yapmaktan çekinebilir. Bu aynen “Biz Önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik” mealindeki âyet gibidir. Bu âyetteki “harremnâ” yani haram kıldık lafzı, o sütü emmenin haram kılındığı anlamına gelmediği gibi, bunun dinî bir haram olduğu mânasına da gelmez; çünkü çocuk, helâl-haram hükmüne muhatap olmaya ehil değildir. Dolayısıyla bundan maksat o çocuğun, annesinden başka bir kadından süt emmekten çekinmesidir. İşte bu âyette de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Resûlullah (s.a.), eşlerine güzel muamele ile, onlara karşı şefkatli ve merhametli davranmakla görevliydi. Onun güzel muaşeret ve sohbet tarzı, Allah’ın kendisine helâl kıldığı şeylerden ve mübah kıldığı lezzetlerden faydalanmaktan bile uzak duruyordu. Bunu da eşlerinin rızasını kazanmak ve onları hoşnut etmek için yapıyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun? diye buyurdu. Yani eşlerine karşı olan şefkatin ve güzel muamelen, Allah’ın sana helâl kıldığı şeylerden faydalanmaktan yüz çevirecek boyuta ulaşmasın! Böyle olunca söz konusu ilâhı hitap, Resûlullah’a yasak getirmemekte ve yaptığı bir hatadan dolayı onu azarlamamakta, aksine eşlerine güzel muamele konusunda onun yükünü hafifletmektedir. Bu tıpkı “Onlar (kâfirler) için üzülerek kendini helak etme” meâlindeki âyete benzemektedir. İmandan yüz çeviren o insanlara karşı Resûlullah’ın (s.a.) şefkati o dereceye varmıştı ki, nerdeyse kendisini helâk edecekti. İşte, “onlar için üzülerek kendini helâk etme!” meâlindeki buyruğu, onun yükünü hafifletmek anlamındadır. Yine “ölçüsüzce eli açık da olma” meâlindeki âyet de köyledir. Bu ilâhı beyan, cömertliği son sınıra vardırmayı yasaklıyor değildir, fakat cömertlik yaparken israf boyutuna varma, demek suretiyle onun yükünü hafifletmektedir. Çünkü cömertliği son sınıra vardırırsan, kendin için ve ailen için elinde bir şey kalmayacak, başkalarını kendine tercih etmiş olacaksın. İşte, Allah’ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun? meâlindeki İlâhî beyan da yasak anlamında değildir, eşleriyle güzel geçinmek konusundaki yükünü hafifletmek amacına yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şimdi, buradaki haram kılmanın sebebi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, Hz. Hafsa’nın kendi ailesini ziyarete gittiği ve Resûlullah’ın (s.a.) da onun evinde bulunduğu bir sırada İbrahim’in annesi olan kıbtî Mâriye’nin eve geldiği ve orada Resûlullah (s.a.) ile ilişkide bulunduğu, ikisi birlikte yatarlarken Hafsa’nın (r.a.) da eve geldiği, onları yatakta görünce tekrar ailesine dönüp geceyi orada geçirdiğine ilişkin olayı gösterirler. Bu rivayetin sonunda Hafsa’nm Hz. Peygambere şöyle dediği kaydedilir: Bana bir saygı göstermek gereği duymadın ve benim hakkımı tanımadın. Resûlullah da ona, “bu olayı gizli tut, ben Mâriye’yi kendime haram ediyorum” karşılığını vermiştir. İşte yukarıdaki âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. Bazıları o günün Hz. Âişe’nin nöbet günü olduğunu, Hafsa’nın Resûlullah’ı ve câriyesi Mâriye’yi birlikte gördüğünü, Hz. Peygamber’in (s.a.) ona bu olayı gizli tutmasını emrettiğini, fakat Hafsa’nın gidip Âişe’ye (r.a.) anlattığını, bunun üzerine Âişe’nin kızdığını, Hz. Peygamber’in de câriyeyi kendisine haram kıldığını ve âyetin bunun üzerine geldiğini söyler. İkrime şöyle der: Bu âyet, Ümmü Şüreyk adındaki bir kadın hakkında nâzil olmuştur; kadın kendisini Hz. Peygamber’e (s.a.) hibe etmiş, ama Resûlullah eşlerinin gönüllerini hoş tutmak için onu kabul etmemişti. Âyet de bunun üzerine gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamberin kendine haram kıldığı şey bal idi; Resûlullah (s.a.) eşlerinden birinin yanında bal şerbeti içmişti. Sonra diğer eşlerinden biri, kumasına, “Hz. Peygamber senin yanına geldiğinde, ona şendeki bu meşe ağacı şırası kokusu nedir?’ diye sor, dedi. O da Resûlullaha bunu söyleyince, Resûl-i Ekrem balı kendine haram etmiş. Âyet bu münasebetle gelmiştir. Şunu belirtmeliyiz ki bugün bizim, onun kendisine haram kıldığı şeyin sebebini bilme imkânımız yoktur. Hz. Peygamber in (s.a.) kendine haram kıldığı şeyin ne olduğunu bilmeye de ihtiyaç yoktur. Fakat şunu biliyoruz ki burada cereyan eden olay kendisi ile zevcesi arasında vukû bulmuştur.

      Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Yani senin geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlayıcıdır. Ve Cenâb-ı Hak, kendisinin izni olmadan teşebbüs ettiğin yeminden dolayı seni cezalandırmayacak kadar merhametlidir. Yahut senin için ve tövbe edip bir daha benzeri bir şeyi yapmazlarsa iki eşin için de Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Veya aile geçimi konusunda senin yükünü hafifletmesi ve kendine yüklediğin yükü sana yüklememesi itibariyle Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nebî (النبي)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "n-b-e" köküne dayandırır ve temel anlamının "önemli bir haber getirmek" olduğunu belirtir; buna göre peygamber, Allah'tan haber getiren kişidir; ayrıca kelimenin yücelik ve yükseklik bildiren "n-b-v" köküyle de bağlantılı olabileceğini, peygamberin mertebece yüce bir konumda bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nebe'" kavramını yalan ihtimali barındırmayan, önemli ve büyük haber olarak tanımlar ve peygamberin ilahi hakikati alan ve aktaran kişi statüsüne dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Aramice veya Süryanice "nbîyâ" (veya İbranice "nâbî") kelimelerinden İslam öncesi dönemde Arapçaya dini bir terim olarak geçtiğini ve kelimenin saf Arapça bir kökten türetilmediğini savunur. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda daha çok kabileye haber getiren kişi veya kahinler için kullanılırken, Kur'an'ın bu terimi köklü bir anlamsal dönüşüme uğratarak ilahi vahyi aktaran seçilmiş elçi formuna soktuğunu analiz eder.

        Tüharrimü (تحرم)

        İbn Fâris, bu fiilin türediği "h-r-m" kökünün temelinde engellemek, yasaklamak, bir şeyden mahrum bırakmak ve sıkı bir şekilde korumak anlamlarının bulunduğunu belirtir; bu bağlamda fiil, kişinin kendi kendini normalde serbest olan bir şeyden menetmesi eylemini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "haram" kavramının yapılması veya kullanılması menedilen nesne veya eylemler için kullanıldığını, "tahrîm" eyleminin ise bir şeyi yasak kılmak veya yasak saymak olduğunu vurgulayarak, bağlam gereği burada helal kılınmış bir şeyin kişisel bir tercihle kendine yasaklanmasını ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımında tahrîmin teolojik ve şer'i bir yasak koyma anlamında değil, kişinin sosyal ve ailevi baskılar neticesinde bir yemin veya söz ile helal olan bir nimeti kendisine geçici olarak yasaklaması şeklinde pratik ve gündelik bir anlamsal çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder.

        Ehalle (أحل)

        İbn Fâris, "h-l-l" kökünün temel anlamının bir düğümü çözmek, açmak ve serbest bırakmak olduğunu belirtir; "ehalle" fiilinin ise kısıtlamayı kaldırarak bir şeyi bağlarından kurtarmak, yani serbest ve yasal hale getirmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "helal" kelimesinin yasaklık düğümünün çözülmesi demek olduğunu ve haram kavramının tam zıttı olarak konumlandığını, bu fiilin ilahi iradenin inananlara tanıdığı serbesti ve izin alanını belirlediğini kaydeder.

        Allah (الله)

        İbn Fâris, ismin "e-l-h" kökünden türediğini ve temel anlamının sevgi, saygı veya hayretle birine yönelmek, kulluk etmek olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, lafzın kökeninin Süryanice "Alâhâ" kelimesine dayandığına veya İslam öncesi Araplar arasında bilinen "el-İlah" tamlamasının zamanla kaynaşarak bu özel isme dönüştüğüne dair filolojik görüşleri inceler ve bu ismin Kur'an'dan önce de Arap yarımadasında bilindiğini belirtir. Theodor Nöldeke, Nebati yazıtları ve antik Sami dillerindeki epigrafilerde geçen "Allāh" türevlerine işaret ederek, ismin İslam öncesinde de en yüce yaratıcı varlık için kullanıldığını ve Kur'an'ın bu lafzı şirk unsurlarından arındırarak mutlak monoteist bir zemine oturttuğunu açıklar.

        Tebteğî (تبتغي)

        İbn Fâris, kelimenin "b-ğ-y" kökünden geldiğini; kökün bir şeyi istemek, arzulamak, peşine düşmek ve çaba sarf etmek gibi temel anlamlar taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beğa" fiilinin sıradan bir istemenin ötesinde, şiddetli bir arzuyla ve yoğun bir gayretle bir şeye yönelmeyi ifade ettiğini, bağlam içerisinde bu kelimenin, eşlerinin memnuniyetini kazanmak uğruna gösterilen ısrarlı ve yorucu çabayı yansıttığını söyler.

        Merdâte (مرضات)

        İbn Fâris, kelimenin "r-d-y" kökünden türediğini ve öfkenin veya kızgınlığın zıttı olarak bir duruma veya kişiye karşı muvafakat göstermek, hoşnut olmak ve rıza göstermek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramını nefsin bir şeyi kabullenmesi ve ondan tatmin olması şeklinde tanımlarken, "merdât" kelimesinin masdar veya mekân ism-i zaman olarak doğrudan rızanın kendisine veya hoşnutluk elde edilecek eyleme delalet ettiğini, burada peygamberin eşlerinin rızasını sağlama gayesini anlattığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, rıza kelimesinin Kur'an'daki ilişkisel dinamiğini incelerken, beşeri bir hoşnutluk arayışının ilahi helal-haram sınırlarıyla nasıl bir gerilim hattı oluşturduğunu anlamsal çerçevede ele alır.

        Ezvâc (أزواج)

        İbn Fâris, "z-v-c" kökünün çift olmak veya diğerinin eşi olmak anlamlarına geldiğini bildirir. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kelimesinin hayvanlar veya insanlar arasında bulunan ve biri erkek biri dişi olan çiftlerin her bir ferdi için kullanıldığını, "ezvâc" çoğulunun ise tam manasıyla evlilik akdiyle birbirine bağlanan eşleri karşıladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten gelmeyebileceğini, Aramice veya Süryanicede çift ya da boyunduruk anlamındaki "zavgâ" kelimesinden Arapçaya geçip eş, hayat arkadaşı anlamını kazandığını belirtir.

        Ğafûr (غفور)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün özünde bir şeyi örtmek, gizlemek ve koruma altına almak manası yattığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kelimesinin Allah'ın kulunu günahlarının cezasından koruması ve günahların üzerini örtmesi demek olduğunu, "ğafûr" sıfatının ise mübalağa sîgasıyla bu örtme ve koruma eylemini son derece çok ve sürekli yapan ilahi merhameti nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Ğafûr isminin Kur'an'da genellikle Rahîm ile birlikte kullanıldığına dikkat çekerek, bu kelimenin durağan bir bağışlamadan ziyade insanın hatalarını, zaaflarını ve yanlış içtihatlarını dinamik ve kuşatıcı bir şekilde örten, telafi eden ilahi bir koruma kalkanı anlamı taşıdığını belirtir.

        Rahîm (رحيم)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat, merhamet, incelik ve acıma duygularını ifade ettiğini; kelimenin doğrudan anne karnındaki "rahim" ile akraba olup, bu organın koruyucu ve şefkatli doğasından ilhamla türediğini bildirir. Râgıb el-İsfahânî, kökün kalpteki bir inceliğe ve acıma duygusuna işaret ettiğini, bu duygunun doğal bir sonucu olarak merhamet edilene iyilikte bulunmayı gerektirdiğini, "rahîm" sıfatının ise hususen müminlere yönelik sürekli ve fiili merhameti temsil ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, "r-h-m" kökünün tüm Sami dillerinde ortak olmakla birlikte, Kur'an'daki ilahi ve teolojik kullanımının, İslam öncesi dönemde Arabistan'daki Hıristiyan ve Yahudi toplulukları tarafından sıklıkla kullanılan Aramice veya Süryanice "Raḥmânâ" teriminin teolojik derinliğini yansıttığını ileri sürer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X